Dünya işçi sınıfının ayrılmaz bir parçası olan Türkiye işçi sınıfının sömürüye, baskıya ve sermaye egemenliğine karşı yürüttüğü mücadelede 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, yarattığı siyasal ve toplumsal sonuçlar bakımından tarihsel bir dönüm noktasıdır. Bu direnişin önemi yalnızca kitleselliğinden ya da devletin saldırılarını geri püskürtmüş olmasından kaynaklanmaz. Asıl önemi, on binlerce işçinin birleştiğinde nasıl bir güç oluşturduğunu görmesinde, kendi sınıfsal varlığının ve tarihsel rolünün farkına varmasında yatmaktadır. İşçi sınıfı o gün yalnızca sermayeye ve devlete değil, aynı zamanda kendi gücüne de tanıklık etmiştir.
15-16 Haziran’ın ortaya çıkardığı mücadele ruhu, kararlılık ve militanlık, aradan geçen onlarca yıla rağmen hâlâ aşılabilmiş değildir. Çünkü bu direniş, işçi sınıfının yalnızca ekonomik talepler etrafında değil, siyasal bir bilinç ve sınıfsal refleksle harekete geçtiği büyük bir tarihsel çıkıştır. Bu nedenle 15-16 Haziran, geçmişte kalmış bir direniş değil, bugün de sınıf mücadelesinin hafızasında yaşayan ve geleceğe ışık tutan devrimci bir deneyimdir.
Ancak 15-16 Haziran ne kendiliğinden ortaya çıkmış ani bir patlama ne de yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleriyle açıklanabilecek bir gelişmeydi. Bu büyük kalkışmayı anlamak için onu kapitalizmin Türkiye’deki gelişiminden, emperyalist-kapitalist sistemin dünya çapındaki çelişkilerinden ve 1960’lı yıllarda yükselen uluslararası sınıf mücadelelerinden koparmamak gerekir. Çünkü 15-16 Haziran’a giden yolu yalnızca Türkiye’nin fabrikalarında biriken öfke değil, aynı zamanda dünya ölçeğinde yükselen işçi, gençlik ve anti-emperyalist mücadeleler de döşemiştir.
1960’lı yıllar dünya kapitalizminin derin çelişkilerinin daha görünür hale geldiği yıllardı. Bir yanda emperyalist merkezlerde büyüyen sanayi proletaryası daha ileri haklar ve daha yüksek ücretler için mücadele ederken, diğer yanda sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal kurtuluş hareketleri yükseliyordu. Vietnam halkı Amerikan emperyalizmine karşı destansı bir direniş sergiliyor, Latin Amerika’da devrimci hareketler güç kazanıyor, Afrika’da sömürgeciliğe karşı mücadeleler yayılıyordu. 1968 Fransa Genel Grevi milyonlarca işçiyi ve öğrenciyi sokaklara dökerken, İtalya’da “Sıcak Sonbahar” olarak adlandırılan büyük işçi eylemleri yaşanıyor, Almanya’dan İngiltere’ye kadar kapitalist dünyanın birçok merkezinde işçi sınıfı daha militan mücadele biçimlerine yöneliyordu.
Türkiye de bu uluslararası dalganın dışında değildi. Emperyalizme bağımlı kapitalist gelişmenin hız kazandığı 1960’lı yıllarda sanayi büyüyor, kentlere yoğun göç yaşanıyor ve yeni bir işçi kuşağı ortaya çıkıyordu. Fabrikalarda yoğunlaşan emekçiler yalnızca sayısal olarak büyümüyor, aynı zamanda ortak sorunlar etrafında birleşiyor ve mücadele deneyimleri kazanıyordu. Kavel, Paşabahçe, Derby, Sungurlar, Demir Döküm ve daha birçok fabrikada yaşanan grev ve direnişler, işçi sınıfının kendi gücünü keşfetmeye başladığının işaretleriydi.
Bu süreç aynı zamanda Türkiye’de devrimci hareketin yükseliş yıllarıydı. Üniversitelerde gençlik hareketi büyüyor, anti-emperyalist mücadele kitleselleşiyor ve işçi sınıfı ile devrimci gençlik arasında yeni bağlar kuruluyordu. Özellikle Amerikan emperyalizmine karşı gelişen mücadeleler, işçi sınıfının ekonomik taleplerinin giderek daha fazla siyasal bir içerik kazanmasına katkıda bulunuyordu. Dünyada yükselen sınıf mücadelesi ile Türkiye işçi hareketinin gelişimi birbirini besleyen süreçler olarak ilerliyordu.
İşte DİSK’in kuruluşu da bu tarihsel koşullar içerisinde gerçekleşti. DİSK, yalnızca yeni bir sendikal merkez değil, işçi sınıfının mücadeleci ve bağımsız örgütlenme arayışının ürünüydü. Sınıf uzlaşmacılığını esas alan sendikal anlayışa karşı mücadeleyi, taban inisiyatifini ve işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunuyordu. Bu nedenle sermaye sınıfı ve devlet açısından DİSK’in büyümesi yalnızca sendikal bir gelişme değil, siyasal bir tehdit olarak görülüyordu.
Egemen sınıflar açısından tehlike, ücret artışı talep eden işçiler değildi. Asıl tehlike, kendi kolektif gücünün farkına varan ve bağımsız sınıf çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başlayan örgütlü işçi hareketiydi. Bu nedenle Sendikalar Kanunu’nda yapılmak istenen değişikliklerle DİSK’in tasfiye edilmesi hedeflendi. Amaç, işçi sınıfını yeniden denetim altına almak ve yükselen mücadeleyi boğmaktı.
Ancak sermaye sınıfının hesabı tutmadı. 15 Haziran sabahı fabrikalardan çıkan işçiler, bu saldırıya tarihsel bir yanıt verdiler. İstanbul ve Kocaeli başta olmak üzere sanayi bölgelerinde üretim durdu, on binlerce işçi kent merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. İşçi sınıfı yalnızca bir sendikayı savunmak için değil, kendi örgütlenme hakkını, kendi iradesini ve kendi geleceğini savunmak için alanlara çıktı. Devletin polis gücü, askerî birlikleri ve baskı aygıtları karşısında işçilerin gösterdiği kararlılık, sermaye düzeninin dayandığı temel gerçeği açığa çıkardı: Toplumsal yaşamı üreten işçi sınıfı olmadan hiçbir çark dönemez, hiçbir üretim gerçekleşemez ve hiçbir iktidar ayakta kalamaz.
15-16 Haziran’ın tarihsel önemi yalnızca kitleselliğinde değil, ortaya çıkardığı siyasal sonuçlardadır. Bu direniş, işçi sınıfının ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasındaki ilişkiyi kendi pratiği içerisinde kurduğu bir deneyimdir. İşçiler o gün ücret pazarlığı yapmıyorlardı; sermaye devletinin kendi örgütlenmelerine yönelik müdahalesine karşı sınıf tavrı alıyorlardı. Bu nedenle 15-16 Haziran, Türkiye işçi hareketinin siyasal olgunlaşmasının en önemli kilometre taşlarından biri olarak değerlendirilmelidir.
Bu büyük direniş sırasında Dev-Genç saflarında örgütlenen devrimci gençlik de işçi sınıfının yanında yer aldı. Üniversitelerden fabrikalara uzanan dayanışma köprüleri kuruldu. Devrimci gençler işçi yürüyüşlerine katıldı, bildiriler dağıttı, mahallelerde destek çalışmaları yürüttü ve devlet baskısına karşı işçilerle birlikte hareket etti. Ancak direnişin temel gücü ve belirleyici öznesi işçi sınıfının kendisiydi. 15-16 Haziran’ın en büyük dersi de burada yatmaktadır: Toplumsal dönüşümün asli gücü, üretim araçları karşısındaki konumu nedeniyle işçi sınıfıdır.
Bugün 15-16 Haziran’a bakmak yalnızca geçmişe dönük bir an değildir. Bu tarih, sermaye düzenine karşı mücadelenin hangi toplumsal güç tarafından yürütüleceğini, örgütlü sınıf hareketinin nasıl bir siyasal etki yaratabileceğini ve işçi sınıfının birleştiğinde nasıl bir güç haline gelebileceğini gösteren canlı bir tarih derstir. Yeni 15-16 Haziranlara hazırlanmak, bu tarihsel deneyimi doğru anlamaktan, sınıfın bağımsız örgütlülüğünü geliştirmekten ve sömürü düzenine karşı mücadeleyi büyütmekten geçmektedir. Çünkü 15-16 Haziran’ın bıraktığı miras hâlâ günceldir ve hâlâ aynı gerçeği haykırmaktadır: İşçi sınıfı örgütlü olduğunda yalnızca haklarını değil, tarihin yönünü de değiştirir.
Kolektif Mücadele Dergisi


![56. SENE-İ DEVRİYESİNDE 15-16 HAZİRAN VE BUGÜN(ÜMÜZ)[*]](https://devrimcicephe.org/wp-content/uploads/2026/06/Haziran-218x150.jpg)
![NATO “NEYİN NESİ” Mİ?![1]](https://devrimcicephe.org/wp-content/uploads/2026/06/Nato-218x150.jpg)

