Yeni Parti: Reformizmin Yeni Adresi mi, Düzen Siyasetinin Yeni Umut Kaprisimi? – Şemdin Şimşir

Özgür Özel’in öncülüğünde, CHP içerisinde yaşanan siyasal kriz ve mutlak butlan süreci sonrasında kurulan Yeni Parti, kimi çevreler tarafından Türkiye’de otoriter rejimin tasfiyesi için yeni bir siyasal olanak olarak sunulmaktadır. Özellikle reformist ve liberal solun önemli bir bölümü, dün Kemal Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı etrafında ürettiği beklentiyi bugün Yeni Parti üzerinden yeniden üretmektedir. Oysa mesele yeni bir partinin ortaya çıkması değil; bu partinin hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiği, hangi toplumsal dinamiklere yaslandığı ve mevcut düzenle nasıl bir ilişki kurduğudur.

Marksist açıdan siyasal partiler isimleriyle ya da kadrolarıyla değil, sınıfsal karakterleriyle değerlendirilir. Bir partinin gerçek niteliğini belirleyen; temsil ettiği sınıfsal çıkarlar, ekonomik programı, devlet anlayışı ve uluslararası sistem içerisindeki konumudur. Bu açıdan bakıldığında Yeni Parti, CHP geleneğinden biçimsel olarak ayrılmış görünse de aynı sınıfsal zeminde duran, burjuva muhalefetinin yeniden yapılandırılmış bir biçimi olmaktan öteye geçmemektedir.

Reformizmin bitmeyen arayışı

Türkiye’de reformist sol uzun yıllardır bağımsız bir sınıf siyaseti inşa etmek yerine, burjuva muhalefetinin farklı aktörlerine tarihsel misyonlar yüklemektedir. Dün “Bir oy Piro’ya”, “İlk turda gerilettik, ikinci turda faşizmi yeneceğiz” söylemleriyle emekçi halkı Millet İttifakı’nın ve CHP’nin kuyruğuna dizenler, bugün aynı beklentiyi Yeni Parti üzerinden yeniden üretmektedir.

Ancak yakın dönem deneyimi bu siyasetin iflas ettiğini açık biçimde göstermiştir. CHP’nin temsil ettiği düzen içi siyaset, ne otoriter rejimi geriletebilmiş ne de emekçi sınıfların ekonomik ve demokratik taleplerine gerçek anlamda yanıt üretebilmiştir. Buna rağmen bugün Yeni Parti ile DEM Parti arasında kurulabilecek olası bir siyasal ortaklığın rejimi tasfiye edeceği yönündeki iddialar, somut sınıf analizinden çok reformizmin tükenmeyen düzen umutlarının yeni bir tezahürüdür.

Reformizmin temel açmazı tam da burada ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal özneleşmesini esas almak yerine, burjuva muhalefetinin belirli kesimlerini tarihsel dönüşümün taşıyıcısı olarak görmektedir. Böylece sınıf mücadelesi parlamenter dengelere, toplumsal dönüşüm ise seçim aritmetiğine indirgenmektedir.

Sınıfsal karakter değişmedi

Yeni Parti’nin temsil ettiği toplumsal zemin, sermaye düzeniyle yapısal bir hesaplaşmayı hedeflememektedir. Aksine Türkiye kapitalizminin yeniden istikrar kazanmasını isteyen kentli orta sınıfların, büyük sermayenin belirli kesimlerinin ve uluslararası sermaye çevrelerinin kabul edebileceği bir siyasal alternatif oluşturmayı amaçlamaktadır.

Bugüne kadar ortaya konan siyasal çerçevede üretim araçlarının mülkiyetine, sermaye egemenliğine ya da kapitalist üretim ilişkilerine yönelik herhangi bir itiraz bulunmamaktadır. Emek-sermaye çelişkisinin yerine “hukukun üstünlüğü”, “kurumsallaşma”, “normalleşme” ve “güçlendirilmiş parlamenter sistem” gibi liberal-demokratik başlıklar geçirilmektedir.

Dolayısıyla değiştirilmek istenen kapitalist üretim ilişkileri değil; kapitalizmin daha istikrarlı, öngörülebilir ve uluslararası sermaye açısından daha güvenilir biçimde yönetilmesidir.

Emperyalizm ve NATO karşısındaki konumu

Bir siyasal hareketin anti-emperyalist niteliği yalnızca iç politikadaki söylemleriyle değil, uluslararası sistem karşısındaki tutumuyla da belirlenir.

Bugün Yeni Parti’nin NATO üyeliğine, emperyalist askeri bloklara ya da Türkiye’nin uluslararası sermayeye bağımlılık ilişkilerine yönelik herhangi bir programatik itirazı bulunmamaktadır. Tersine, Batılı finans çevrelerine güven veren ve uluslararası sermayeyle uyumu esas alan bir ekonomik perspektif öne çıkmaktadır.

Oysa emperyalizme bağımlı bir ülkede demokratikleşme mücadelesi ile anti-emperyalist mücadele birbirinden koparılamaz. Emperyalist sistemle uyumlu bir burjuva muhalefetin halkçı, kamucu ve bağımsızlıkçı bir dönüşüm gerçekleştirmesi yapısal olarak mümkün değildir.

Kürt sorunu ve demokratikleşme

Kürt sorunu Türkiye’nin temel demokratik sorunlarından biridir. Kürt halkının eşit yurttaşlık, anadil ve siyasal temsil hakları koşulsuz biçimde savunulmalı; kayyım rejimi, siyasal yasaklar ve devlet baskısı ilkesel olarak reddedilmelidir.

Ancak bu haklı ve meşru taleplerin savunulması, burjuva muhalefetiyle stratejik bir siyasal ittifakı zorunlu kılmaz.

Kürt halkının özgürlüğü de Türkiye işçi sınıfının kurtuluşu da sermaye partilerinin siyasal tercihine bırakılamaz. Demokratik hakların kalıcı güvencesi, düzen partileri arasındaki uzlaşmalarda değil; ezilenlerin bağımsız örgütlü mücadelesinde aranmalıdır. Burjuva muhalefete stratejik misyon yükleyen her yaklaşım, kaçınılmaz olarak ezilenleri düzen siyasetinin sınırları içerisine hapsetmektedir.

Faşizm seçimlerle değil, sınıf mücadelesiyle geriletilir

Faşistleşme yalnızca seçim sonuçlarıyla açıklanabilecek bir olgu değildir. Kapitalist devlet, sermaye birikim rejiminin kriz dönemlerinde otoriterleşerek egemen sınıfın çıkarlarını koruyacak yeni yönetim biçimleri geliştirir. Dolayısıyla faşizme karşı mücadele de yalnızca seçim ittifaklarına indirgenemez.

İşçi sınıfının örgütlü gücü, sendikal mücadele, halk meclisleri, kadın hareketi, gençlik mücadelesi ve ezilen halkların ortak direnişi olmaksızın hiçbir seçim sonucu kalıcı demokratikleşme yaratamaz.

Bu nedenle çözüm, Yeni Parti ile DEM Parti arasında kurulacak parlamenter ortaklıklarda değil; emekçi sınıfların bağımsız siyasal örgütlenmesinde ve birleşik sınıf mücadelesinin büyütülmesindedir.

Sosyalistlerin görevi, burjuva muhalefetinin kuyruğuna takılmak ya da her yeni düzen partisini tarihsel kurtarıcı ilan etmek değildir.

Görev; işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını inşa etmek, Kürt halkının özgürlük mücadelesini, kadınların eşitlik mücadelesini, gençliğin geleceksizlik isyanını ve emekçilerin ekonomik direnişini ortak devrimci bir program etrafında buluşturmaktır.

Reformist beklentiler uğruna sınıf siyasetinden vazgeçmek, sosyalist hareketi burjuva muhalefetin yedeğine dönüştürmekten başka bir sonuç üretmez.

Bugün Yeni Parti etrafında oluşturulan siyasal beklenti, özünde CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu etrafında daha önce yaratılan beklentinin güncellenmiş bir versiyonudur. Dün “bu kez olacak” diyenler, bugün aynı umudu yeni bir partiye bağlamaktadır. Değişen aktörlerdir; değişmeyen ise düzen içi çözüm arayışıdır.

Marksizm açısından ise temel mesele, hangi burjuva partisinin iktidara geleceği değil; hangi sınıfın siyasal hegemonyasının kurulacağıdır. İşçi sınıfı kendi bağımsız siyasal örgütlülüğünü yaratmadığı sürece, burjuvazinin farklı fraksiyonları arasındaki iktidar mücadeleleri emekçi halklar açısından gerçek bir kurtuluş üretmeyecektir.

Bu nedenle sosyalist siyasetin görevi, reformist beklentileri yeniden üretmek değil; işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetini inşa etmektir. Çünkü gerçek demokratikleşmenin, halkların eşitliğinin, kalıcı barışın ve sömürüsüz bir toplumsal düzenin güvencesi; burjuva muhalefetin iktidarı değil, örgütlü emekçi sınıfların siyasal iktidarıdır.

Önceki İçerikSERMAYENİN ZİNCİRLERİNİ KIRABİLMEKTEDİR ÖZGÜRLÜK…[*]