SERMAYENİN ZİNCİRLERİNİ KIRABİLMEKTEDİR ÖZGÜRLÜK…[*]

“Emek sadece ekmek değil,

özgürlük de ister.”[1]

“Hiçbir şey ummam.

Hiçbir şeyden korkmam.

Ben özgürüm.”[2]

Friedrich Engels’in, “Kavranmadığı sürece zorunluluk kördür… Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır,”[3] formülasyonuyla müsemma ve “İnsan özgür doğar; ama her yerde zincirlenmiştir,”[4] diye tanımlanan özgürlük, çarpıtılmaya en müsait kavramlardan biri olmuştur.[5]

 Tıpkı “Özgür Özel, CHP ve sol için tek güvence ‘momentum’ yoksa süreç olarak faşizm hızlanarak laik Cumhuriyetin, hakların ve özgürlüklerin son kalıntılarını da yok edecek!”[6] ifadesindeki üzere…

“Nasıl” mı?

Gayet basit; “kimin cumhuriyeti” ya da “hangi özgürlükler” veya “hangi laiklik”tir sözü edilen? Sonra “denize düşen yılana sarılır” söylemini anımsatan böylesi genellemeler ne kadar doğrudur?!

Yanıt Søren Kierkegaard’ın, “Aldanmanın iki yolu vardır. Birincisi, gerçek olmayan bir şeye inanmak; diğeriyse, gerçek olana inanmayı reddetmektir”; Henry Miller’in, “Toplumun dili uyumdur: Yaratıcı bireyin dili ise özgürlüktür. Dünyayı oluşturan insanlar gerçekliğe gözlerini kapattığı sürece, yaşam cehennem olarak devam edecektir,” sözlerindeyken, ekleyelim:

Çağlar boyunca insanlığın kadim düşü özgürlük, sınıfsal bir kavramdır. Sınıflı, sömürücü düzen(sizlik)lerinin adı değişse de, ezilenlerin/ sömürülenlerin özgürlük tutkusu, arzusu hiç tükenmedi. Nihayetinde tarih sahnesine çıkan ücretli köleler, yani işçiler devraldılar özgürlük mücadelesinin kızıl sancağını…

Bizim sözünü ettiğimiz özgürlük, kızıl sancağa mündemiç olup, burjuvalardan nefret edenlerindir…

*   *   * 

1793 Anayasasının 6’ıncı maddesindeki, “Bireye ait olan, başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilme erki” olarak tanımlanan özgürlük tanımı ne kadar eksik ise; Murray Bookchin’in, bu tanımın bir türevinden başka bir şey olmayan, “Özgürlük Kuramı”nda, özgürlüğü, “bireyin diğer bireylerin alanını sınırlamadan keyfince davranma hakkı” biçiminde, Kant’cı bir karikatür ifade olarak, burjuva kavramsallığıyla sınırlayarak özgürlüğü burjuva sığlığa mahkûm etmesi de o kadar yanlıştır.

Çünkü Epikür’ün, “Özgürlük efendisizdir”…

Charles Fourier’nin, “Her zaman en iyi özgürlük olmuştur”…

Thukydides’in, “Mutluluğun sırrı özgürlüktür ve özgürlüğün sırrı cesarettir”…

Jean-Paul Sartre’ın, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur.” “Özgürlük zihinde parlar, tanrılar güçsüz kalır.” “Özgürlük başkalarının özgürlüğüyle başlar”…

Ernest Hemingway’in, “Özgürlükten daha önemli bir şey yoktur”…

Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in, “Tarih, özgürlük arayışının bir hikâyesidir”…

Leo Huberman’ın, “Kitaplardaki özgürlükler gerçek yaşamımızda her zaman bizim olmamıştır”…

Jean-Jacques Rousseau’nun, “Çağın en büyük hastalığı, başarı üzerine kurulmuş bir hayat isteğidir. Hayatın anlamı başarıda değil özgürlüktedir. Sadece başarı için yaşayan insanlar, köle karakterlidirler, özgür olamazlar.” “Aşağılık köleler, özgürlük sözcüğüne alaycı alaycı gülerler”…

José Martí’nin, “Özgürlük, her insanın dürüst olma, ikiyüzlülükten uzak düşünme ve konuşma hakkıdır”…

Voltaire’in, “Nerede ki akıl özgürdür ve egemendir, orada din adamına yer yoktur”…

Saint Just’un, “Bütün taşlar özgürlük anıtı için yontulmuştur, aynı taşlarla ona bir tapınak da, bir mezar da yapabilirsiniz”…

Herbert Marcuse’ün, “Özgürlük ancak ve ancak bireyin özgür doyumu temeli üzerine kurulur ve ayakta kalırsa özgürlüktür”…

Baruch Spinoza’nın, “Özgürlük gerçekte bir erdemdir, yani bir yetkinliktir”…

Bernard Shaw’ın, “Özgürlük sorumluluk demektir. O yüzden çoğu insan ondan korkar”…

Jim Carrey’in, “Kimsenin ne dediğini ve düşündüğünü takmadığın zaman, çok tehlikeli bir özgürlük seviyesine ulaşıyorsun”…

George Orwell’in, “Özgürlüğün bir anlamı varsa bu, insanlara duymak istemediklerini söyleme hakkıdır”…

Henry David Thoreau’nun, “Etkin görevimiz, bize esaret değil, özgürlük getiren bilginin peşinde olmaktır”…

Germaine Greer’in, “Özgürlük; ürkütücü, aynı zamanda da bir o kadar da coşturucudur”…

James Graham Ballard’ın, “Tamamen aklı başında bir toplumda ‘delilik’ tek özgürlüktür”…

Benjamin Franklin’in, “Özgürlük her nerede yaşıyorsa işte orası benim memleketim”…

Oscar Wilde’ın, “Özgürlüğe, kitaplara, çiçeklere, güneşe ve aya sahip olan kimse mutsuz olabilir mi?”…

Assata Shakur’un, “Dünyada kimse, tarihte kimse, onları ezenlerin ahlâki duygusuna hitap ederek özgürlüklerini kazanmamıştır,” ifadelerindeki üzere özgürlük, “demokrasi” denilenin çok ötesi; yaşamaktır, bağımsızlıktır, dayanışmadır, eşitliktir.

Bitmiş değil, süreklilik menzilindeki uzun yürüyüştür; kavuşma tutkusudur; umuttur; gönüllü işbirliğidir.

İnsan(lık)ın ufkunu açan güçtür. Bencillikten, tahakkümden arındırandır; topyekûn mücadeleyi esas alan yaşam biçimidir. Eşitlik durumudur (Özgürlüğün yoldaşı eşitliktir). Özel mülkiyetin, sefaletin, hurafelerin yok edilmesidir.

Emekten uzaklaşanı yakınlaştırandır; devrimci ve süreklidir; toplumsal sorumluluk ile gitmek, yol açmaktır. Dünyayı değiştiren eylemdir; hayatın kendisidir. Özgürlüğün tehlikelerinden korkmamaktır. Koşullarla uzlaşmayan özgürlük; pasifizm, karamsarlık, hayalperestlik, sorumsuzluk, bencillik, dogma, taviz vermek değildir; yaşamın meselesidir.

*   *   *

Özgürlük ve eşitlik, insanlık tarihinin en temel mücadele alanlarıdır. Marksizm-Leninizm’in eşitlik mücadelesi, sınıfsal çelişkiler, üretim ilişkileri zemininde ele aldığı özgürlük, ancak kapitalizmin aşılmasıyla mümkündür.

Özgürleşmek insan(lık)ın mücadelesine bağlıdır. Toplumsal ilişkiler, özgürlüğü mümkün kılacak biçimde düzenlenirse insan(lık) özgürleşebilir.

Çünkü özgürlük, doğanın insan(lık)a sunduğu hazır bir değer değil, insan(lar)ın yaşamlarını düzenlerken, kendilerine biçtikleri değerdir.

Marksist-Leninist teoriye göre gerçek özgürlük, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılıp, kolektif mülkiyet zemininde mümkündür. Bu bağlamda özgürlük, sadece bireysellikle sınırlı olmayıp, kolektif bir realitedir. Çünkü bireyin özgürlüğü, toplumun özgürlüğüne bağlıdır.

Marksizm-Leninizm, insan(lık)ın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine geçebilmesi imkânının altını çizerken; işçileri doğaya, kendine, faaliyetlerine, ürettiği ürünlere yabancılaştıran kapitalist üretim tarzının, ücretli köleliğin ilgasının “olmazsa olmaz”lığına dikkat çeker.

Çünkü özgürlük, bireyin sadece soyut veya hukuki haklara sahip olması değil, sömürüden ve geçim kaygısından (zorunluluk alanından) kurtularak kendi potansiyelini gerçekleştirmesidir. Yani Marksizm-Leninizm için özgürlük, üretim araçlarının ortak mülkiyeti ve toplumsal kurtuluş ile olasıdır.

Bu konuda “Özgürlük köleler için değil, köle olduğunu bilenler içindir,” vurgusuyla Karl Marx’ın ifade ettiği, “Soyut özgürlük sözcüğünün sizi aldatmasına izin vermeyin. Kimin özgürlüğü? Bu, bir kişinin bir başka kişi karşısındaki özgürlüğü değil, sermayenin işçiyi ezme özgürlüğüdür”…

“Kendi içinde bir amaç olan insan enerjisinin gelişimi, gerçek özgürlük alanında başlar; ancak bu alan, sadece bu zorunluluk alanının temel alınmasıyla çiçek açabilir. İşgününün kısaltılması bunun temel önkoşuludur”…[7]

“Özgürlük, devleti toplumdan üstün bir organ olmaktan çıkarıp kesinlikle ona tabi bir organ hâline getirmekten ibarettir”…

“Her bireyin özgürce gelişimi, herkesin özgürce gelişiminin koşuludur”…

“Siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emek kendisini kurtaramaz”…

 “Kişisel değeri değişim değerine indirgemiş ve sayısız devredilemez tüzük özgürlüğünün yerine, tek ve vicdansız bir özgürlük olan serbest ticareti koymuştur”…

“Sivil toplum bir bütün olarak, artık birbirlerinden yalnızca bireysellikleri ile tecrit edilmiş olan tüm bireylerin birbirlerine karşı savaşıdır ve ayrıcalık zincirlerinden kurtulmuş yaşamın temel güçlerinin evrensel, dizginsiz hareketidir. ‘Demokratik temsili devlet ile sivil toplum arasındaki çelişki, kamu yararı ile kölelik arasındaki klasik çelişkinin tamamlanmasıdır. Modern dünyada her kişi aynı zamanda köle toplumunun ve kamu yararının bir üyesidir. Tam da sivil toplumun köleliği görünüşte en büyük özgürlüktür, çünkü görünüşte, mülkiyet, sanayi, din vb. gibi yaşamının yabancılaşmış unsurlarının, artık ortak bir bağ veya insan tarafından bağlı olmayan dizginlenmemiş hareketini kendi özgürlüğü olarak gören bireyin tam gelişmiş bağımsızlığıdır, oysa gerçekte bu onun tam gelişmiş köleliği ve insanlık dışılığıdır. Hukuk burada ayrıcalığın yerini almıştır”…[8]

“Ancak toplumsallaşmış insan, ortak üreticiler, doğa ile alışverişlerini rasyonel bir şekilde düzenleyebilir… Kendi içinde bir amaç olan insan enerjisinin gelişimi, gerçek özgürlük alanı işte bu zorunluluk alanının ötesinde başlar,”[9] görüşleri net biçimde ortaya koyar.

“Özgürlük, doğa yasalarından bağımsızlık hayalinde değil, bu yasaların bilincine varılmasında ve bu bilincin, belirli amaçlar doğrultusunda planlı bir şekilde işe koşulması imkânında yatar.” “İnsanlığın zorunluluk alanından özgürlük alanına sıçrayışı, üretimin toplumsallaşmasıyla tamamlanır,” satırlarındaki gibi Friedrich Engels’in…[10]

O hâlde unutulmasın: Özgürlük, insanın insan tarafından sömürülmesinin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. İşçinin kendi ürettiği ürüne, doğaya ve kendine yabancılaşmasını bitirmektir. Kişinin yeteneklerini, becerilerini ve arzularını baskı altında kalmadan en üst seviyede yaşayabilmesidir.

Çünkü insan(lık)ın yaratılıştan özgür değil, aksine birtakım güçlerin tutsağı olduğu “sır” değildir. Sınıflı-sömürücü toplumlarda insan(lar) bağımlıdır. Toplum yasalarının tutsağıdır ve bundan da ancak mücadelesiyle kurtulabilir.

Bağımlı olduğu yasaları bilerek; kendini, doğayı, en genel anlamıyla dünyasını tanıyarak ve dönüştürerek, aklıyla özgürlüğünü elde eder. Özgürlük bir veri değil, özgürleşme sürecinin türlü aşamalarına verilecek addır. Özgürleşme sürecinin başlaması da bilinçlenme ile eşzamandır. İnsan hangi belirleyicilere bağımlı olduğunu bilmediği sürece o belirleyicilerin kölesi durumundadır.

Köleliğin bilincine varıp da durumunu değiştirme savaşımına giriştiği anda özgürleşme sürecine de girmiş olur. İşte Baruch Spinoza’nın “İnsan köleliğinin farkına vardığı ölçüde özgürdür,” demesi,
Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in “Zorunluluk anlaşılmadığı sürece kördür,” ifadesi ve Karl Marx’ın “özgürlüğü zorunluluğun bilinmesi olarak,” tanımlaması hep bu gerçeği dile getirmektir.

* * * * *

Burada bir parantez açıp, “Özgürlük, başkasının isteklerine engel olmadan istediklerini yapabilmektir,” türünden “yaygın özgürlük” anlayışı değinirsek…

O, insan(lık)ı “sadece istek sahibi ve tek boyutlu bir varlık” olarak tanımlar. Bu da, insan(lık)ın özgürlüğü ile değil, insanın esaretiyle sonuçlanan bir anlayış(sızlık)tır.

Oysa özgürlüğün, insanın eylemlerinden daha fazlası olduğunu belirten Karl Marx için özgürlük, sadece eylemde bulunmak değil, yetenek ve becerilerini (yani potansiyelini) de ortaya koyabilmektir.

İnsan(lık) bilim, sanat ve felsefe yaparak yeteneklerini ortaya koyar. Aynı zamanda becerileriyle bedensel yatkınlıklarını gerçekleştirerek (inşaat ustası, heykeltıraş ya da sporcu olmak vs.) özgürlüğe bir adım daha yaklaşırken, onun doğa ile uyumlu olması gerekir!

İnsan(lık)ın doğayı dönüştürmesi, onu sömürmesi anlamına gelmez. Aksine tahrip etmeden engelleri aşmaya çalışması ve yaşamını doğayla uyumlu hâle getirmesidir. Bunu yaparken de az emekle çok dönüştürme hedeflenir: Yani sınıflar arasındaki ayrımı kaldırıp, insanlar arasında eşitliği sağlayarak dönüştürmesi gibi…

O hâlde özgürlük, insanın insanla uyumlu ilişkilerini gerektirir. İnsanın toplumla kolektif ilişkilerini gerektirir!

Bu böyle değil ise, yani özgürlük yoksa, yabancılaşma vardır. Özgürlüğün karşıtı yabancılaşma Karl Marx için birbirini tamamlaması gereken veya birbirine ait nitelikler ve özellikler arasındaki antagonizmadır. Çünkü temel hedefi, artı değer üretmekten başka bir şey olmayan kapitalizmde insanlar, emeklerine yabancılaşıp, sürüleştirilerek köleleştirilirler.

Burjuva bakış açısına göre, “özgürlüğün hiçbir dış etki, baskı, zorlama olmaksızın, başkalarına zarar vermeksizin bireyin iradesi, isteğiyle davranabilmesi, yaşayabilmesi” diye tarif edildiğinden söz etmiştik.

Söz konusu “özgürlük anlayış(sızlığ)ı”nın gerçek hayatla bağı yoktur, aldatmacadır. Çünkü proleterin işgücünü satmadan bile aslında sermayeye ait olduğu ücretli kölelik düzen(sizliğ)inde, “bireyin kendi iradesi, isteğiyle davranabilmesi” mümkün olabilir mi? Elbette hayır!

Burjuva “eşitlik, özgürlük” anlayışı biçimseldir. Karl Marx, proletaryanın emeğini kapitaliste satmaktan başka seçeneği olmadığını şöyle ifade eder: “Kapitalist üretim süreci, (…) işçinin sömürülmesinin koşullarını yeniden üretir ve ebedileştirir. İşçiyi, sürekli olarak, yaşayabilmek için emek gücünü satmaya zorlar ve kapitalisti, sürekli olarak, zenginleşmek için bu emek gücünü satın alabilecek duruma getirir. Kapitalist ile işçiyi meta piyasasında alıcı ve satıcı olarak birbirinin karşısına çıkaran şey artık sadece bir tesadüf değildir. İşçiyi durmadan kendi emek gücünün satıcısı olarak gerisin geriye meta piyasasına fırlatan ve onun kendi ürününü durmadan başkasının satın alma aracına dönüştüren, bizzat bu süreçtir. Aslına bakılırsa, işçi kendisini kapitaliste satmadan önce de sermayeye aittir. İşçinin kendi kendini satışının dönemsel olarak yenilenmesi, işçinin kendilerine ücret yoluyla bağlandığı efendilerinin değişmesi ve emeğin piyasa fiyatındaki oynamalar, işçinin ekonomik bağımlılığına hem yol açar hem de bunu görünmez hâle sokar.”[11]

Böylelikle de burjuvazinin “özgürlük” yalanını sergileyip, yasaların hangi amaçla, kimin yararına çıkartıldığını, kimin ne kadar “özgür” olduğunu şu satırlarla gözler önüne serer: “Sermaye, geçmişte, özgür işçi üzerindeki mülkiyet hakkını, gerekli gördüğünde, yasa zoruyla geçerli kılardı. Örneğin makine işçilerinin göç etmeleri İngiltere’de 1815 yılına kadar ağır cezalarla yasaklanmıştı.”[12]

Evet proleterler, Nâzım Hikmet’in ifadesiyle “aç kalma hürriyetiyle özgürdürler”!

Oysa Karl Marx’ın işaret ettiği özgürlük kişinin becerikli, yetenekli ya da özel olarak ilgi duyduğu alanlarda yoğunlaşmasının koşullarının yaratılmasıdır. Kapitalistlerin ekonomik zorunu dayattığı koşullarda, kişi kendi iradesiyle hareket edemez. Çünkü işçinin özde bir yük hayvanından farkı yoktur. Kimse de bir yük hayvanı özgürdür diyemez!

Çünkü kapitalizm koşullarında insanlığın büyük çoğunluğu, fiziksel varlığını sürdürmek, doğal ihtiyaçlarını karşılamaya çabalamak dışında bir hayat gayesinden mahrum edilmiştir. Karl Marx, bunu şöyle ifade eder: “İnsan (işçi) yalnız hayvansal işlevlerinde (fonksiyonlarında) yani yerken, içerken, çocuk yaparken ve olsa olsa evinde, giyiminde, vb. serbestçe etkin olabilir; insani işlevlerinde ise iyice hayvanlaşmıştır. Hayvansı özellikleri insanî, insani özellikleri ise hayvansı olmuştur.”[13]

Marksist-Leninist bakış açısıyla özgürlük anlayışı, insanın sömürülmesini reddetme, zorunlulukların kölesi olmaktan kurtulma, birey-toplum bütünlüğü üzerinde yükselir. Özgürlük sadece baskı ve zorlamanın olmaması değil, aynı zamanda toplumdaki bireylerin birbirleriyle uyum içerisinde kendilerini var etmesidir. Özgürlük kişinin yeteneklerini, becerilerini, arzularını en üst seviyede gerçekleştirebilmesidir. 

Ancak kapitalizmde işçi makine gibi bir üretim aracı olarak görülür; kuşkusuz o, değerinden çok daha fazlasını üreten bir “makine”dir. Ama üretimin devam etmesi için makineye nasıl ki yağı verilir, bakımı yapılırsa, işçiye de gücünü toplayıp ertesi gün tekrar çalışabilmesi için uyku ve yemek zamanı bırakılması yeterli görülür.

Kapitalizmde çalışma işçinin yaşamından çalan, onu yoksullaştıran bir sürece dönüşmüştür. Karl Marx, bu düzen(sizlik)in çelişkilerini şöyle anlattır:

“Politik iktisat, işçiyle (emek) üretim arasındaki dolaysız ilişkiyi göz önüne almayarak, emeğin kendi içinde yatan yabancılaşmayı gizler. Emek zenginler için gerçekten çok güzel şeyler yaratır ama işçi için ürettiği yalnız yoksunluktur. Emek saraylar üretir ama işçi için ürettiği izbelerdir. Güzellik üretir ama işçi için çirkinlik. İnsan emeğinin yerine makineleri koyar ama işçilerden bazılarını barbarca bir çeşit çalışmaya iteler ve başka işçileri de makineleştirir. Zekâ üretir ama işçi için ürettiği aptallık, budalalıktır.”[14]

Kolay mı?

Genelleşmiş meta üretimine dayalı kapitalizmde toplumsal yaşam metanın emri altına girmiş ve insan ilişkileri de metalaşmıştır. Kapitalizm maddi manevi her şeyi metalaştırarak pazara çekmektedir. Yabancılaşmanın en çarpıcı ifadesi parada somutlanmaktadır. İnsan ilişkilerini belirleyen sermaye ve onun bir biçimi olan para ve mülktür. “Gücüm paranın gücü kadar büyük. Paranın nitelikleri para sahibi olarak benim niteliklerim ve potansiyelimdir. Ne olduğum ve ne yapabileceğim, bu durumda, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor. Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, iticiliği, para karşılığında yok oluyor. Ben bireysel yaradılışıma göre topalım ama para bana yirmi dört bacak veriyor; öyleyse topal değilim. Ben kötü, namussuz, her türlü alçaklığı yapabilecek, kafasız bir adamım, ama saygı gösterilir paraya, dolayısıyla sahibine de. En iyi şey paradır, dolayısıyla sahibi de iyidir: Para benim dürüstlükten uzaklaşma zahmetine girmemi önlüyor, onun için dürüst sayılıyorum. Kafasızın biriyim ben, ama madem para her şeyin gerçek ruhu, para sahibi hiç ruhsuz olabilir mi? Üstelik para sahibi en akıllı kişileri de satın alabilir; insan, akıllılardan daha güçlü olunca onlardan daha akıllı olması da gerekmez mi? Ben ki, para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabilirim, bütün insan erdemlerine sahip değil miyim? Bu durumda para benim bütün yeteneksizliklerimi karşıtlarına dönüştürmüyor mu?”[15]

“İnsanlığın yabancılaşmış yeteneği” olan paranın “Tanrısal”(!) gücünü elinde bulunduran bir kapitalist ile ay sonunu zar zor getiren, mülksüz bir işçi için aynı özgürlükten bahsedebilir miyiz? Elbette, hayır!

* * * * *

“Neden” mi?

Toplumsal ilişkiler, paranın (sermayenin) gücünün etkisinden kurtulduğu ve insan odaklı hâle geldiği zaman ancak gerçek anlamda özgürlükten bahsedilebilir. Bunun sağlanabilmesi için toplum üzerinde tahakküm aracı olan üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve ücretli emeğin kaldırılması, paranın saltanatına son verilmesi gerekir.

V. İ. Lenin para gücü üzerine kurulu olan bir toplumda özgürlükten söz etmenin ikiyüzlülük olduğunu ifade etmişti: “Sayın burjuva bireyciler, mutlak özgürlük üstüne çektiğiniz söylevlerin ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığını söyleyeceğiz sizlere. Para gücü üzerine kurulmuş bir toplumda, bir avuç zengin insan asalak hâlinde yaşarken emekçi yığınların yoksulluk içinde süründükleri bir toplumda gerçek, fiili hiçbir ‘özgürlük’ olamaz”…[16]

“Yalancılar ve ikiyüzlüler, beyinsizler ve körler, burjuvazi ve yandaşları, genellikle özgürlük, genellikle eşitlik ve demokrasi konusundaki boş sözleri ile halkı aldatmak isterler. İnsanlara şunu söylüyoruz: Yalancıların maskelerini kaldırın, körlerin gözlerini açın!”…

 “Yalancılar ve ikiyüzlüler, budalalar ve körler, burjuvalar ve taraftarları bırakın halkı kandırsınlar, ona genel olarak özgürlük eşitlik ve demokrasiden söz ederek. İşçilere ve köylülere diyoruz ki: bu yalancıların maskelerini indirin, açın gözlerini bu körlerin.

Sorun onlara:

– Hangi cinsiyetin hangi cinsiyetle eşitliği?

– Hangi ulusun hangi ulusla?

– Hangi sınıfın hangi sınıfla?

– Hangi boyunduruğa ya da hangi sınıfın boyunduruğuna göre özgürlük? Hangi sınıf için özgürlük?”[17]

Kapitalist toplumda özgürlük, her zaman, eski Yunan cumhuriyetlerindeki özgürlüğün aşağı yukarı aynısı olarak kalır; köle sahipleri için özgürlük”…[18]

“Bir toplumda işsizlik, açlık ve yoksulluk korkusu varsa, orada bireysel özgürlükten bahsedilemez. Gerçek özgürlük, ancak insanın geçim kaygısının tamamen bittiği yerde başlar”…

 “Toplum, mülk edinme özgürlüğünü savunan kapitalistler ile hiçbir şeyi olmayan mülksüz işçiler olarak bölündüğü sürece, eşitlik ve özgürlükten bahsetmek bir aldatmacadır”…

“İşçiler ve tüm emekçiler aç, çıplak, bitmiş ve tükenmiş bir durumda iken saf demokrasiden, genel olarak demokrasiden, eşitlikten ve özgürlükten söz etmek, emekçiler ve sömürülenler ile alay etmek demektir”…

“Günümüzde işçiler her yandan iri laflar ve yüce vaatler duymakta, ‘toplum’ için gerçek özgürlük genişlemesine tanık olmakta, ama kendi politik mücadelelerine özgürlük tanıyan herhangi bir şey görmemektedirler”…[19]

“Burjuva toplumunda ‘basın özgürlüğü’, zenginlerin basını satın alma özgürlüğü, basını kamuoyunu imal etmek ve tahrif etmek için kullanma özgürlüğü demektir”…[20]

“Kapitalistler; zenginler için basını para ile tutma özgürlüğünü, basın özgürlüğü olarak nitelendirirler”…

“Kadınları; toplumsal hizmete, milise, siyasal alana sokmadan, onları köreltici ev ve mutfak ortamından çekip çıkarmadan, gerçek özgürlük güvence altına alınamaz”…[21]

“Kadınların yalnız politik yaşama değil, herkesçe yerine getirilen sürekli kamusal hizmetlere özgürce katılmaları sağlanmadan, değil sosyalizmden, tam ve sağlam bir demokrasiden bile söz edilemez”…[22]

“Burjuva rejim (yani toprak ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin henüz varlığını sürdürdüğü rejim) ve burjuva demokrasisi rejimi dönemindeki ‘özgürlük ve eşitlik’ biçimsel olarak kalırlar; bunlar gerçekte (biçimsel olarak özgür, biçimsel olarak eşit haklar sahip) işçilerin ücretli köleliği ve sermayenin mutlak iktidarı, emeğin sermaye tarafından ezilmesi anlamına gelirler. Sosyalizmin alfabesinin bu ‘bilgili’ bayları, ve siz, bunu unutmuş bulunuyorsunuz”…[23]

“Politika sınıflar arası mücadeledir; politika, proletaryanın özgürleşme mücadelesinde dünya burjuvazisiyle olan mücadelesidir”…

“Özgürlük diyoruz. Önceleri, özgürlük denilen şey, burjuvazi için milyonları sayesinde halkı aldatma, bu sahtekârlıkla kendini, kabul ettirme özgürlüğüydü. Böyle bir özgürlük ve burjuvaziyle kesinlikle ilişkimizi koparmış bulunuyoruz. Devlet baskı için kurulmuş bir kurumdur. Geçmişte bu, bütün halkın karşısında bir avuç zenginin, yürüttüğü bir baskı idi. Biz, devleti, halkın isteğini, gerçekleştirmeye zorlayan bir kurum hâline, dönüştürmek istiyoruz. Baskıyı emekçilerin çıkarları için düzenlemek istiyoruz”…[24]

“Devlet var olduğu sürece özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda ise devlet olmayacaktır”…[25]

“Halkın özgürlüğü ancak devletin tüm gücünün gerçek manada ve tam olarak halka ait olduğu zaman, ancak tam olarak sağlanmış olacaktır”…

Özetle V. İ. Lenin’in dediği gibi, dünyanın en adaletli özgür hâlini de eli silahlı işçilerle bilirsiniz. Burjuva adalet ve özgürlük kavramının o sahte uhrevi yüksekliğine, V. İ. Lenin’in pek inanmadığı ve burjuva adalet kavramından başka bir adalet kavramı olduğu açıklıkla görülüyor değil mi?

* * * * *

Konuya ilişkin olarak Emma Goldman, “Tüm devrimci toplumsal değişimlerin nihai amacı, insan hayatının kutsallığını, insanın onurunu, her insanın özgürlük ve refah hakkını tesis etmektir,” derken; ayrıca “Asıl özgürlük, başkaları gibi düşünmeye mecbur olmama özgürlüğüdür,” diyen Rosa Luxemburg’dan aktaralım:

“Özgürlük, her zaman ve yalnızca, farklı düşünenlerin özgürlüğüdür”…

“Zincirlerinden kurtulmak istemeyenler, zincirlerinin farkına varamazlar”…

“Sosyalizm olmadan özgürlük ayrıcalık ve adaletsizliktir; özgürlük olmadan sosyalizm ise kölelik ve barbarlıktır”…

* * * * *

Toparlarsak…

James Connolly’nin, “Kapitalist toplumda hükümetler, kapitalist sınıfın işlerini idare eden zengin komitelerinden başka bir şey değildir”; Montesquieu’nün, “Kanun kılıfına sokulan ve adalet söylemiyle yapılan zulümden daha ağır bir zorbalık yoktur,”[26] diye betimledikleri vahşet koşullarında gerçek daima azınlıktadır. Ancak azınlık da daima çoğunluktan güçlüdür. Çünkü kural olarak azınlık gerçekten bir fikre ve etkiye sahip olanlardan oluşmuştur.

Bu bağlamda özgürlükler meselesinde çoğunluk hiç kimsedir, azınlık ise herkestir; özgürlüğü yığınlara mal eden toplumsal kaldıraçken, özgürlüğün güvencesiyse kolektif iradenin yığınlara mal edilerek toplumsallaştırılabilmesidir…

Son sözler de ‘Yalınayak Sokrates’deki Genco Erkal’ın, “Özgür bir dünya yalanlarla yaşayamaz, ancak bir köleler dünyası yalanlarla yaşayabilir…”; Jean-Paul Sartre’ın, “Özgür olmak, hayır demeyi bilmektir,” haykırışlarında…

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER 

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No:300, Temmuz 2026…

[1] Karl Marx.

[2] Nikos Kazantzakis.

[3] Friedrich Engels, Anti-Dühring: Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1966.

[4] Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev: Vedat Günyol, İş Bankası Yay., 2006.

[5] Bkz: i) Temel Demirer, “Özgürlük Yerküreyi Kurtarıp, Güzelleştirme Umudu ve İradesidir”, İnsancıl Dergisi, Yıl:31, No:367, Şubat 2021… ii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “… ‘Özgürlük” mü Dediniz?!”, Kaldıraç Dergisi, No:233, Aralık 2020… iii) Temel Demirer, “Özgürlüğe Muhtaç ve Mahkûmuz!”, Güney Dergisi, No:81, Temmuz-Ağustos-Eylül 2017… iv) Temel Demirer, “Kork(ma)mak ve Özgürlük Üzerine”, Güney Dergisi, No:107, Ocak Şubat Mart 2024… v) Temel Demirer, “Özgürleşme, Demokratikleşme ve Müzakere Süreci”, Kaldıraç Dergisi, No:146, Ağustos 2013… vi) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “… ‘Özgürlük!’ Ama Kim(ler) İçin?”, Kaldıraç Dergisi, No:276, Temmuz 2024… vii) Temel Demirer, “… Zorbaya Karşı Ayağa Kalkma Özgürlüğü”, Kaldıraç Dergisi, No:270, Ocak 2024… viii) Temel Demirer, “Tartışılan Aslî Soru(n) Özgürlüktür”, Kaldıraç Dergisi, No:183, Ekim 2016…

[6] Ergin Yıldızoğlu, “Alea Iacta Est”, 28 Mayıs 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/alea-iacta-est-2507387

[7] Baltimor’da (Ağustos 1866’da) toplanan Genel İşçi Kongresi şunu ilan etti: “Bu ülkenin emeğini kapitalist kölelikten kurtarmak için şu anda ihtiyaç duyulan ilk ve en önemli şey, Amerikan Birliği’nin bütün eyaletlerinde normal iş gününün 8 saat olmasını sağlayacak bir yasanın çıkarılmasıdır. Bu şanlı sonuca ulaşılıncaya kadar bütün gücümüzü harcamaya kararlıyız.” (Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.)

[8] Karl Marx-Friedrich Engels, Kutsal Aile, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2003.

[9] Karl Marx, Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt III: Bir Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1978.

[10] Eklemeden geçmeyelim; özgürlüğün hukuken ve fiilen sona erdiği fabrika sistemini şöyle dile getirir Friedrich Engels: “Burjuvazinin proletaryayı içine soktuğu kölelik durumu hiçbir yerde fabrika sisteminde olduğu kadar gün ışığına çıkmaz. Burada bütün özgürlükler hukuken de fiilen de son bulur. İşçi sabahleyin saat 5 buçukta fabrikada olmak zorundadır; birkaç dakika geç kalsa, cezalandırılır, 10 dakika geç gelse, kahvaltı sona erinceye kadar içeriye alınmaz ve günlük ücretinin dörtte birini kaybeder. İşçi emre göre yemek, içmek ve uyumak zorundadır. (…) Despot çan, onu yatağından çağırır, kahvaltıdan ve öğle yemeğinden çağırır. Peki, fabrikanın içinde işler nasıl gider? Burada fabrikatör, mutlak yasa koyucudur. Fabrika kurallarını keyfinin istediği gibi saptar; dilediği zaman bunları değiştirir ve kendi yönetmeliğine eklemelerde bulunur; saçmalığını son haddine vardırdığı zaman da mahkemeler işçiye şöyle der: siz bu sözleşmeyi kendi iradenizle yaptığınıza göre, şimdi ona uymak zorundasınız. … Bu işçiler dokuz yaşından itibaren ölünceye kadar bu ruhsal ve bedensel işkence altında yaşamaya mahkûmdur.” (Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev: Oktay Emre, Sosyalist Yay., 1994.)

[11] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.

[12] yage.

[13] Karl Marx, 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1993.

[14] yage.

[15] yage.

[16] V. İ. Lenin, Marx-Engels-Lenin, Sanat ve Edebiyat, çev: Aziz Çalışlar, Evrensel Yay., 1996.

[17] V. İ. Lenin, Ekim Devrimi Üzerine, Teori Yay., 1976.

[18] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.

[19] V. İ. Lenin, Seçme Yazılar-Devrim, Demokrasi, Sosyalizm, çev: Sungur Savran, Yordam Kitap, 2014.

[20] “Eski burjuva aygıt, -bürokrasi, servet, burjuva eğitim, ilişkiler vb. ayrıcalıkları (burjuva demokrasisi ne denli gelişmişse, bu gerçek ayrıcalıklar da o denli çeşitlidir),- bütün bunlar Sovyet rejiminde ortadan kalkmış bulunur. Basımevleri ve kâğıt burjuvazinin elinden alındığı için, basın özgürlüğü bir ikiyüzlülük olmaktan çıkar. (V. İ. Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 2013.)

[21] V. İ. Lenin, Karl Marx-Friedrich Engels-V. İ. Lenin, Kadın ve Aile, çev: Arif Gelen, Sol Yay., 2002.

[22] Karl Marx-Friedrich Engels-V. İ. Lenin, Marksizm Kadın ve Aile, çev: Öner Ünalan, Evrensel Yay., 2014.

[23] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1977.

[24] V. İ. Lenin, Ekim Devrimi Üzerine, Teori Yay., 1976.

[25] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.

[26] Montesquieu, Yasaların Ruhu, çev: Fehmi Baldaç, Seç Yay., 2004.

Önceki İçerikJapon Kızıl Ordu Üyesi Kozo Okamoto Beyrut’ta Hayatını Kaybetti
Sonraki İçerikYeni Parti: Reformizmin Yeni Adresi mi, Düzen Siyasetinin Yeni Umut Kaprisimi? – Şemdin Şimşir