Cumhuriyet Kimin Cumhuriyeti? -Eren Aydın

“En kötü barış en iyi savaştan iyidir” sözü, ancak barışın hangi toplumsal ve siyasal koşullar altında kurulduğu tartışıldığında anlam kazanabilir. Çünkü tarihte “barış” adı altında halklara dayatılmış sayısız teslimiyet düzeni vardır. Bu nedenle mesele, barışın kendisi değil; kimin barışı olduğu, hangi siyasal düzeni koruduğu ve hangi sınıfsal ilişkileri güvence altına aldığıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren şekillenen resmî ideoloji, tek millet, tek dil ve tek kimlik anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Cumhuriyet, çok kimlikli ve çok dilli bir toplumsal yapıyı eşit ve kurucu unsurlar olarak tanımak yerine, homojen bir ulus yaratmayı hedefleyen bir siyasal proje izlemiştir. Bu süreçte Türk kimliği dışında kalan hemen her farklılık inkâr ve asimilasyon politikalarının hedefi olmuş; farklı halklar ve kimlikler çeşitli dönemlerde baskıya maruz bırakılmıştır. Bu politikalardan en ağır biçimde etkilenen halkların başında ise Kürtler gelmiştir.

Kürt kimliği resmî söylemde tanınmamış; uzun yıllar inkâr ve asimilasyon politikalarına tabi tutulmuştur. Anadil üzerindeki yasaklar ve sınırlamalar, güvenlik eksenli politikalar, zorunlu iskân uygulamaları ve ağır hak ihlalleri, Kürt meselesinin tarihsel olarak öne çıkan başlıkları olmuştur. Bu tarihsel miras, bugün yürütülen “ortak cumhuriyet” tartışmalarını doğrudan etkilemektedir. Geçmişe ilişkin değerlendirmeler farklılık gösterebilir; ancak bu durum şu temel sorunun sorulmasını ortadan kaldırmaz:

Uzun yıllar boyunca Kürt kimliğini tanımayan, ulusal talepleri ağırlıklı olarak güvenlik sorunu olarak gören ve tekçi ulus anlayışı üzerine kurulan bu cumhuriyet, hangi köklü siyasal dönüşümü yaşayarak bugün Kürtlerin de cumhuriyeti hâline gelmiştir?

Bu soruya yalnızca “hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız” demek yeterli değildir. Çünkü vatandaşlık ile kurucu siyasal eşitlik aynı şey değildir. Bir devletin bütün yurttaşlarına hukuken vatandaşlık vermesi, o devletin bütün halkların eşit iradesi üzerine kurulduğu anlamına gelmez. Eğer kuruluş felsefesi, ulusal kimlik anlayışı ve devlet-toplum ilişkileri esaslı biçimde değişmemişse, “Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerin de devletidir” söylemi, birçok kişi açısından tarihsel deneyimle çelişen bir iddia olarak görülmeye devam edecektir.

Sorun yalnızca ulusal haklar meselesi de değildir. Çok bilinen tanımıyla devlet, sınıflar üstü ve tarafsız bir kurum değil; belirli üretim ilişkilerini ve egemen sınıfların siyasal iktidarını koruyan tarihsel bir aygıttır. Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişimi de kapitalist sermaye birikim süreçlerinden bağımsız değerlendirilemez. Bu nedenle sınıfsal sömürü ile ulusal baskı, çoğu zaman birbirini tamamlayan iki egemenlik biçimi olarak işlemiştir.

Cumhuriyeti yalnızca “ortak vatan” ya da “ortak vatandaşlık” söylemiyle açıklamak hem devletin sınıfsal karakterini hem de ulusal sorunun tarihsel boyutunu görünmez hâle getirmektedir. Kürt meselesi yalnızca kültürel haklar meselesi değil; aynı zamanda tarihsel, siyasal ve demokratik eşitlik sorunudur.

Bugün “barış” adına ileri sürülen birçok yaklaşım da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Eğer önerilen barış, Kürt halkının siyasal taleplerini mevcut anayasal ve ideolojik çerçeve içinde eritmeye; Cumhuriyetin kuruluş paradigmalarını ise tartışma dışı bırakmaya dayanıyorsa, sorulması gereken temel soru şudur: Bu gerçekten eşitler arasında kurulmuş bir barış mıdır, yoksa mevcut siyasal düzenin yeniden üretilmesini sağlayan bir uzlaşma mı?

Gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış; tarihsel inkârın yerini tanınmanın, asimilasyonun yerini eşit yurttaşlığın, güvenlikçi siyasetin yerini demokratik çözümün aldığı koşullarda mümkündür. Adalet, siyasal temsil, kültürel haklar ve demokratik katılım güvence altına alınmadan yapılan barış çağrıları, sorunun nedenlerini değil, yalnızca sonuçlarını yönetmeye çalışır.

Cumhuriyet ancak bütün halkların kendisini eşit kurucu özne olarak görebildiği, hiçbir kimliğin diğerine üstün tutulmadığı ve tekçi ulus anlayışının demokratik bir toplumsal sözleşmeyle aşıldığı ölçüde gerçekten ortak bir cumhuriyet olabilir. Aksi hâlde, tarihsel olarak dışlandığını ya da eşit tanınmadığını düşünen kesimler açısından “bu cumhuriyet hepimizin cumhuriyetidir” söylemi sorgulanmaya devam edecektir.

Dolayısıyla tartışılması gereken temel mesele, “barış mı savaş mı?” sorusu değildir. Asıl mesele; hangi barışın, hangi eşitlik anlayışının ve kimin cumhuriyetinin savunulduğudur. Kalıcı toplumsal barış ancak eşitlik, demokratik meşruiyet ve karşılıklı tanınma temelinde inşa edilebilir.

Önceki İçerikYeni Parti: Reformizmin Yeni Adresi mi, Düzen Siyasetinin Yeni Umut Kaprisimi? – Şemdin Şimşir