Tekçilik ve İnkâr Üzerine Kurulu Bir Cumhuriyet Demokratikleşebilir mi? – Şemdin Şimşir

Tekçilik ve inkâr üzerine kurulu bir düzenin demokratikleşeceği iddiası, halklara yıllardır yeniden ve yeniden satılan eski bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Bugün adına “demokratik dönüşüm”, “demokratik anayasa” ya da “demokratik cumhuriyet” denilen tartışmaların temel sorunu da buradadır. Çünkü sorun yalnızca anayasanın bazı maddeleri ya da iktidardaki hükümet değildir; sorun, sermaye egemenliği üzerine kurulu devletin bizzat kendisidir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bugüne egemen sınıfların devletidir. Kuruluşunu tek ulus, tek dil, tek kimlik anlayışı üzerine kurmuş; işçi sınıfını, emekçileri ve ezilen halkları baskı altında tutmayı kendi varlığının temel koşulu haline getirmiştir. Kürt halkına yönelik inkâr ve imha politikaları da bu düzenin sonradan geliştirdiği uygulamalar değil, kurucu karakterinin doğal sonucudur. Bu nedenle tekçilik ve inkâr, devletin bir tercihi değil, varlık nedenidir.

Bugün kimi çevrelerin cumhuriyet tarihinin içinde demokrasiye, halkların kardeşliğine ya da eşit yurttaşlığa dayanak aramaları boşunadır. Tekçilik üzerine kurulmuş bir devletin tarihinde halkların eşitliğini aramak, çölde deniz aramaya benzer. Bu tarihten kardeşlik değil inkâr; özgürlük değil baskı, eşitlik değil ayrıcalıklı egemen ulus siyaseti çıkar.

Kürt ulusal sorununun bugün hâlâ çözülememiş olmasının nedeni de budur. Çünkü devlet, Kürt halkını eşit ve özgür bir halk olarak tanımayı kendi kuruluş mantığıyla bağdaşmaz görmektedir. Bugün sürdürülen görüşmelerde dahi Kürt halkının kolektif haklarını tanımaya yanaşılmaması, Rojava başta olmak üzere Kürtlerin ulusal-demokratik kazanımlarına düşmanca yaklaşılması, devlet aklında esaslı hiçbir değişimin yaşanmadığını göstermektedir.

Marksistler reformlara ilkesel olarak karşı değildir. Ancak reformların sınırını da egemen sınıfların ihtiyaçları belirler. Düzen kendi varlığını tehdit altında görmediği sürece gerçek demokratik hakları tanımaz. Bugün ise yalnızca Türkiye’de değil, bütün kapitalist dünyada eğilim daha fazla demokrasi değil; daha fazla baskı, daha fazla militarizm ve daha fazla otoriterleşmedir. Böyle bir dönemde oligarşik devletin kendi isteğiyle demokratikleşeceğini beklemek, düzen güçlerinin yarattığı bir hayalin peşinden gitmektir.

Bu nedenle sorun cumhuriyeti onarmak değildir. Sorun, sömürü ve ulusal baskı üzerine kurulu düzeni aşmaktır. Lenin’in ortaya koyduğu gibi, işçi sınıfı eski devlet aygıtını ele geçirip kullanamaz; onu parçalamak ve emekçi halkın iktidarını kurmak zorundadır. Gerçek demokrasi de ancak sömürücü sınıfların iktidarına son verildiğinde mümkündür.

Ancak bu mücadele yalnızca işçi sınıfının ya da yalnızca Kürt halkının mücadelesi değildir. Bu mücadele, fabrikalarda sömürülen işçilerin, toprağından koparılan yoksul köylülerin, Kürt halkının, Alevilerin, kadınların, gençlerin ve bütün ezilenlerin ortak kavgasıdır. Oligarşiyi geriletecek, tekçiliği ve inkârı tarihe gömecek güç, ezilenlerin birleşik devrimci cephesidir. Halkların kaderi birbirinden ayrı değil, ortaktır. İşçi sınıfının kurtuluşu ile Kürt halkının özgürlüğü aynı devrimci yürüyüşün birbirinden ayrılmaz iki cephesidir.

Sosyalizme açılan halkçı demokratik cumhuriyet de işte bu ortak mücadelenin ürünü olacaktır. O, mevcut cumhuriyetin makyajlanmış ya da daha liberal bir devamı değildir. Sermaye egemenliğinin, ulusal baskının, emperyalist bağımlılığın ve tekçi devlet anlayışının tasfiye edildiği yeni bir toplumsal düzenin siyasal biçimidir. Halkların tam hak eşitliğine, ulusların kendi kaderini tayin hakkına, emekçi demokrasisine ve örgütlü halkın doğrudan yönetimine dayanan böyle bir cumhuriyet, masa başında hazırlanacak anayasa değişiklikleriyle değil; işçi sınıfının öncülüğünde ezilen halkların birleşik devrimci mücadelesiyle kurulacaktır.

Bugün önümüzde duran görev, tekçi cumhuriyetin demokratikleşeceği hayalini büyütmek değil; işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların ortak devrimci iradesini büyütmektir. Çünkü bu topraklarda gerçek özgürlük de gerçek demokrasi de halkların eşitliği de ancak ortak mücadeleyle kazanılacaktır. Devrim, yalnızca düzeni yıkmanın değil; Türk ve Kürt emekçilerinin, bütün milliyetlerden ve inançlardan halkların eşitlik ve kardeşlik temelinde kuracağı yeni yaşamın adıdır.

Önceki İçerikŞİMDİ KENDİMİ “İYİ” HİSSEDİYORUM!
Sonraki İçerikJapon Kızıl Ordu Üyesi Kozo Okamoto Beyrut’ta Hayatını Kaybetti