Devrimci ahlak, eleştiri-özeleştiri, siper yoldaşlığı ve kolektif mücadele sorumluluğu
Türkiye devrimci hareketinin bugün karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, yalnızca siyasal güç kaybı, örgütsel daralma ya da toplumsal etkisinin zayıflaması değildir. Bunlar, daha derin bir sorunun dışa vuran sonuçları olarak da değerlendirilmelidir. Asıl tartışılması gereken, devrimci hareketin kendi tarihiyle, siyasal pratiğiyle, örgütsel kültürüyle ve her şeyden önce ahlaki değerleriyle ne ölçüde hesaplaşabildiğidir.
Bir devrimci hareketin varlığını sürdürebilmesi yalnızca doğru ideolojik tespitler yapmasına, tarihsel mirasına sahip çıkmasına ya da devrimci söylemini korumasına bağlı değildir. Belirleyici olan, savunduğu değerlerle kendi yaşamı ve pratiği arasında ne kadar tutarlılık kurabildiğidir.
Kendisini ahlaki, siyasal ve örgütsel olarak sorgulamaktan kaçınan bir devrimci hareket, zamanla eleştirdiği düzenin ilişkilerini kendi içinde yeniden üretme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Çürüme tam da burada başlar.
Devrimcilik, yalnızca kapitalist sömürüye, emperyalizme, siyasal baskılara ve toplumsal eşitsizliklere karşı çıkmak değildir. Aynı zamanda bütün bu ilişkilerin insan davranışlarında, örgüt kültüründe ve gündelik yaşamda yarattığı yabancılaşmaya karşı da mücadele etmektir.
Kapitalizmin yarattığı rekabetçiliği, bireyciliği, kariyerizmi, iktidar tutkusunu, erkek egemenliğini ve çıkar ilişkilerini kendi içinde sorgulamayan bir hareketin, kapitalizmden köklü biçimde farklı bir toplumsal yaşamı inşa etme iddiası giderek inandırıcılığını kaybeder.
Bu nedenle devrimci hareketin önündeki temel sorulardan biri şudur: Kendi içinde özgürlüğü, eşitliği, adaleti ve dayanışmayı gerçekleştiremeyen bir hareket, topluma bunları nasıl taşıyabilir?
Devrimci ahlak söylemde değil, yaşamın içinde sınanır
Devrimci ahlak, soyut bir erdemler toplamı ya da bireylerden kusursuzluk talep eden bir anlayış değildir. Sınıfsal ve toplumsal mücadele içinde oluşan kolektif bir sorumluluk bilincidir. Yoldaşlık ilişkilerinde, eleştirinin ele alınışında, kadınlara yönelik tutumda, emeğe verilen değerde, farklı düşüncelere gösterilen saygıda ve örgütsel yetkinin kullanımında somutlaşır.
Bir örgütün yayınlarında eşitliği savunması, kendi içinde eşitlikçi ilişkiler kurduğu anlamına gelmez. İşçi sınıfının iktidarından söz etmek, örgüt içinde karar alma süreçlerini emekçilerin ve sıradan üyelerin katılımına açmakla aynı şey değildir.
Bu nedenle devrimci hareketin kendisine sorması gereken soru yalnızca “Neyi savunuyoruz?” olmamalıdır. En az bunun kadar önemli olan soru, “Savunduğumuz değerleri kendi ilişkilerimizde, örgütlerimizde ve gündelik yaşamımızda ne kadar hayata geçiriyoruz?” olmalıdır.
Devrimci ahlak, yalnızca örgüt üyelerinin bireysel davranışlarını kapsamaz. Örgütün kendi üyeleriyle, diğer devrimci yapılarla ve toplumla kurduğu bütün ilişkilerde sınanır. Dolayısıyla ahlaki sorgulama, bireylerin davranışlarından başlayarak örgütsel işleyişe ve devrimci hareketin bütününe uzanmak zorundadır.
Karşı çıktığımız kötülüğü kendi içimizde meşrulaştırmak
Devrimci hareketin kendisiyle yüzleşmesinde belki de en yakıcı sorunlardan biri, karşısındaki siyasal güçlerin uygulamalarına yönelttiği eleştirileri, aynı uygulamalar kendi içinde ortaya çıktığında gösterip gösteremediğidir.
Baskıyı, adaletsizliği, ayrımcılığı, yalanı, keyfî otoriteyi, hak ihlallerini ve insan onurunu zedeleyen davranışları karşıt siyasal güçler gerçekleştirdiğinde mahkûm etmek, tek başına devrimci ahlaki tutarlılığın kanıtı değildir.
Asıl belirleyici olan, benzer davranışlar kendi örgütümüzde, kendi çevremizde, birlikte mücadele ettiğimiz bir yoldaşımızda veya yakın gördüğümüz başka bir devrimci yapıda ortaya çıktığında nasıl tutum aldığımızdır.
Karşıtımız yaptığında suç, kendi yoldaşımız yaptığında hata; karşıtımız yaptığında zulüm, kendi örgütümüz yaptığında zorunluluk; karşıtımız yaptığında ahlaksızlık, kendi içimizde yaşandığında ise örgütün çıkarları adına savunulabilir bir davranış olarak görülüyorsa, orada devrimci ahlaktan değil, örgütsel çıkara göre değişen bir ahlak anlayışından söz edilir.
Bu çifte standart, devrimci hareketin üzerinde önemle durması gereken ideolojik ve ahlaki sorunlardan biridir.
Çünkü bir davranışın doğruluğunu veya yanlışlığını belirleyen şey, onu kimin yaptığı değildir. Savunulan özgürlük, eşitlik, adalet ve insan onuru ilkeleri, kişilere ve örgütsel aidiyetlere göre değişmemelidir.
Bir haksızlığın karşısında durmak için onu yapanın mutlaka siyasal karşıtımız olması gerekmemelidir. Aynı şekilde, haksızlığı yapanın bizimle aynı mücadele geçmişini paylaşması, aynı örgütün üyesi olması veya geçmişte ağır bedeller ödemiş bulunması, yapılanı meşru hale getiremez.
Devrimci hareketin ahlaki tutarlılığı tam da bu noktada sınanır.
Yanlışın üzerini örtmek, çürümenin kapısını açmaktır
Örgütlerin ve devrimci kurumların kendi içlerinde yaşanan sorunları dışarıya yansıtmama eğilimi, çoğu zaman örgütsel güvenlik, siyasal sorumluluk veya mücadelenin zarar görmemesi gibi gerekçelerle açıklanabilir.
Ancak gerçek bir güvenlik ihtiyacıyla, işlenen bir haksızlığın üzerinin örtülmesini birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir yoldaşın uğradığı haksızlığın gizlenmesi, kadınların maruz kaldığı taciz veya şiddet iddialarının örgütsel itibarı koruma kaygısıyla bastırılması, örgütsel yetkinin kötüye kullanılmasının görmezden gelinmesi ya da eleştirenlerin suçlanması, örgütü ahlaki bakımdan güçlendirmez.
Tam tersine, bu yaklaşım haksızlığı gerçekleştirenlerin korunmasına, zarar görenlerin yalnızlaşmasına ve yanlış davranışların tekrar edebilmesine zemin hazırlar.
Daha tehlikeli olan ise yanlışların yalnızca gizlenmesi değil, zamanla siyasal gerekçeler üretilerek meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Önce yaşanan olay küçümsenir. Ardından bunun münferit olduğu ileri sürülür. Sorunun gündeme getirilmesinin örgüte zarar vereceği söylenir. Eleştiriyi dile getiren kişinin niyeti sorgulanır. Sonunda tartışılması gereken haksızlık geri plana itilirken, haksızlığı görünür kılan kişi sorun olarak gösterilmeye başlanır.
Böylece hakikatin yerini örgütsel savunma refleksi alır.
Yanlışı yapanı korumak için doğruyu söyleyeni susturan bir anlayış, devrimci dayanışmayı değil, örgütsel dokunulmazlığı üretir.
Devrimci mücadele insanlardan oluşur. İnsanların hata yapması, yanlış kararlar vermesi ve savundukları değerlerle çelişmesi mümkündür. Bu nedenle devrimci ahlak, hiç hata yapılmayacağına ilişkin gerçek dışı bir kusursuzluk beklentisi üzerine kurulamaz.
Ancak hata yapmak ile hatayı meşrulaştırmak arasında temel bir ayrım vardır.
Bir yanlışın kabul edilmesi, nedenlerinin sorgulanması ve sonuçlarının giderilmesi, dönüşümün önünü açabilir. Buna karşılık yanlışın örtülmesi, savunulması ve örgütsel sadakat adına olağanlaştırılması, çürümenin kurumsallaşmasına yol açabilir.
Çünkü burada artık yalnızca bir kişinin davranışı değil, o davranışı koruyan ve yeniden üreten bir ilişkiler sistemi söz konusudur.
Kirlenme yalnızca yanlışın yapıldığı yerde başlamaz. Yanlışın bilindiği halde savunulduğu, mağdurun değil örgütsel itibarın esas alındığı ve hakikatin dar grup çıkarlarına feda edildiği yerde derinleşir.
Bu nedenle ahlaki çürüme, siyasal mücadeleden ayrı, ikincil veya ertelenebilir bir sorun değildir. Doğrudan doğruya devrimci mücadelenin geleceğiyle ilgilidir.
Eleştirinin sustuğu yerde bürokrasi, bürokrasinin güçlendiği yerde çürüme başlar
Türkiye devrimci hareketinin farklı dönemlerinde ağır devlet baskısı, darbeler, tutuklamalar, sürgünler ve siyasal yenilgiler yaşandı. Bu koşullar, örgütlerde merkeziyetçiliği, disiplin anlayışını ve güvenlik kaygılarını belirleyici hale getirdi.
Ancak tarihsel zorunluluklardan doğan bazı örgütsel alışkanlıklar, zamanla sorgulanamaz yönetim biçimlerine dönüşme riski taşıdı.
Örgütsel disiplinin mutlak itaate, merkeziyetçiliğin bürokratik tahakküme, ideolojik bağlılığın düşünsel tekdüzeliğe dönüşmesi, devrimci siyasetin yaratıcı gücünü zayıflatır.
Eleştirinin düşmanlık, farklı düşüncenin hizipçilik, özeleştirinin zayıflık olarak görüldüğü bir ortamda devrimci gelişmeden söz etmek giderek zorlaşır.
Bir yöneticinin ya da kadronun geçmişte verdiği mücadele, bugünkü davranışlarını eleştiriden muaf kılamaz. Ödenmiş bedeller, örgütsel ayrıcalıkların veya sorgulanamaz otoritelerin gerekçesi haline getirilemez.
Dünün devrimci mücadelesi, bugünün yanlışlarını meşrulaştıran bir dokunulmazlık zırhına dönüştürüldüğünde, tarihsel miras geliştirici olmaktan çıkar ve değişimin önünde bir engele dönüşür.
Buradaki temel sorun, örgütsel disiplinin varlığı değil, disiplinin kimin tarafından, hangi amaçla ve hangi denetim mekanizmalarıyla uygulandığıdır. Kolektif iradenin ürünü olan disiplin ile belirli kişilerin veya dar yönetici grupların iradesini mutlaklaştıran anlayış arasında önemli bir fark vardır.
Devrimci hareketin gücü, eleştiriyi bastırabilmesinde değil, eleştiriyi kendi gelişiminin bir parçası haline getirebilmesinde aranmalıdır.
Yoldaşlık mı, örgütsel sadakat ve grup çıkarı mı?
Devrimci hareket açısından en ciddi ahlaki sorunlardan biri, yoldaşlık ilişkilerinin zaman zaman örgütsel çıkar hesaplarına tabi hale gelmesidir.
Yoldaşlık, aynı örgüt kimliğini taşımaktan ibaret değildir. Karşılıklı güveni, dayanışmayı, açıklığı, dürüstlüğü ve birbirine karşı sorumluluğu gerektirir.
Ancak örgütün itibarını koruma gerekçesiyle yanlışların gizlenmesi, eleştirenlerin dışlanması, ayrılanların düşmanlaştırılması veya kişisel sorunların siyasal suçlamalarla bastırılması, yoldaşlık kültürünü aşındırır.
Özellikle örgüt içindeki güç ilişkilerinin kişisel sadakat ağları üzerinden kurulması, eleştiri mekanizmalarının işlemesini engeller. Böyle bir ortamda politik doğruların yerini kimin hangi tarafta durduğu, hangi kadroya yakın olduğu veya hangi yöneticinin desteğini aldığı belirlemeye başlayabilir.
Bu yalnızca ahlaki bir gerileme değildir. Aynı zamanda siyasal üretimin ve kolektif aklın zayıflamasıdır.
Bir devrimci yapı, kendi içindeki haksızlıkları görünmez kılarak güçlenemez. Geçici olarak çatışmaları bastırabilir, fakat uzun vadede güven ilişkilerini tüketir.
Güvenin kaybolduğu yerde yoldaşlık biçimsel hale gelir. Yoldaşlığın biçimselleştiği yerde kolektif irade zayıflar. Kolektif iradenin zayıfladığı yerde ise örgüt, giderek daralan bir çevrenin kendisini yeniden üretme aracına dönüşebilir.
Siper yoldaşlığının yerini dar grup rekabeti mi alıyor?
Devrimci hareketin ahlaki sorgulaması, yalnızca tek tek örgütlerin kendi iç ilişkileriyle sınırlı kalamaz. Farklı devrimci kurumların, siyasal yapıların ve örgütsel geleneklerin birbirlerine karşı geliştirdikleri tutumlar da bu sorgulamanın merkezinde yer almak zorundadır.
Çünkü devrimci ahlak, yalnızca aynı örgütün üyeleri arasında geçerli olan bir dayanışma anlayışı değildir. Farklı siyasal geleneklerden gelen, farklı örgütsel yapılarda mücadele eden, ancak sömürüye, baskıya ve toplumsal eşitsizliğe karşı ortak bir mücadele zemini paylaşan güçler arasında da geçerli olmak zorundadır.
Bugün sorulması gereken temel sorulardan biri şudur: Devrimci yapılar birbirlerini aynı mücadelenin farklı özneleri, siper yoldaşları olarak mı görüyor; yoksa kendi dar örgütsel varlıklarının önündeki rakipler olarak mı değerlendiriyor?
Siper yoldaşlığı, ideolojik farklılıkların ortadan kaldırılması, eleştirinin terk edilmesi ya da her koşulda koşulsuz birlik anlamına gelmez. Tam tersine, farklılıkları kabul ederek ortak mücadele sorumluluğunu büyütebilme yeteneğidir. Gerektiğinde birbirini eleştirebilmek, fakat eleştiriyi örgütsel rekabetin, itibarsızlaştırmanın ve tasfiyeciliğin aracına dönüştürmemektir.
Ne var ki ortak sınıfsal ve toplumsal çıkarların önüne dar grup hesaplarının geçtiği her durumda, dayanışmanın yerini rekabet, ortak sorumluluğun yerini örgütsel çıkarlar almaya başlar.
Başka bir devrimci yapının güçlenmesini ortak mücadelenin kazanımı olarak değil, kendi örgütsel varlığına yönelik tehdit olarak değerlendiren anlayış, devrimci siyasetin ortaklaşma olanaklarını zayıflatır.
Böyle bir yaklaşımda belirleyici olan, mücadelenin bütününün nasıl güçleneceği olmaktan çıkar. Hangi örgütün daha fazla görünür olacağı, hangi kurumun öne çıkacağı, hangi yapının daha fazla kadro kazanacağı ve kimin siyasal etkisinin diğerinden büyük olacağı önem kazanmaya başlar.
Bu noktada devrimci mücadele, toplumu değiştirme hedefinden uzaklaşarak dar örgütsel alanların korunmasına ve yeniden paylaşılmasına indirgenme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Başka bir devrimci yapının zayıflamasını kendi güçlenmesi olarak gören anlayış, aslında mücadelenin bütününün zayıflamasına katkıda bulunabilir.
Çünkü devrimci hareketin toplumsal gücü, yalnızca tek tek örgütlerin toplamından ibaret değildir. Bu yapıların ortak mücadele geliştirme, toplumsal dayanışmayı büyütme ve farklı kesimleri harekete geçirme yeteneği de belirleyicidir.
Siper yoldaşlığı yalnızca geçmiş mücadele dönemlerine ait romantik bir hatıra olarak ele alınamaz. Bugün de farklı yapıların kendi bağımsızlıklarını ve politik ayrılıklarını korurken ortak mücadele alanlarında birbirlerine karşı sorumluluk geliştirmeleri anlamına gelir.
Bir devrimci yapının uğradığı haksızlık karşısında, onun politik görüşlerine katılmasa bile dayanışma gösterebilmek; başka bir örgütün kazanımını kendi kaybı olarak görmemek; ortak mücadeleyi örgütsel prestij yarışına dönüştürmemek bu sorumluluğun temel ölçütleridir.
Devrimci mücadele, tek bir örgütün mülkiyetinde değildir. Halkın özgürlük, eşitlik ve insanca yaşam mücadelesi, herhangi bir yapının örgütsel sınırlarından çok daha geniştir.
Örgütü korumak, devrimci mücadeleyi büyütmek anlamına gelmez
Her devrimci örgütün kendi politik çizgisini, kadrolarını, birikimini ve tarihsel mirasını korumak istemesi anlaşılabilir. Örgütlenme, kolektif mücadelenin sürekliliği açısından önemlidir.
Ancak sorun, örgütsel varlığın korunmasının zamanla devrimci mücadelenin önüne geçmesidir.
Giderek daralan, toplumsal bağları zayıflayan, yeni kuşaklarla ilişki kurmakta zorlanan ve siyasal etkisi azalan yapılar, bu gerilemeyi aşacak köklü bir sorgulamaya yönelmek yerine, elde kalan örgütsel alanı korumayı temel siyasal faaliyet haline getirebilir.
Bu durumda siyaset üretmekten çok mevcut konumları muhafaza etmek, toplumsal mücadeleyi büyütmekten çok örgütsel sınırları korumak, yeni ilişkiler geliştirmekten çok eldeki kadroları tutmak öne çıkabilir.
Böyle bir anlayışta devrimci mücadelenin merkezine toplumsal kurtuluş hedefi değil, örgütsel bir “ben” duygusu yerleşir.
Bu kolektif görünümlü benmerkezcilik, kimi zaman bireysel kariyerizmden bile daha güçlü bir tutuculuk üretebilir. Çünkü dar grup çıkarları, örgütün tarihsel mirası, ideolojik doğruları veya devrimci kimliği adına savunularak eleştirilemez hale getirilebilir.
Örgütün varlığını korumak için başvurulan yöntemler, örgütün savunduğu devrimci değerlerle çelişmeye başladığında ise siyasal gerileme ahlaki bir soruna dönüşür.
Oysa örgüt, devrimci mücadelenin kendisi değil, onun araçlarından biridir. Bir örgütün tarihsel anlamı, yalnızca kendi varlığını ne kadar uzun süre koruduğuyla değil, toplumsal dönüşüm mücadelesine ne ölçüde katkı sunduğuyla değerlendirilmelidir.
Bu nedenle giderek zayıflayan devrimci yapıların birbirleriyle rekabete girerek kendi dar alanlarını korumaya çalışması, siyasal güçsüzlüğün aşılmasını değil, kurumsallaşmasını beraberinde getirebilir.
Kendi varlığını korumayı toplumsal mücadelenin önüne koyan bir örgüt, biçimsel olarak ayakta kalsa bile devrimci dönüştürücülüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
İlkesel siyaset ile dar grup pragmatizmi arasındaki çelişki
Devrimci siyaset, farklı tarihsel koşullarda taktik esnekliği, geçici ittifakları ve somut uzlaşmaları gerektirebilir. Ancak taktik esneklik ile ilkesiz pragmatizm birbirinden ayrılmalıdır.
İlkesiz pragmatizm, siyasal tutumların ortak mücadeleye, sınıfsal çıkarlara ve savunulan ilkelere göre değil, dar örgütsel kazançlara göre belirlenmesidir.
Dün eleştirilen bir tutumun bugün örgütsel yarar sağladığı için savunulması, ortak mücadele çağrılarının yalnızca kendi etkisini artırma fırsatı olarak görülmesi veya başka yapıların yaşadığı güçlüklerden örgütsel kazanç elde edilmeye çalışılması, bu anlayışın farklı görünümleri olabilir.
Böyle bir siyasal kültürde dayanışma koşullu, ilkeler değişken, yoldaşlık ise örgütsel çıkara bağlı hale gelir.
Devrimci kurumlar arasındaki güven aşındıkça ortak mücadele olanakları da zayıflar. Her yapının diğerinin niyetinden kuşkulandığı, dayanışmayı karşılıklı çıkar hesabına indirgediği bir ortamda kalıcı ve güçlü bir ortak irade geliştirmek giderek zorlaşır.
Devrimci sıçrama, örgütlerin birbirlerinin alanını daraltmasıyla değil, toplumun mücadele alanını genişletebilmesiyle anlam kazanır.
Bu nedenle esas soru, hangi örgütün diğerinden daha büyük veya daha görünür olduğu değildir. Esas soru, devrimci hareketin bütününün toplumsal gücünün, ortak mücadele kapasitesinin ve halkla kurduğu ilişkilerin gelişip gelişmediğidir.
Her yapı kendi küçük alanını korurken ortak mücadele zemini giderek daralıyorsa, ortada yalnızca örgütsel bir gerileme değil, devrimci siyasetin amaçlarıyla araçları arasındaki ilişkinin yeniden sorgulanmasını gerektiren ciddi bir sorun vardır.
Kadın özgürlüğünü savunurken erkek egemenliğini yeniden üretmek
Devrimci hareketin ahlaki sorgulaması, kadınların deneyimlerinden ve hareketin eleştirilerinden bağımsız ele alınamaz.
Kadınların karar süreçlerinden dışlanması, emeklerinin görünmezleşmesi, taciz ve şiddet iddialarının örgütsel itibar gerekçesiyle gerektiği gibi ele alınmaması, kadınların sözünün değersizleştirilmesi gibi sorunlar, ortaya çıktıkları her yerde ciddi bir hesaplaşma gerektirir.
Burada belirleyici olan yalnızca bireysel davranışlar değildir. Bu davranışları mümkün kılan, görmezden gelen ya da yeniden üreten örgütsel mekanizmaların da sorgulanması gerekir.
Bir hareketin kadın özgürlüğüne ilişkin tutarlılığı, açıklamalarında kullandığı kavramlarla değil, kadınların kendi yaşamları ve örgütsel süreçler üzerinde ne kadar söz ve karar sahibi olduklarıyla ölçülmelidir.
Aynı tutarlılık, Kürt sorunu, farklı kimliklerin eşitliği ve toplumsal ayrımcılıkla mücadele konusunda da aranmalıdır.
Özgürlük iddiası, yalnızca kendisine benzeyenler için geçerli olamaz.
Özeleştiri bir tasfiye değil, yeniden kuruluş imkânıdır
Türkiye devrimci hareketinde özeleştiri kavramının kimi zaman biçimsel bir ritüele, kimi zaman da bireylerin üzerinde baskı kurulmasının aracına dönüşmesi ayrıca tartışılmalıdır.
Gerçek özeleştiri, kişinin veya örgütün önceden belirlenmiş bir suçlamayı kabul etmesi değildir. Hataların nedenlerini, onları üreten koşulları ve sonuçlarını birlikte değerlendirebilmektir.
Özeleştiri yalnızca alt kadrolardan bekleniyor, yönetici konumundakiler ise aynı sorumluluğu taşımıyorsa orada eşitlikçi bir devrimci kültürden söz edilemez.
Aynı şekilde, örgütlerin kendi yanlışlarını görmezden gelirken başka devrimci yapıların yanlışlarını sürekli gündeme taşıması da samimi bir eleştiri anlayışı değildir. Eleştirinin amacı karşı tarafı zayıflatmak değil, mücadele açısından yanlış olanı ortaya koymak ve aşabilmektir.
Gerçek bir hesaplaşma, hatayı kabul etmek kadar, zarar görenlerin sözünü dinlemeyi, sorumluluk üstlenmeyi, gerekli onarımı gerçekleştirmeyi ve aynı sorunların tekrarını önleyecek mekanizmalar oluşturmayı gerektirir.
Devrimci hareketi zayıflatan şey eleştiri değildir. Onu asıl zayıflatan, eleştirinin ifade edilemediği, yanlışların gizlendiği ve sorunların birikerek çözümsüz hale geldiği örgütsel kültürdür.
Bu nedenle eleştiri ve özeleştiri, örgütsel bir tasfiye mekanizması değil, devrimci yenilenmenin ve kolektif öğrenmenin aracı olarak ele alınmalıdır.
Toplumdan kopuş ve devrimci siyasetin daralması
Devrimci hareketin kendi içine kapanması, ahlaki ve örgütsel sorunların derinleştiği koşullarda daha belirgin hale gelebilir.
Toplumla kurulan canlı ilişkilerin yerini yalnızca örgüt içi tartışmaların, sembollerin, tarihsel referansların ve dar çevre rekabetlerinin alması, sosyalist siyasetin toplumsal dönüştürücü gücünü sınırlar.
Bir hareket, işçi sınıfının, gençlerin, kadınların, emeklilerin, işsizlerin ve yoksulların yaşadığı gerçek sorunlarla bağını kaybettiğinde, kendi varlığını sürdürmeyi başlı başına siyasal bir başarı olarak görmeye başlayabilir.
Oysa devrimci siyasetin amacı, örgütün kendisini sonsuza kadar koruması değil, sömürü ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldıracak toplumsal dönüşümün öznesi olabilmesidir.
Türkiye sosyalist hareketinin parçalı yapısı ve tarihsel bölünmeleri yalnızca ahlaki sorunlarla açıklanamaz. Devlet baskısı, ekonomik dönüşümler, sınıf hareketinin zayıflaması ve ideolojik ayrılıklar da belirleyicidir. Fakat ahlaki ve örgütsel sorunların görmezden gelinmesi, bu yapısal güçlüklerle mücadele kapasitesini daha da zayıflatır.
Devrimci hareketin daralması, yalnızca üye sayılarındaki azalmayla, kurumların kapanmasıyla veya siyasal görünürlüğün gerilemesiyle açıklanamaz. Bazen en ciddi daralma, düşünsel ufukta ve ahlaki değerlerde yaşanır.
Yeni fikirlere kapanmak, eleştiriyi reddetmek, başka devrimci yapıların deneyimlerinden öğrenmeyi küçümsemek ve kendi geleneğini mutlaklaştırmak, örgütsel daralmadan daha derin bir siyasal tıkanıklığın göstergesi olabilir.
Toplum değişirken kendisini değiştiremeyen, yeni mücadele biçimlerini kavrayamayan, işçi sınıfının dönüşen yapısına ve genç kuşakların beklentilerine yanıt üretemeyen bir hareketin yalnızca geçmişin devrimci mirasına dayanarak siyasal sıçrama gerçekleştirmesi beklenemez.
Daha da önemlisi, bu daralma karşısında geliştirilen savunmacı refleksler, hareketi yeniden büyütecek eleştirilerin önünü kesebilir.
Böylece gerileme yeni bir içe kapanmayı, içe kapanma daha fazla güvensizliği, güvensizlik ise daha keskin grupçuluğu besleyen bir kısır döngü yaratır.
Kendisini koruma refleksi, kendisini yenileme yeteneğinin önüne geçtiğinde, örgüt fiziksel olarak varlığını sürdürse bile siyasal ve toplumsal anlamda etkisizleşebilir.
Birlik söylemi değil, ortak mücadele ahlakı
Devrimci hareketin yeniden güçlenmesi açısından birlik tartışmaları önemlidir. Ancak birlik, yalnızca örgütlerin yan yana gelmesi veya ortak açıklamalar yayımlamasıyla gerçekleşmez.
Kalıcı ortak mücadele, karşılıklı güveni, ilkesel tutarlılığı, eşit ilişkiyi ve ortak sorumluluğu gerektirir.
Birlik çağrısında bulunurken başka yapıların varlığını değersizleştiren, ortak mücadele içinde yalnızca kendi görünürlüğünü önceleyen veya farklılıkları örgütsel üstünlük kurma aracına dönüştüren bir yaklaşım, söylem ile pratik arasında ciddi bir çelişki üretir.
Gerçek ortaklaşma, hiçbir yapının kendi politik kimliğinden vazgeçmesini zorunlu kılmaz. Ancak bütün yapıların kendi dar çıkarlarını ortak toplumsal mücadelenin üzerinde görme alışkanlığını sorgulamasını gerektirir.
Bu, ideolojik farklılıkların silinmesi değil; farklılıkların dürüstçe tartışılabildiği, ortak hedeflerin birlikte savunulabildiği demokratik bir mücadele kültürünün oluşturulmasıdır.
Siper yoldaşlığı da tam olarak bu noktada anlam kazanır. Farklılıkları yok saymadan dayanışmayı sürdürebilmek, ortak mücadeleye katkıyı örgütsel çıkarların üzerinde tutabilmek ve başka bir devrimci yapının kazanımında ortak mücadelenin gelişme olanağını görebilmektir.
Devrimci yapılar arasındaki ilişkilerin niteliği, gelecekte kurulmak istenen toplumsal ilişkilerin de bir göstergesi olarak görülmelidir.
Kendi aralarında demokratik, eşitlikçi, dürüst ve dayanışmacı ilişkiler kuramayan yapıların, toplumun bütününe bu değerleri taşıma iddiası doğal olarak sorgulanacaktır.
Devrimci yeniden kuruluş, önce kendisiyle yüzleşmekten geçer
Bugün Türkiye devrimci hareketinin ihtiyacı olan şey, yalnızca yeni bir örgütsel model, yeni bir birlik çağrısı veya daha güçlü bir siyasal söylem değildir.
Bunlarla birlikte, savunduğu toplumsal geleceğin değerlerini bugünkü ilişkilerinde somutlaştıracak bir dönüşüme ihtiyaç vardır.
Bu dönüşüm; şeffaflığı, hesap verebilirliği, kolektif karar alma süreçlerini, kadınların eşit ve bağımsız iradesini, düşünce farklılıklarının özgürce tartışılmasını, kişisel iktidar ilişkilerinin sınırlandırılmasını ve emekçi halkla yeniden güçlü bağlar kurulmasını içermelidir.
Hiçbir örgüt, hiçbir gelenek ve hiçbir tarihsel kişilik eleştirinin dışında tutulmamalıdır.
Bu yaklaşım devrimci geçmişin inkâr edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, o geçmişte verilen mücadelenin ve ödenen bedellerin bugünün sorunlarını aşacak biçimde yeniden değerlendirilmesi anlamına gelir.
Marksist düşüncenin temelinde toplumsal ilişkilerin tarihsel ve değişebilir olduğu kabulü bulunur. Eğer bütün toplumsal ilişkiler eleştiriye ve dönüşüme açıksa, devrimci örgütlerin kendi iç ilişkileri de bu eleştiriden muaf olamaz.
Devrimci hareket kendi örgütlenmesini, ahlakını ve pratiğini tarih dışı, değişmez ve sorgulanamaz bir alan olarak gördüğü anda, savunduğu diyalektik düşünceyle çelişmeye başlar.
Çünkü devrimcilik geçmişte kazanılmış ve sonsuza kadar taşınacak bir kimlik değildir. Sürekli yeniden üretilmesi gereken politik, toplumsal ve ahlaki bir sorumluluktur.
Bu nedenle devrimci yeniden kuruluş, yalnızca örgütsel biçimlerin değiştirilmesiyle değil, siyasal kültürün, yoldaşlık ilişkilerinin ve mücadele anlayışının da yeniden sorgulanmasıyla mümkündür.
Sonuç: Kendisiyle hesaplaşamayan bir hareket toplumu nasıl değiştirebilir?
Türkiye devrimci hareketinin geleceği, yalnızca dışındaki siyasal güçlerle nasıl mücadele edeceğine değil, kendi içindeki sorunlarla ve diğer devrimci yapılarla kurduğu ilişkilerle nasıl yüzleşeceğine de bağlıdır.
Kendi hatalarını görmeyen, eleştiriden kaçan, yanlışları gelenek adına savunan ve örgütsel sadakati hakikatin önüne koyan bir hareketin toplumsal güven yaratması giderek zorlaşır.
Ahlaki çürüme her zaman büyük bir ihanetle ya da açık bir siyasal kopuşla başlamaz. Bazen küçük bir haksızlığın görmezden gelinmesiyle, bir yoldaşın sözünün susturulmasıyla, bir kadının yaşadığı sorunun örtbas edilmesiyle, bir yöneticinin hesap vermekten kaçmasıyla veya örgütün çıkarlarının insanların onurunun önüne konulmasıyla başlar.
Aynı çürüme, farklı devrimci yapıların birbirlerine karşı tutumlarında da ortaya çıkabilir. Ortak mücadele sorumluluğunun yerini örgütsel rekabetin, dayanışmanın yerini pragmatik hesapların, siper yoldaşlığının yerini dar grup çıkarlarının alması, devrimci hareketin kolektif gücünü aşındırır.
Bu davranışlar olağanlaştıkça devrimci değerler söylem düzeyine sıkışır. Söylem ile yaşam arasındaki mesafe büyüdükçe siyasal inandırıcılık zayıflar.
Devrimci hareketi çürüten yalnızca karşı çıktığı düzenin yanlışlarını kendi içinde yeniden üretmesi değildir. Asıl yıkıcı olan, bu yanlışların farkında olduğu halde onları örgütsel çıkarlar, yoldaşlık ilişkileri veya tarihsel mücadele adına meşrulaştırmaya başlamasıdır. Çünkü hakikatin örgütsel çıkara, adaletin sadakate, devrimci ahlakın ise dar grup hesaplarına teslim edildiği yerde yalnızca güven değil, devrimci mücadelenin toplumsal anlamı da aşınmaya başlar.
Kendisini sorgulamaktan kaçan devrimci hareket, kendi içinde çürümenin koşullarını üretir. Bu çürüme zamanla güven kaybını, güven kaybı toplumsal daralmayı, daralma ise siyasal etkisizleşmeyi beraberinde getirebilir.
Ancak bu süreç kaçınılmaz bir kader değildir. Eleştiri ve özeleştiri kültürünün yeniden kurulması, toplumsal mücadeleyle bağların güçlendirilmesi ve devrimci ahlakın gündelik pratiğin parçası haline getirilmesi, yeniden kuruluşun imkânlarını da yaratabilir.
Devrimci hareketin gücü, kendisini hatasız ilan etmesinde değil, hatalarıyla yüzleşebilmesinde aranmalıdır.
Çünkü kendi içinde adaleti kuramayanların toplum için adalet iddiası, kendi içinde özgürlüğü yaşatamayanların özgürlük söylemi, kendi içinde eşitliği gerçekleştirmekten kaçınanların eşitlik mücadelesi kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorunuyla karşılaşır.
Aynı şekilde, birbirleriyle dayanışma ve ortak mücadele ilişkisi geliştiremeyen devrimci yapıların, toplumun bütününe kolektif kurtuluş perspektifi sunabilmesi de ciddi güçlüklerle karşılaşacaktır.
Mesele devrimci geçmişi mahkûm etmek değil, devrimci geleceği mümkün kılacak cesareti göstermektir.
Bugün devrimci hareketin kendisine sorması gereken soru yalnızca “Nasıl ayakta kalırız?” değildir.
Asıl sorulması gereken şudur:
Biz gerçekten devrimci mücadelenin toplumsal olanaklarını mı büyütüyoruz, yoksa devrim adına kendi örgütsel varlığımızı korumayı mı esas alıyoruz?
Birbirinden güç almayan, birbirinin kazanımını ortak mücadelenin kazanımı olarak göremeyen, kendi içindeki yanlışlarla yüzleşmeyen ve giderek daralan örgütsel alanını korumayı siyasetin merkezine yerleştiren bir anlayışın, devrimci mücadelenin önünü açması ve tarihsel bir sıçrama yaratması beklenemez.
Devrimci hareketin geleceği, her örgütün kendi varlığını diğerlerine karşı savunmasında değil, kendi varlığını ortak toplumsal kurtuluş mücadelesi içinde anlamlandırabilmesinde aranmalıdır.
Çünkü devrimci mücadelenin önünü açacak olan, daralan örgütlerin birbirlerine karşı kazandıkları küçük üstünlükler değil; birlikte büyütebildikleri toplumsal mücadeledir.
Ve belki de bugün bütün bu tartışmaların merkezinde duran en yakıcı soru şudur:
Devrimci hareket, değiştirmek istediği düzenin ilişkilerini kendi içinde ve birbirleriyle kurduğu ilişkilerde ne ölçüde yeniden ürettiğiyle yüzleşmeye hazır mıdır?
Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca hareketin bugünkü durumunu değil, gelecekte nasıl bir toplumsal alternatif oluşturabileceğini de belirleyecektir.
Devrimcilik, yalnızca dünyayı değiştirme iddiası değil, dünyayı değiştirirken kendisini de değiştirebilme cesaretidir.





