7 EKİM: ORTADOĞU’DA EMPERYAL DÜZENİN KRİZİ: FİLİSTİN’DEN BÖLGESEL SAVAŞA- Şemdin Şimşir

Ortadoğu’da yaşananları birbirinden kopuk savaşların, mezhep çatışmalarının ya da “kadim düşmanlıkların” toplamı olarak okumak artık mümkün değil. Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan savaş hattının gerisinde yalnızca yerel aktörlerin hesapları değil; bölgenin siyasal, askerî ve ekonomik mimarisini yeniden kurmaya çalışan emperyal bir düzen bulunuyor.

Bu düzenin merkezinde ABD’nin askerî ve diplomatik gücü ile İsrail’in bölgesel üstünlük arayışı arasındaki stratejik ortaklık yer alıyor. 7 Ekim 2023 bu düzenin başlangıcı değildi. Fakat uzun süredir biriken bütün çelişkileri açığa çıkaran tarihsel bir kırılma noktası oldu.

7 EKİM’DEN ÖNCE DE İŞGAL VARDI

Filistin meselesini 7 Ekim sabahından başlatmak, tarihin büyük bölümünü görünmez hale getirmektir.

Filistin halkının yaşadığı sorun Hamas’ın ortaya çıkmasıyla başlamadı. 1948 Nakba’sı, yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesi, 1967 işgali, Batı Şeria’daki yerleşimler, Doğu Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesi, topraklara el konulması, hareket özgürlüğünün sınırlandırılması ve Gazze üzerindeki abluka bugünkü tablonun tarihsel zeminini oluşturdu.

Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü bu açıdan son derece önemlidir. Divan, İsrail’in İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğunu; yerleşim faaliyetlerinin durdurulması gerektiğini ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının ihlal edildiğini belirtti. Divan ayrıca işgal altında tutulan toprakların güç kullanılarak ilhak edilemeyeceğini açıkça vurguladı.

BM Genel Kurulu da 18 Eylül 2024’te 124 ülkenin desteğiyle kabul ettiği kararda İsrail’in İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki hukuka aykırı varlığının sona erdirilmesini talep etti. Kararda yeni yerleşimlerin durdurulması, yerleşimcilerin tahliyesi ve zorla yerinden etme politikalarının sona erdirilmesi çağrısı yapıldı.

Dolayısıyla mesele yalnızca Netanyahu hükümetinin “aşırılıkları” değildir. Sorun daha yapısaldır. Filistin toprakları üzerinde bir halkın diğer halk karşısında üstün siyasal, askerî ve mekânsal haklara sahip olmasını esas alan düzen sorgulanmadığı sürece Netanyahu gider, başka bir hükümet gelir; fakat işgal ve mülksüzleştirme mekanizması yaşamaya devam eder.

Anti-Siyonist eleştirinin esas zemini de burasıdır. Bu eleştiri Yahudilerin varlığına, dinine veya kültürüne değil; Filistinlilerin kendi toprakları üzerindeki eşitlik ve kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldıran siyasal düzene yönelmelidir.

GAZZE: BİR HALKIN YAŞAM ALANININ DARALTILMASI

7 Ekim’de Hamas öncülüğündeki silahlı grupların İsrail’e saldırması ve sivillerin öldürülmesi uluslararası insancıl hukuk açısından savunulamaz. Filistin’in haklılığı sivillerin hedef alınmasını haklı kılmaz.

Ancak aynı ilke İsrail için de geçerlidir. Bir devletin sivillere yönelik saldırıya uğraması ona iki milyondan fazla insanın yaşadığı bir bölgeyi topluca cezalandırma hakkı vermez.

Üç yıl sonra Gazze’deki insani tablonun geçici bir savaş hasarı olmadığı daha açık görülebiliyor. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin 2 Ekim 2026 tarihli raporuna göre yüz binlerce insan hâlâ yerinden edilmenin sonuçlarıyla yaşıyor; yaklaşık 279 bin kişi sel riski taşıyan yer değiştirme alanlarında veya güvenli olmayan yapılarda barınıyor. Su, barınma ve gıda sistemleri ise finansman eksiklikleri ve giriş kısıtlamalarının etkisi altında.

Bu tablo “güvenlik” kavramının nasıl tek taraflı kullanıldığını gösteriyor. İsrail’in güvenliği sürekli olarak tartışılıyor. Peki Filistinlinin güvenliği? Filistinli çocuğun bombalanmama güvenliği, çiftçinin toprağını kaybetmeme güvenliği, ailenin evinden sürülmeme güvenliği, Gazze’de yaşayan bir insanın istediği yere seyahat edebilme hakkı neden aynı uluslararası hassasiyetle savunulmuyor?

Emperyal düzenin dili tam burada kendisini ele veriyor: Bazı halkların güvenliği stratejik sorun kabul edilirken, başka halkların güvenliği insani yardım meselesine indirgeniyor.

ABD OLMADAN BU SAVAŞ MAKİNESİ AYNI ŞEKİLDE ÇALIŞAMAZDI

İsrail’in bölgesel askerî üstünlüğünü yalnızca İsrail’in kendi kapasitesiyle açıklamak yanıltıcıdır. ABD-İsrail ilişkisi sıradan iki devlet arasındaki ittifaktan çok daha derindir.

ABD Kongre Araştırma Servisi’nin verilerine göre Amerikan yardımının çok büyük bölümü askerî nitelikte. İsrail Savunma Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre de Ekim 2023 ile Mayıs 2025 arasında ABD’den İsrail’e 800 nakliye uçağı ve 140 gemiyle 90 bin tondan fazla silah ve askerî ekipman ulaştırıldı.

Bu nedenle Gazze savaşını yalnızca “İsrail-Filistin çatışması” olarak adlandırmak, ilişkinin maddi boyutunu gizler. Bombayı atan uçak İsrail’e ait olabilir; fakat o uçağın teknolojisi, mühimmatı, finansmanı ve diplomatik koruması çok daha geniş bir emperyal sistemin ürünüdür.

ABD açısından İsrail, Ortadoğu’daki herhangi bir müttefik değildir. Bölgesel güç dengelerinin korunması, İran’ın çevrelenmesi, enerji yollarının güvenliği, Doğu Akdeniz’in denetlenmesi ve Washington’a meydan okuyabilecek bağımsız bölgesel güçlerin sınırlandırılması açısından stratejik bir merkezdir.

Bu ilişkinin ideolojik söylemi “demokrasi” ve “ortak değerler” olabilir. Maddi temeli ise güçtür.

FİLİSTİN SORUNUNU FİLİSTİNSİZ ÇÖZMEK

Son on yılların emperyal siyasetinin en önemli hamlelerinden biri Filistin meselesini çözmek değil, Filistinlileri denklemin dışına çıkararak etkisizleştirmek oldu. Abraham Anlaşmaları’nın mantığı bunun en açık örneklerinden biriydi.

Arap devletleri ile İsrail arasındaki ilişkiler normalleşirken Filistin halkının temel taleplerinin zamanla tali hale geleceği varsayıldı. Ekonomik entegrasyonun işgal sorununu perdeleyebileceği düşünüldü.

Fakat çözülmeyen tarihsel sorunlar diplomatik törenlerle ortadan kalkmıyor. Toprağından edilmiş bir halka ekonomik kalkınma paketleri sunmak, ona siyasal özgürlük vermenin alternatifi değildir.

Trump’ın Gazze’yi bir emlak projesi gibi ele alan yaklaşımı da bu anlayışın bir başka ifadesidir. Filistin toprağının, üzerinde yaşayan halktan soyutlanarak ekonomik bir “fırsat alanı” şeklinde düşünülmesi, sömürgeci tahayyülün güncel biçimlerinden biridir.

Filistin bir gayrimenkul projesi değildir. Gazze sahili yatırım alanı değildir. Filistinliler de başka ülkelere gönderilerek “çözülebilecek” bir demografik sorun değildir.

SAVAŞIN COĞRAFYASI NEDEN GENİŞLİYOR?

Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan çatışma zinciri bölgesel güç mücadelesinin sonucudur. Ancak burada yapılması gereken yalnızca İran’ın veya İsrail’in hamlelerini sıralamak değil, sistemin bütününe bakmaktır.

Emperyalizm yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeyi işgal etmesi değildir. Askerî üsler, silah satışları, yaptırımlar, enerji koridorları, borç ilişkileri, rejim mühendisliği, diplomatik baskılar ve yerel vekil güçler aynı sistemin farklı araçlarıdır.

Bu açıdan Ortadoğu, Washington’da hazırlanmış tek bir “gizli planın” mekanik biçimde uygulandığı bir satranç tahtası değildir. Yerel devletlerin, sınıfların ve hareketlerin kendi çıkarları vardır.

Fakat bu gerçek, ABD’nin bölgesel hegemonya kurduğu ve İsrail’in bu düzen içinde ayrıcalıklı bir askerî rol oynadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Anti-emperyalist analiz komplo teorisine ihtiyaç duymaz. Amerikan üsleri ortadadır. Silah sevkiyatları ortadadır. Askerî yardımlar ortadadır. İşgal ortadadır. Yerleşimler ortadadır. Bunları açıklamak için gizli belgelerden önce gözümüzün önündeki maddi ilişkilere bakmak yeterlidir.

“BATI’YA KARŞI OLAN HERKES” ANTİ-EMPERYALİST DEĞİLDİR

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Anti-emperyalizm, ABD’yle çatışan her devleti veya her silahlı hareketi koşulsuz desteklemek değildir. Bir devlet Washington’la çatışıyor diye demokratik olmak zorunda değildir. Bir hareket İsrail’le savaşıyor diye ilerici olmak zorunda değildir.

İran’ın bölgesel politikaları da, Körfez monarşilerinin politikaları da, Türkiye’nin bölgesel güç arayışları da aynı eleştirel gözle değerlendirilmelidir. Çünkü gerçek anti-emperyalizmin öznesi devletler değil halklardır.

Filistinlinin özgürlüğünü savunurken İranlı emekçinin özgürlüğünü görmezden gelen bir siyaset tutarlı değildir. Amerikan hegemonyasına karşı çıkarken başka bölgesel güçlerin yayılmacılığını meşrulaştırmak da anti-emperyalizm değildir.

Ortadoğu halklarının ihtiyacı Washington’un, Tel Aviv’in, Moskova’nın, Ankara’nın ya da Tahran’ın nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması değildir. Halkların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasıdır.

SİYONİZMİN KRİZİ

İsrail’in büyük askerî üstünlüğü, siyasal sorunu çözebilmiş olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine bugün İsrail’in karşı karşıya bulunduğu temel çelişki giderek büyüyor: Bir halk sonsuza kadar askerî güç altında tutulabilir mi? Milyonlarca Filistinli siyasal haklarından mahrum bırakılırken kalıcı bir “güvenlik” düzeni kurulabilir mi?

Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 tarihli görüşünün önemi burada ortaya çıkıyor. Divan yalnızca tekil bir askerî operasyonu değil, işgalin kendisini ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının engellenmesini hukuki sorunun merkezine yerleştirdi.

Tanklarla sınırlar kontrol edilebilir. Duvarlarla insanlar birbirinden ayrılabilir. Yerleşimlerle coğrafya parçalanabilir. Fakat bütün bunlar Filistin sorununu ortadan kaldırmaz. Çünkü Filistin sorununun merkezinde toprak kadar siyasal eşitlik sorunu vardır.

BARIŞ DEĞİL ADALET

Ortadoğu üzerine yapılan her uluslararası toplantıda aynı kelime tekrar ediliyor: barış. Fakat adaletsiz bir düzenin sessizleşmesine barış denemez.

İşgal sürerken barış olmaz. Yerleşimler genişlerken barış olmaz. Milyonlarca mültecinin hakları yok sayılırken barış olmaz. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı pazarlık konusu haline getirilirken barış olmaz.

Kalıcı çözüm, bir halkın başka bir halka üstünlüğünü güvence altına alan bir düzenin daha iyi yönetilmesinden değil, bu üstünlük ilişkisinin ortadan kaldırılmasından geçiyor.

Aynı nedenle gerçek bir anti-emperyalist siyaset yalnızca “ABD bölgeden çekilsin” demekle yetinemez. Yabancı askerî üslerin tasfiyesini, işgalin sonlandırılmasını, silahlandırma politikalarının durdurulmasını, halkların egemenlik hakkını ve bütün bölge halkları için eşit yurttaşlığı savunmalıdır.

Filistin’in özgürlüğü de başka bir halkın boyunduruk altına alınması anlamına gelemez. Ama İsraillilerin güvenliği de Filistinlilerin sürekli boyunduruk altında tutulmasına dayanamaz. Gerçek güvenlik karşılıklı eşitlikten doğar.

SONUÇ: ORTADOĞU KİMİN OLACAK?

Bugün yürütülen mücadele yalnızca Gazze’nin geleceği üzerine değildir. Asıl soru bütün Ortadoğu’nun geleceğinin kim tarafından belirleneceğidir.

Washington’daki strateji merkezleri mi? Silah şirketleri mi? Bölgesel ordular mı? Otokratik yönetimler mi? Yoksa Filistinlisi, Yahudisi, Arabı, Kürdü, Türkü, İranlısı ve bölgedeki diğer halklar mı?

Emperyalizm bölgeyi nüfuz alanlarına ayırmak ister. Milliyetçi ve dinci iktidarlar halkları birbirine düşman ederek kendi egemenliklerini korumaya çalışır. Siyonist devlet projesinin mevcut biçimi ise Filistinlilerin eşitliğini ve kendi kaderini tayin hakkını reddeden bir egemenlik düzenini sürdürmeye çalışır.

Buna karşı kurulabilecek gerçek alternatif, yeni bir hegemonun eski hegemonun yerini alması değildir. Alternatif; işgalsiz, ilhaksız, askerî vesayetsiz, halkların zorla yerinden edilmediği, din veya etnik köken üzerinden üstünlük kurulmadığı ve bütün halkların eşit siyasal haklara sahip olduğu bir Ortadoğu’dur.

Filistin’in özgürlüğü bu mücadelenin merkezindedir. Çünkü Filistin meselesi bize hâlâ aynı temel soruyu sorduruyor: Bir halkın özgürlüğü başka bir halkın tahakkümü üzerine kurulabilir mi?

Yanıt hayırsa, mücadele yalnızca bir ateşkes için değil, tahakküm düzeninin kendisini değiştirmek için verilmek zorundadır.

Önceki İçerikTarihi Ezberlerle Değil, Devrimci Hakikatle Konuşmak: Levon Ekmekçiyan, 12 Eylül ve Sol Hafıza – Şemdin Şimşir