ESKİ DÜZEN ÇATIRDIYOR, YENİ BİR DÜNYANIN KAPISI ARALANIYOR – Şemdin Şimşir

Kapitalizmin tarihsel krizi, büyüyen sınıf öfkesi ve sosyalizmin önündeki görevler

Tarihin kimi dönemlerinde yıllarca biriken çelişkiler kısa zaman dilimlerinde açığa çıkar. Siyasal dengeler sarsılır, ekonomik krizler derinleşir, savaşlar yaygınlaşır, egemenlerin yönetme kapasitesi zayıflarken ezilenlerin öfkesi büyür. Dün değişmez görünen kurumlar, güç ilişkileri ve siyasal yapılar bir anda tartışmaya açılır. İnsanlık, eski düzenin çözülmeye başladığı fakat yenisinin henüz kurulamadığı tarihsel eşiklerle karşı karşıya kalır.

Bugün dünya böylesi bir dönemden geçiyor.

Kapitalist sistemin ekonomik, siyasal ve toplumsal çelişkileri keskinleşirken emperyalist rekabet yeni çatışmaları körüklüyor. Neoliberal politikaların yarattığı yoksulluk, eşitsizlik ve güvencesizlik geniş toplumsal kesimleri kuşatıyor. Otoriterleşme, militarizm ve aşırı sağ hareketler güç kazanırken dünyanın farklı coğrafyalarında işçiler, gençler, öğrenciler ve ezilen halklar mevcut düzene karşı seslerini yükseltiyor.

Bir yanda sermayenin iktidarını korumak için sertleşen yönetimler, diğer yanda insanca yaşam isteyen milyonların büyüyen itirazı var.

Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde, üçüncü defterin 34. notunda ele aldığı otorite krizi, bugünü anlamak bakımından önemini koruyor. Gramsci’ye göre eski toplumsal düzen çözülürken yenisinin ortaya çıkamaması, siyasal ve toplumsal yaşamda çeşitli kriz belirtilerinin çoğaldığı bir geçiş dönemi yaratır.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tarihsel sorun da budur.

Eski düzenin çelişkileri derinleşiyor fakat onun yerini alacak toplumsal alternatif henüz belirleyici bir güce ulaşmış değil.

Ancak tarihsel dönüşümlerin yönü önceden belirlenmiş değildir. Eski düzenin çözülmesi kendiliğinden daha adil bir dünyanın kurulacağı anlamına gelmez. Krizler hem gericiliğin hem de toplumsal kurtuluşun olanaklarını içinde taşır.

Belirleyici olan, bu tarihsel olanakları hangi sınıfların, hangi siyasal güçlerin ve nasıl bir örgütlü iradenin değerlendireceğidir.

Kapitalizmin krizi ve emperyalist düzenin çıkmazı

Kapitalizm bugün yalnızca dönemsel bir ekonomik durgunluk yaşamıyor. Sermaye birikiminin doğasından kaynaklanan çelişkiler, farklı kriz biçimleriyle yeniden ortaya çıkıyor.

Bir tarafta üretici güçler olağanüstü gelişirken diğer tarafta toplumsal zenginlik giderek daha dar bir kesimin elinde yoğunlaşıyor. Teknoloji ilerliyor, üretkenlik artıyor, yapay zekâ ve otomasyon insan emeğinin verimliliğini yükseltiyor. Ancak bu gelişmelerin yarattığı olanaklar toplumun ortak refahına aynı ölçüde yansımıyor.

İnsanlık daha az çalışarak daha iyi yaşayabilecek maddi koşullara yaklaşırken milyonlarca emekçi daha fazla çalışmak, düşük ücretlere razı olmak ve güvencesiz koşullarda yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor.

Kapitalizmin temel çelişkisi burada yatıyor: Üretim toplumsal karakter kazanırken zenginlik üzerindeki mülkiyet ve denetim özel ellerde yoğunlaşıyor.

Neoliberal politikalar bu çelişkiyi daha da ağırlaştırdı. Özelleştirmelerle kamusal kaynaklar sermayeye açıldı, sosyal haklar aşındırıldı, sendikal örgütlenmeler zayıflatıldı. Eğitim, sağlık, barınma ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlar giderek daha fazla piyasa ilişkilerine tabi kılındı.

Sermayenin kârlılığını güvenceye almak için emekçilerin yaşam koşulları baskı altında tutuldu.

Bugün yaşanan bunalım, neoliberalizmin vaat ettiği refah ve özgürlük söyleminin sınıfsal sınırlarını görünür kılıyor.

Ekonomik krizlere eşlik eden emperyalist rekabet ise bu tablonun uluslararası boyutunu oluşturuyor. Enerji kaynakları, ticaret yolları, finansal piyasalar, teknoloji ve stratejik bölgeler üzerindeki hâkimiyet mücadeleleri sertleşirken savaşlar ve askerî gerilimler artıyor.

Silahlanmaya ayrılan kaynaklar büyürken milyonlarca insan temel ihtiyaçlarına ulaşamıyor. Savaşların yıkıcı sonuçlarını halklar yaşarken askerî ve ekonomik rekabetten güç elde eden sermaye çevreleri varlığını sürdürüyor.

Kapitalist emperyalist düzenin çelişkileri yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor; uluslararası ilişkilerden toplumsal yaşama, demokratik haklardan ekolojik yıkıma kadar geniş bir alanda kendisini gösteriyor.

Fakat kapitalizmin kriz içinde bulunması, onun kendiliğinden çökeceği anlamına gelmiyor. Sistem, krizlerinin yükünü emekçilere aktararak, yeni sömürü alanları yaratarak ve siyasal baskı mekanizmalarını güçlendirerek varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Bu nedenle kapitalizmin aşılması, ekonomik çelişkilerin otomatik sonucu değil, bilinçli ve örgütlü toplumsal mücadelenin konusudur.

Türkiye: Düzenin krizi ve sermaye egemenliğinin toplumsal sonuçları

Dünyada yaşanan tarihsel sarsıntının Türkiye’deki yansımaları giderek daha görünür hale geliyor.

Türkiye’de ekonomik ve siyasal bunalımı yalnızca mevcut iktidarın yanlış kararlarıyla açıklamak yetersizdir. Kuşkusuz iktidarın ekonomi politikaları, otoriter yönetim anlayışı, demokratik kurumlar üzerindeki baskılar ve kamusal kaynakların kullanımındaki tercihler krizi derinleştiriyor.

Ancak sorunun temelleri daha derinde, Türkiye kapitalizminin üretim ve bölüşüm ilişkilerinde bulunuyor.

Türkiye’de uzun yıllardır düşük ücretlere, yoğun emek sömürüsüne, güvencesiz çalışmaya, özelleştirmelere ve sermaye lehine uygulanan ekonomik politikalara dayalı bir birikim modeli işletiliyor.

Bir yanda büyük sermaye gruplarının ekonomik ve siyasal gücü yoğunlaşırken diğer yanda ücretlilerin, emeklilerin, küçük üreticilerin ve gençlerin yaşam koşulları ağırlaşıyor.

Çalışan yoksulluğu yaygınlaşıyor. Asgari ücret geniş emekçi kesimlerin temel geçim ölçüsüne dönüşüyor. Barınma, eğitim ve sağlık giderleri hane bütçeleri üzerinde giderek daha büyük yük oluşturuyor.

Emeklilerin yaşadığı yoksulluk ise bu düzenin yarattığı toplumsal adaletsizliğin en çarpıcı görünümlerinden biri haline geliyor.

Yıllarca çalışmış, üretmiş, toplumsal zenginliğin oluşmasına katkıda bulunmuş insanlar, yaşamlarının son dönemlerinde temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekiyor.

Bu tablo yalnızca ekonomik bir başarısızlık değil, toplumsal emeğin nasıl değerlendirildiğine ilişkin sınıfsal bir tercih meselesidir.

Emeklilerin insanca yaşam talebi, bütün emekçilerin bugünü ve geleceğiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü bugünün işçisi yarının emeklisidir; emeklilik güvencesinin aşınması, bütün çalışma yaşamını etkileyen bir sınıf sorunudur.

Ekonomik çıkışsızlığın insanların yaşamında yarattığı ağır sonuçlar, toplumsal koruma mekanizmalarının ne kadar hayati olduğunu yeniden hatırlatıyor.

Mesele tek tek insanların yaşadığı trajedilerden ibaret değildir. Asıl mesele, milyonlarca insanın benzer ekonomik güvencesizliklerle karşı karşıya kalmasıdır.

Türkiye’de büyüyen hoşnutsuzluğu anlamak için bu maddi gerçekliği görmek gerekir.

Çünkü sınıf öfkesi kendiliğinden ortaya çıkmaz. Yaşam koşullarındaki bozulma, emeğin değersizleştirilmesi, geleceğe duyulan güvensizlik ve siyasal temsil kanallarının daralması, toplumsal tepkinin biriktiği zemini oluşturur.

Türkiye’deki krizin merkezinde yalnızca bir yönetim sorunu değil, sermaye egemenliğinin yarattığı yapısal eşitsizlikler bulunuyor.

Devletin dayanaklarında huzursuzluk, toplumda büyüyen meşruiyet sorunu

Bir siyasal düzenin yaşadığı krizin derinliği, yalnızca ekonomik göstergelerden veya seçim sonuçlarından anlaşılamaz.

Toplumun farklı kesimlerinin mevcut kurumlara duyduğu güven, siyasal temsil mekanizmalarının işleyişi ve devlet aygıtı içinde çalışanların yaşadığı sorunlar da bu açıdan önemlidir.

Türkiye’de geçim sıkıntısı yalnızca özel sektör emekçilerini etkilemiyor. Kamu çalışanları, emekliler ve devletin farklı kurumlarında görev yapmış kesimler de ekonomik güvencesizlikten payını alıyor.

Emniyet teşkilatındaki sivil çalışanların ve polis emeklilerinin hak taleplerinin gündeme gelmesi, yoksullaşmanın toplumsal kapsamı bakımından dikkat çekicidir.

Devletin temel kurumlarında görev yapan kesimlerin ekonomik ve mesleki hoşnutsuzlukları, sistemin toplumsal dayanaklarının da ekonomik krizden bağımsız olmadığını gösteriyor.

Türkiye’nin 1970’li yıllarında ortaya çıkan Pol-Der deneyimi, güvenlik kurumları içinde mesleki haklar ve demokratik talepler çevresinde gelişen farklılaşmaların tarihsel bir örneğidir.

Bugünün koşulları elbette aynı değildir. Ekonomik memnuniyetsizlikten doğrudan siyasal kopuş veya devrimci bir yönelim sonucu çıkarmak da doğru olmaz.

Ancak geniş toplumsal kesimleri etkileyen yoksullaşmanın devlet kurumlarındaki çalışanları da kapsaması, krizin toplumsal sınırlarının genişliğini ortaya koymaktadır.

Buna bir de yargı bağımsızlığı, demokratik haklar, yerel yönetimlerin yetkileri ve siyasal temsil konusundaki tartışmalar eklendiğinde, ekonomik bunalımın aynı zamanda bir siyasal meşruiyet sorunuyla iç içe geçtiği görülüyor.

Yönetilenlerin kurumlara duyduğu güven zayıfladığında, egemenlerin yalnızca ekonomik araçlarla toplumsal rıza üretmesi zorlaşır.

Bununla birlikte meşruiyetin aşınması ile iktidarın çözülmesi aynı şey değildir. Devletin kurumsal kapasitesi, toplumsal güç dengeleri ve siyasal örgütlenmelerin durumu, krizlerin sonuçlarını belirlemeye devam eder.

Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu kaçınılmaz bir siyasal kopuşun habercisi olarak değil, mücadele olanaklarının ve risklerin birlikte büyüdüğü bir dönem olarak değerlendirmek gerekir.

Sınıf öfkesi büyüyor: Toplumsal patlama mı, örgütlü dönüşüm mü?

Türkiye’de giderek daha fazla insan mevcut yaşam koşullarından memnuniyetsizlik duyuyor.

İşçiler düşük ücretlere, emekliler yoksulluğa, gençler gelecek güvencesizliğine, öğrenciler eğitim ve barınma sorunlarına karşı itirazlarını dile getiriyor.

Ancak toplumsal hoşnutsuzluğun büyümesi ile devrimci bir toplumsal hareketin ortaya çıkması aynı şey değildir.

Kapitalizmin krizi otomatik olarak sosyalist bilinç yaratmaz.

Ekonomik yoksullaşma, kimi zaman dayanışmayı güçlendirirken kimi zaman bireysel umutsuzluğu, toplumsal çözülmeyi veya otoriter siyasal eğilimleri besleyebilir.

Nitekim dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler bu çelişkili karakteri açıkça gösteriyor.

Bir tarafta aşırı sağ hareketlerin yükselişi, diğer tarafta ücret, çalışma koşulları, demokratik haklar, eğitim ve sosyal adalet talepleri etrafında gelişen kitlesel mücadeleler bulunuyor.

Arjantin’den Fransa’ya, Belçika’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan farklı Avrupa ülkelerine kadar birçok coğrafyada emekçiler ve gençler neoliberal politikaların yarattığı sonuçlara karşı mücadele ediyor.

Farklı ülkelerdeki hareketlerin talepleri, örgütlenme biçimleri ve siyasal yönelimleri aynı değil. Ancak birçok mücadeleyi ortaklaştıran temel gerçek, geniş halk kesimlerinin mevcut ekonomik ve siyasal ilişkilerden duyduğu hoşnutsuzluktur.

Bu hoşnutsuzluğun sosyalist bir toplumsal dönüşüm yönünde gelişebilmesi ise örgütlenme ve siyasal bilinç sorununa bağlıdır.

Kitlelerin öfkesini yalnızca büyüklüğü üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.

Asıl mesele, farklı alanlarda ortaya çıkan mücadelelerin ortak bir sınıfsal perspektifte buluşabilmesidir.

Bir fabrikadaki ücret mücadelesiyle üniversitedeki barınma talebi, emeklilerin insanca yaşam mücadelesiyle sağlık emekçilerinin kamusal hizmet talebi arasında güçlü bağlar kurulabildiği ölçüde toplumsal muhalefet daha bütünlüklü bir nitelik kazanabilir.

Öfke bir başlangıç olabilir; fakat toplumsal dönüşüm için örgütlü irade, siyasal bilinç ve ortak bir gelecek programı gereklidir.

Sandık düzenin çıkış yolu, emekçilerin kurtuluşu değildir

Türkiye’de her ekonomik ve siyasal kriz döneminde egemen siyasetin topluma sunduğu çözüm dönüp dolaşıp aynı noktaya varıyor: Seçimler, sandık…

Toplumsal öfke büyüdüğünde, emekçiler geçim sıkıntısına karşı seslerini yükselttiğinde, gençler geleceklerini sorguladığında düzen muhalefeti bütün bu hoşnutsuzluğu bir sonraki seçim takvimine yönlendirmeye çalışıyor.

Böylece sokaklarda, işyerlerinde, üniversitelerde ve mahallelerde biriken toplumsal enerji, parlamenter rekabetin sınırları içine çekiliyor.

Emekçilerden mücadelelerini büyütmeleri değil, beklemeleri isteniyor.

Yoksullara sabır, gençlere umut, işçilere gelecek seçim vaat ediliyor.

Oysa milyonlarca insanın yaşadığı sorunların kaynağı yalnızca iktidardaki siyasal kadrolar değildir. Sorun, toplumsal zenginliğin üretimi ve bölüşümü üzerinde sermayenin egemen olduğu kapitalist düzendir.

Bu nedenle seçimlerde hükümetin değişmesi, sömürü ilişkilerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

İktidar değişebilir; ancak fabrikalar, bankalar, büyük sermaye grupları, ekonomik karar mekanizmaları ve toplumsal üretimin temel araçları aynı sınıfsal egemenlik altında kalabilir.

Siyasal yönetimin değişmesiyle toplumsal düzenin değişmesi aynı şey değildir.

Burada düzen muhalefetinin tarihsel sınırları ortaya çıkıyor.

Toplumsal öfkeyi mevcut sistemin sınırları içinde tutmak, düzen muhalefetinin siyasal işlevlerinden biri haline gelebiliyor. Emekçilerin bağımsız bir toplumsal güç olarak ortaya çıkması yerine, bütün beklentiler seçim sonuçlarına bağlanıyor.

Sandık böylece yalnızca siyasal temsilin aracı değil, aynı zamanda toplumsal muhalefeti yatıştırmanın, mücadeleyi ertelemenin ve biriken hoşnutsuzluğu sistemin içine yeniden çekmenin mekanizmasına dönüşebiliyor.

Kapitalist düzen açısından bu son derece işlevseldir.

Çünkü emekçiler kendi örgütlü güçlerine güvenmek yerine kurtuluşu farklı siyasal kadroların iktidara gelmesinde aramaya başladıklarında, sınıfsal mücadele geri plana itilir.

İktidar değişikliği beklentisi, toplumsal dönüşüm hedefinin yerini alır.

Oysa işçi sınıfının kurtuluşu, kendisini yönetecek yeni temsilciler seçmesinden ibaret olamaz.

Gerçek kurtuluş, emekçilerin kendi yaşamları, üretim süreçleri ve toplumun ortak zenginliği üzerinde söz ve karar sahibi olmasıyla mümkündür.

Bu nedenle sosyalist siyasetin görevi, toplumsal hoşnutsuzluğu bir sonraki seçim dönemine hazırlamak değil, emekçilerin bağımsız sınıf örgütlenmesini güçlendirmektir.

Demokratik hakların ve seçim özgürlüğünün savunulması, kapitalist düzenin sandık yoluyla kendiliğinden aşılabileceği yanılsamasını kabul etmeyi gerektirmez.

Seçimlerle elde edilebilecek sınırlı kazanımlarla köklü bir toplumsal dönüşümün gereklilikleri birbirinden ayrılmalıdır.

Türkiye’nin temel sorunu yalnızca kimin yönettiği değil, hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetildiğidir.

Dolayısıyla çözüm, kapitalist düzenin siyasal temsilcileri arasında yapılacak tercihlere indirgenemez.

Çözüm; üretim araçları üzerindeki sermaye egemenliğini sorgulayan, emekçilerin örgütlü gücüne dayanan, ekonomik ve siyasal iktidarı toplumsallaştırmayı hedefleyen sosyalist bir dönüşümdedir.

Sandık, toplumsal muhalefetin yerine geçirildiğinde düzenin yeniden üretilmesine hizmet eder. Emekçilerin kurtuluşu ise kendi örgütlü mücadeleleriyle yaratacakları toplumsal dönüşümdedir.

Mesele yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil, iktidarın sınıfsal karakterinin değişmesidir.

Gençlik, emek ve özgürlük mücadelelerinin ortak geleceği

Bugünün genç kuşakları kapitalizmin gelecek krizini en yoğun biçimde yaşayan toplumsal kesimlerden biridir.

Eğitim giderek pahalılaşırken diploma güvenceli iş anlamına gelmiyor. Gençler uzun yıllar eğitim almalarına rağmen düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalabiliyor.

Barınma sorunu, işsizlik, gelecek belirsizliği ve demokratik özgürlükler üzerindeki baskılar gençliğin yaşamını doğrudan etkiliyor.

Fakat gençlik yalnızca bu sorunların mağduru değildir. Aynı zamanda değişim arayışlarının önemli toplumsal öznelerinden biridir.

Dünyanın farklı ülkelerinde öğrencilerin demokratik haklar, kamusal eğitim, iklim adaleti, savaş karşıtlığı ve ekonomik eşitlik talepleriyle geliştirdikleri mücadeleler bunun göstergesidir.

Ancak gençlik mücadelesinin kalıcı toplumsal sonuçlar yaratabilmesi için emekçi sınıfların daha geniş mücadelesiyle bağlar kurması önemlidir.

Çünkü gençlerin yaşadığı gelecek güvencesizliği ile işçilerin güvencesiz çalışması, emeklilerin yoksulluğu ve kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması birbirinden kopuk sorunlar değildir.

Bu sorunların ortak temelinde toplumsal zenginliğin nasıl üretildiği, kimler tarafından denetlendiği ve nasıl bölüşüldüğü bulunur.

Sosyalist siyasetin birleştirici niteliği de burada belirginleşir.

Kadınların eşitlik mücadelesi, gençlerin özgürlük talepleri, işçilerin ekonomik hak arayışları, emeklilerin insanca yaşam isteği ve doğanın sermaye tarafından tahrip edilmesine karşı verilen mücadeleler, kendi özgünlükleri korunarak ortak bir toplumsal dönüşüm perspektifinde buluşabilir.

Türkiye açısından Kürt sorununun demokratik çözümü, eşit yurttaşlık, barış ve kültürel haklar da bu bütünlüğün dışında düşünülemez.

Gerçek sınıf dayanışması, ulusal ve toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelerek değil, bunların aşılmasını savunarak gelişir.

Emekçilerin birliği ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde kalıcı olabilir.

Neo-faşizm, tekno-oligarşi ve yeni egemenlik biçimleri

Kapitalizmin kriz dönemlerinde sermaye egemenliği yalnızca ekonomik araçlarla sürdürülmez.

Siyasal baskı mekanizmaları, ideolojik aygıtlar, medya ve teknolojik denetim olanakları da toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesinde rol oynar.

Bugün büyük teknoloji şirketlerinin ekonomik ve siyasal gücü, kapitalist egemenliğin yeni biçimlerine ilişkin önemli tartışmalar yaratıyor.

Veri, dijital altyapılar, algoritmalar ve yapay zekâ sistemleri giderek daha büyük sermaye gruplarının kontrolünde yoğunlaşıyor.

Tekno-feodalizm olarak adlandırılan gelişmelere ilişkin tartışmalar da bu yoğunlaşmanın kapitalizmin tarihsel yapısıyla nasıl ilişkilendirileceği sorusunu gündeme getiriyor.

Kavramlar üzerinde farklı değerlendirmeler bulunsa da temel gerçek değişmiyor: Teknolojik gelişmenin yarattığı olanaklar, toplumsal denetimden uzaklaştıkça yeni eşitsizlikler ve güç ilişkileri ortaya çıkabiliyor.

Oysa yapay zekâ, otomasyon ve dijital teknolojiler insanlığın çalışma sürelerini azaltabilecek, kamusal hizmetleri geliştirebilecek ve yaşam kalitesini yükseltebilecek büyük bir potansiyel taşıyor.

Mesele teknolojinin kendisi değil, hangi mülkiyet ilişkileri içinde ve kimin yararına kullanıldığıdır.

Teknolojik ilerlemenin toplumsal refaha dönüşmesi, ekonomik kararların demokratik denetimiyle doğrudan bağlantılıdır.

Benzer biçimde otoriter ve neo-faşist hareketlerin yükselişi de yalnızca siyasal liderlik sorunu olarak değerlendirilemez.

Ekonomik güvencesizlik, toplumsal eşitsizlik ve gelecek kaygısı, aşırı sağ hareketlerin siyasal destek bulmasına elverişli koşullar yaratabilir.

Bu hareketler, sınıfsal çelişkileri göçmenlere, azınlıklara veya farklı toplumsal kesimlere yöneltilen düşmanlıklarla görünmez kılmaya çalışabilir.

Sosyalist siyasetin bu eğilimler karşısındaki yanıtı, yalnızca otoriterliğe karşı çıkmak değil, otoriterliğin beslendiği ekonomik ve toplumsal koşulları da değiştirmeyi hedeflemek olmalıdır.

Eşitlik olmadan demokrasi eksik kalır; demokrasi olmadan da sosyalist bir özgürleşme mümkün değildir.

Reformun sınırları, devrimci dönüşümün gerekliliği

Sosyalist hareketin tarihsel tartışmalarından biri, mevcut düzen içinde kazanılacak haklarla köklü toplumsal dönüşüm hedefi arasındaki ilişkidir.

Bir yanda kapitalizmin sınırları içinde yapılacak reformları yeterli gören anlayışlar, diğer yanda günlük ekonomik ve demokratik mücadeleleri küçümseyen yaklaşımlar bulunur.

Oysa bu iki yaklaşımın karşıtlığını mutlaklaştırmak, emekçi sınıfların mücadele deneyimlerini anlamayı zorlaştırır.

Ücretlerin yükseltilmesi, çalışma sürelerinin azaltılması, sendikal hakların genişletilmesi, sosyal güvenliğin güçlendirilmesi ve kamusal hizmetlerin yaygınlaştırılması önemli toplumsal kazanımlardır.

Bu kazanımlar milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiler.

Ancak kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri varlığını sürdürdükçe, elde edilen haklar ekonomik krizler ve sermayenin siyasal baskıları altında yeniden geriletilebilir.

Bu nedenle sosyalist mücadelenin ufku, yalnızca kapitalizmin sonuçlarını hafifletmekle sınırlı kalamaz.

Üretim araçlarının mülkiyeti, ekonomik kaynakların toplumsal kullanımı, kamusal planlama ve demokratik denetim gibi temel sorunlar gündeme gelmek zorundadır.

Devrimci dönüşümün tarihsel anlamı da burada bulunur.

Mesele yalnızca mevcut yöneticilerin değişmesi değil, ekonomik ve siyasal iktidarın toplumsal niteliğinin değişmesidir.

Bu dönüşümün kalıcı ve özgürleştirici olabilmesi ise emekçilerin kendi demokratik örgütlenmelerine, bilinçli katılımına ve toplumsal çoğunluğun iradesine dayanmasını gerektirir.

Sosyalizm, yalnızca mülkiyet ilişkilerinin değişmesini değil, insanların kendi yaşamları ve ortak gelecekleri üzerinde söz sahibi olduğu yeni bir toplumsal düzeni hedeflemelidir.

Sosyalist hareketin tarihsel görevi: Öfkeyi örgütlü umuda dönüştürmek

Kapitalizmin krizini anlamak başka, bu krizin içinden toplumsal bir alternatif çıkarabilmek başka bir meseledir.

Bugün sosyalist hareketin önündeki en önemli sorunlardan biri, parçalanmış toplumsal hoşnutsuzlukları ortak bir siyasal perspektifte buluşturabilmektir.

İşçi sınıfı ortadan kalkmadı; yapısı değişti, yeni alanlara yayıldı ve farklı çalışma biçimleri içinde yeniden şekillendi.

Fabrikadaki sanayi işçisi, hastanedeki sağlık emekçisi, okuldaki öğretmen, depodaki lojistik çalışanı, kurye, hizmet sektörü emekçisi ve dijital platform çalışanı farklı koşullarda bulunsa da sermaye ilişkileri içinde ortak sorunlarla karşı karşıya kalıyor.

Bu nedenle bugünün sınıf örgütlenmesi, yalnızca geçmişin biçimlerini tekrarlayarak geliştirilemez.

Yeni üretim ilişkilerini, güvencesiz çalışma biçimlerini, gençliğin beklentilerini ve toplumsal mücadelelerin çeşitliliğini kavrayan bir örgütlenme anlayışı gereklidir.

Sendikaların güçlendirilmesi, işyerlerinde demokratik dayanışma ağlarının kurulması, emeklilerin ve gençlerin ortak mücadele alanlarının geliştirilmesi, kamusal haklar etrafında sürekliliği olan toplumsal ilişkiler yaratılması bu bakımdan önem taşır.

Ancak örgütlenme yalnızca sayısal büyüme değildir.

Asıl mesele, emekçilerin kendi güçlerinin farkına vardıkları, karar süreçlerine katıldıkları ve ortak geleceklerini birlikte tartışabildikleri demokratik bir siyasal kültürün gelişmesidir.

Sosyalist hareketin toplumsal karşılık bulabilmesi için insanlara yalnızca neye karşı olduklarını değil, neyi kurmak istediklerini de anlatması gerekir.

İnsanca yaşanacak ücret, güvenceli çalışma, kamusal barınma, parasız ve nitelikli eğitim, herkes için erişilebilir sağlık hizmeti, demokratik haklar, ekolojik dönüşüm, barış ve toplumsal eşitlik, sosyalist alternatifin somut temellerini oluşturmalıdır.

Bu talepler birbirinden bağımsız reform başlıkları olarak değil, emekçilerin ekonomik ve siyasal yaşam üzerinde söz sahibi olmasını hedefleyen bütünlüklü bir toplumsal programın parçaları olarak ele alınmalıdır.

Çünkü sosyalizm uzak bir geleceğin soyut vaadi olarak kaldığı sürece toplumsal bir seçenek haline gelemez.

Günlük yaşamın sorunlarına yanıt veren, insanların kendi mücadeleleri içinde deneyimleyebileceği bir gelecek projesine dönüşmek zorundadır.

Tarihin öğrettikleri: Dönüşüm ne kendiliğinden gelir ne de yalnızca iradeyle gerçekleşir

Tarih, köklü toplumsal dönüşümlerin yalnızca ekonomik krizlerin büyüklüğüyle açıklanamayacağını gösterir.

1871 Paris Komünü bu bakımdan üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir deneyimdir.

Fransa-Prusya Savaşı’nın yarattığı siyasal bunalım, toplumsal eşitsizlikler ve Paris’teki emekçi kesimlerin birikmiş hoşnutsuzluğu, mevcut iktidar ilişkilerinin sorgulandığı tarihsel koşulları oluşturmuştu.

Ancak Paris Komünü’nü yalnızca bir yönetim krizinin sonucu olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Komün, emekçilerin siyasal temsil, yerel yönetim ve toplumsal yaşam üzerinde doğrudan söz sahibi olma arayışının tarihsel bir ifadesiydi.

Kısa ömürlü olmasına ve kanlı biçimde bastırılmasına rağmen, siyasal iktidarın toplumsal niteliği üzerine yeni tartışmalar açtı.

Marx’ın Fransa’da İç Savaş eserinde değerlendirdiği bu deneyim, işçi sınıfının siyasal kurtuluşunun yalnızca mevcut devlet mekanizmasını devralma sorununa indirgenemeyeceğini ortaya koyan önemli bir tarihsel tartışmanın merkezinde yer aldı.

Paris Komünü’nün bugüne bıraktığı en önemli derslerden biri, toplumsal dönüşümün yalnızca egemen sınıfların krizine değil, ezilenlerin örgütlenme kapasitesine ve siyasal yaratıcılığına da bağlı olduğudur.

Tarihsel deneyimler, toplumsal değişimin ne kendiliğinden ilerleyen bir süreç ne de maddi koşullardan bağımsız bir irade meselesi olduğunu gösteriyor.

Ekonomik çelişkiler mücadele olanaklarını yaratabilir. Ancak bu olanakların toplumsal bir dönüşüme dönüşmesi, örgütlenme, bilinç, siyasal program ve somut güç ilişkileriyle bağlantılıdır.

Bugünün Türkiye’sinde de sosyalist hareketin önündeki görev, yaklaşmakta olduğu varsayılan bir toplumsal patlamayı beklemek değildir.

Toplumsal mücadelelerin sürekliliğini sağlayacak, farklı kesimlerin taleplerini ortaklaştıracak ve emekçilerin siyasal özne haline gelmesini güçlendirecek bir örgütlenme anlayışı geliştirmektir.

Çünkü tarihsel olanaklar, ancak onları değerlendirebilecek toplumsal güçler var olduğunda gerçek bir dönüşüm potansiyeline ulaşır.

Sonuç: Çürüyen düzenin karşısında yeni bir toplumun iradesi

Dünya kapitalizmi derin çelişkilerle karşı karşıya.

Emperyalist rekabet sertleşiyor, ekonomik eşitsizlikler büyüyor, otoriter yönetim anlayışları güç kazanıyor. Türkiye’de ise sermaye egemenliğinin yarattığı yapısal sorunlar, ekonomik yoksullaşma ve demokratik haklar üzerindeki baskılarla iç içe geçiyor.

Ancak bütün bu gelişmelerin sosyalist bir dönüşüme yol açacağı önceden söylenemez.

Kapitalizmin krizi, sosyalizmin zaferinin garantisi değildir.

Eski düzenin zayıflaması, yeni bir dünyanın kendiliğinden kurulacağı anlamına gelmez.

Bunun için emekçilerin bağımsız siyasal gücünün gelişmesi, toplumsal dayanışmanın örgütlenmesi ve eşitlikçi bir gelecek programının geniş halk kesimleri tarafından benimsenmesi gerekir.

Bugün sosyalist siyasetin önündeki tarihsel sorumluluk, yalnızca kapitalizmin çelişkilerini teşhir etmek değil, bu çelişkileri aşabilecek toplumsal iradenin oluşmasına katkıda bulunmaktır.

Karamsarlığın karşısına temelsiz iyimserliği koymak yeterli değildir.

Gerekli olan, gerçek koşulları doğru değerlendiren, emekçilerin günlük yaşamından kopmayan, demokratik mücadeleleri büyüten ve kapitalizmin ötesinde bir toplumsal düzenin olanaklarını somutlaştıran devrimci bir perspektiftir.

Marx ve Engels’in 1848 tarihli Komünist Manifesto’da geliştirdikleri sınıf mücadelesi çözümlemesi, kapitalist gelişmenin yalnızca sermayenin ekonomik gücünü büyütmediğini, aynı zamanda bu egemenliğe karşı çıkabilecek toplumsal güçleri de ortaya çıkardığını gösterir.

Ancak kapitalizmin yarattığı sınıfsal karşıtlıkların varlığı, devrimci bilincin ve sosyalist dönüşümün kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmez.

Emekçilerin ortak çıkarlarını kavraması, dayanışma ilişkileri geliştirmesi ve bağımsız siyasal gücünü örgütlemesi tarihsel mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır.

Türkiye’de ve dünyada yaşanan gelişmelerin gösterdiği temel gerçek budur.

Toplumsal öfke büyüyebilir, siyasal dengeler değişebilir, ekonomik krizler derinleşebilir. Ancak bütün bunlar, örgütlü bir alternatif yaratılmadığı sürece mevcut düzenin farklı biçimler altında yeniden üretilmesini de beraberinde getirebilir.

Bu nedenle sosyalizmin tarihsel görevi yalnızca eski dünyaya karşı çıkmak değil, yeni dünyanın toplumsal ve demokratik temellerini bugünden oluşturmaktır.

İnsanlığın geleceği, kapitalizmin ne zaman çökeceğine ilişkin beklentilerde değil; eşitlik, özgürlük ve toplumsal kurtuluş için bir araya gelen insanların örgütlü iradesinde yatıyor.

Eski düzenin çelişkileri derinleşiyor. Yeni dünyanın kapısı ise ancak emekçilerin kendi geleceklerine sahip çıkmasıyla açılabilir.

Çünkü umut kendiliğinden büyümez; dayanışmayla güçlenir, mücadeleyle olgunlaşır, örgütlenmeyle tarihsel bir güce dönüşür.

Emekçilerin kurtuluşu sandıkta aranacak bir iktidar değişikliğine değil, kendi bağımsız sınıf güçlerini geliştirmelerine ve toplumsal düzeni dönüştürmelerine bağlıdır.

Bugün insanlığın ihtiyacı olan yalnızca başka bir iktidar değil, başka bir toplumsal düzendir.

O düzenin adı sosyalizmdir.

Önceki İçerikTürkiye Devrimci Hareketi Kendisiyle Yüzleşmek Zorundadır: Ahlaki Çürüme, Dar Grupçuluk ve Siyasal Daralma – Şemdin Şimşir