KUMPASIN HÂKİMLERİ YARGILANIYOR, DEVRİMCİLERE VERİLEN CEZALAR NEDEN SORGULANMIYOR? – Şemdin Şimşir

Devrimci Karargâh davasında görev yapan 22 eski hâkim ve savcı hakkında yıllar sonra dava açılması, geçmişin siyasi yargılamalarını yeniden gündeme getirdi. O dönem devrimcileri, sosyalistleri ve farklı muhalif kesimleri hedef alan yargı mekanizması, yalnızca bir cezalandırma pratiği değil, aynı zamanda devrimci hareketi toplum nezdinde itibarsızlaştırma girişimiydi. Ne yazık ki kendisini solcu ve devrimci olarak tanımlayan bazı kişiler de kurdukları ilişkilerle bu sürecin sonuçlarına katkıda bulunmaktan geri kalmadı. Bugün devletin “kumpas” olarak nitelendirdiği davalarda yalnızca beraat edenlerin mağduriyetlerinin gündeme getirilmesi, ceza verilen devrimcilerin haklarının ise aynı kararlılıkla savunulmaması, gerçek bir adalet arayışından çok devlet içindeki hesaplaşmaya işaret ediyor.

Sabah gazetesi, 19 Ekim 2026 tarihinde yayımladığı haberinde, Devrimci Karargâh davasında görev yapan 22 eski hâkim ve savcı hakkında hukuka aykırı tutuklama ve özgürlükten yoksun bırakma kararları nedeniyle 50 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığını duyurdu. Haberde Hanefi Avcı ve beraat eden diğer sanıkların mağduriyetleri öne çıkarılarak adaletin yerini bulduğu savunuldu.

Oysa geçmişle gerçek bir yüzleşmeden söz edebilmek için yalnızca devletin bugün mağdur kabul ettiklerine değil, aynı yargı mekanizması tarafından ceza verilen devrimcilere de bakmak gerekiyor.

Türkiye’de 2000’li yılların sonlarında özel yetkili mahkemeler eliyle yürütülen davalar, dönemin siyasi güç ilişkilerinden bağımsız değildi. Kürt siyasi hareketi KCK operasyonlarıyla kitlesel gözaltı ve tutuklamaların hedefi olurken, iktidarla çatışan Kemalist ve askerî çevreler Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılandı. Sol, sosyalist ve devrimci çevreler ise Devrimci Karargâh ve benzeri dosyalar üzerinden ağır bir yargısal baskıyla karşı karşıya kaldı.

Bu süreç, yalnızca farklı muhalif kesimlerin ayrı dava dosyalarında yargılanmasından ibaret değildi. Aynı zamanda muhalefetin toplumsal meşruiyetini zayıflatmayı, devrimci hareketi kriminalize etmeyi ve kamuoyu önünde itibarsızlaştırmayı hedefliyordu.

AKP iktidarı ile Gülen yapılanmasının güç birliği içerisinde bulunduğu bu süreçte özel yetkili mahkemelerin uygulamaları, yalnızca cezaevlerine gönderilen insanların yaşamlarını değil, siyasi hareketlerin toplumsal itibarını da etkiledi.

Ne yazık ki kendisini solcu, sosyalist ve devrimci olarak tanımlayan bazı kişiler de dönemin tartışmalı ilişkilerinden uzak durmak yerine, kurdukları kişisel bağlantılarla bu itibarsızlaştırma sürecine katkı sağlayan sonuçların ortaya çıkmasında rol oynadı.

Bugün aynı mahkemelerde görev yapan hâkim ve savcıların örgütsel amaçlarla hareket ettikleri iddiasıyla yargılanması, geçmişte dile getirilen hukuksuzluk eleştirilerinin haklılığını ortaya koymaktadır.

Ancak devletin bu hesaplaşması son derece seçici bir görüntü veriyor.

Yeni davanın dayanakları arasında Devrimci Karargâh dosyasında beraat eden beş kişinin kazandığı tazminatlar bulunuyor. Hazineye verilen maddi zarar öne çıkarılırken, aynı yargı süreçlerinde ceza alan devrimcilerin uğradıkları hak ihlallerinin nasıl giderileceği sorusu yanıtsız bırakılıyor.

Eğer bu mahkemeler hukuksuz biçimde oluşturulmuş kararlar verdiyse, yalnızca beraat edenlerin mağduriyetlerinin kabul edilmesi yeterli değildir. Hukuka aykırı yargılamalar sonucunda mahkûm edilen devrimcilerin cezaları da yeniden yargılama yoluyla ortadan kaldırılmalı, uğradıkları hak ihlalleri bütün sonuçlarıyla giderilmelidir.

Bir mahkemenin hâkim ve savcılarının bağımsız ve tarafsız davranmadıkları ileri sürülürken, o mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararlarının aynı ciddiyetle sorgulanmaması nasıl açıklanabilir?

Bir hâkim veya savcı hakkında dava açılması geçmişte verdiği kararları kendiliğinden geçersiz kılmayabilir. Ancak bu hukuki durum, devletin aynı yargı mekanizmasından çıkan mahkûmiyetleri yeniden inceleme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Hukuksuzluk yalnızca beraat edenler için hukuksuzluk değildir.

Devletin geçmişteki hak ihlallerini yalnızca bugün karşı karşıya geldiği eski yargı mensuplarının sorumluluğuna indirgemesi de o dönemin siyasi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu mahkemeleri güçlendiren, operasyonları savunan, uzun tutuklulukları meşrulaştıran siyasi iradenin rolü de tartışılmalıdır.

Devrimci Karargâh davasının bir başka karanlık boyutu ise Hanefi Avcı’nın mağdur gösterilmesi ve bu dosyaya dahil edilmesine zemin hazırlayan ilişkiler ve bu ilişkilerin devrimci hareket üzerindeki sonuçlarıdır.

Hanefi Avcı, bugün yalnızca Gülen yapılanmasının hedef aldığı eski bir emniyet müdürü olarak sunulamaz. Onun geçmişi, özellikle 1990’lı yıllarda Kürdistan’da yürütülen güvenlik operasyonları, itirafçı ekiplerle ilişkiler ve devrimcilere yönelik ölümcül polis operasyonları üzerinden değerlendirilmek zorundadır. (Aynı zamanda Kürdistan da yürütülen kirli savaşta H. Avcı ilk olarak itirafçılarda infaz ekipleri kuran kişidir.)

Avcı’nın Diyarbakır’da görev yaptığı dönemde Cem Ersever ve itirafçılarla çalıştığına ilişkin kendi açıklamaları bulunmaktadır. Bu ilişkiler, devletin 1990’lı yıllardaki ve öncesindeki güvenlik yapılanmaları ve faili meçhul cinayetler hakkındaki tartışmalar açısından önem taşımaktadır.

Dahası, 6 Mart 1993 tarihinde İstanbul Kartal’da Bedri Yağan, Gürcan Özgür, Menekşe Meral, Asiye Kasap ve Rıfat Kasap’ın katledildiği, Ali Kırlangıç’ın ise gözaltında kaybedildiği operasyonun planlanmasındaki rolünü Hanefi Avcı kendi kitabında anlatmaktadır. Gözaltına alındığı inkâr edilen Ali Kırlangıç’ın Avcı da kitabında altı kişiden söz etmektedir. Bu altıncı kişi Ali’dir…

Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat adlı kitabında Avcı, yapılan teknik takibi, operasyon hazırlıklarını ve baskın kararının alınmasını aktarmaktadır.

Bu operasyon, yıllardır aileler, insan hakları savunucuları ve dönemin tanıkları tarafından yargısız infaz olarak nitelendirilmektedir.

Operasyonda görev alan eski özel harekât polisi Ayhan Çarkın, 2011 yılında yaptığı açıklamalarda Bedri Yağan ve beraberindekilerin katledilmesini yargısız infaz olarak değerlendirmiştir. Menekşe Meral’in kardeşi Fatma Meral ise Hanefi Avcı’nın geçmişinin görmezden gelinmesine açıkça karşı çıkmıştır.

Bu konuda yalnızca mağdur yakınlarının tanıklıkları değil, devletin güvenlik çevreleriyle ilişki kurmuş isimlerin açıklamaları da bulunmaktadır.

Sedat Peker, 25 Eylül 2010 tarihinde yayımlanan röportajında Hanefi Avcı ile bağlantılı olduğunu söylediği “Pala Şeref” lakaplı başkomiser aracılığıyla kendisine ulaşıldığını anlatmıştır. Peker’in açıklamasına göre Avcı’nın selamı iletilerek Diyarbakır’dan İstanbul’a getirilen itirafçılara maddi ve manevi destek sağlaması istenmiştir.

Peker, bu kişilerin arasında İbrahim Babat, Hidayet Bozyiğit, Süleyman Öğer ve Cemal Öğer gibi isimlerin bulunduğunu belirtmiştir.

Daha sonraki açıklamalarında ise bu itirafçıların Bedri Yağan ve beraberindekilerin katledildiği operasyonlarda kullanıldığını ileri sürmüştür. Operasyonların son aşamasında hayatta kalan kişilerin infaz edildiği yönündeki bilgileri kendisine Süleyman Öğer’in aktardığını söylemiştir.

Bu açıklamalar yalnızca basında kalmamış; Peker, 18 Ağustos 2011 tarihinde Hanefi Avcı hakkındaki anlatımları nedeniyle Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıya tanık sıfatıyla ifade vermiştir. Kamuoyuna ve savcılık soruşturmasına yansımış bu kayıtlar, operasyonun arka planındaki ilişkilerin neden bütün açıklığıyla araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bütün bu tarihsel kayıtlar ortadayken, o gün Hanefi Avcı’yı “dürüst bir polis”, “iyi bir insan” ve mağdur edilmiş bir devlet görevlisi olarak sunanların tutumu da sorgulanmalıdır. Bir insanın hukuksuz biçimde tutuklanmasına karşı çıkmak başka, onun geçmişteki faaliyetlerini siyasi ve ahlaki bakımdan aklamak başka bir şeydir.

Hanefi Avcı’nın uğradığı hak ihlalleri, 6 Mart 1993’te katledilen Bedri Yağan ve yoldaşlarının ailelerinin adalet talebini ortadan kaldırmaz.

Bu noktada, Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargâh davasına dahil edilmesine zemin hazırlayan kişisel ilişkilerde sorumluluğu bulunanların tutumu ayrı bir önem kazanmaktadır.

Avcı ile görüşmeler yapan bazı kişiler, kendisini “devrimci adalet adına affettiklerini” söylemektedir.

Peki kim, kimin adına ve hangi yetkiyle böyle bir karar verebilir?

Bedri Yağan ve yoldaşlarının katledildiği operasyonun sorumluluğu tartışılırken, Kürdistan’da onlarca infazın emirini veren, itirafçılarda ilk infaz ekipleri kuran birini kendisini devrimci olarak tanımlayan bazı kişilere Hanefi Avcı’yı “affetme” yetkisini kim vermiştir?

Devrimcilik adına böyle bir yetkinin hangi kişi veya kurum tarafından kullanılabileceği, bu görüşmelerin kimin bilgisi ve onayıyla yapıldığı açıktır.

Dahası, bu ilişkilerin hangi amaçlarla kurulduğu ve süreç içerisinde kimlerin kimleri kullandığı da sorgulanmalıdır.

Hanefi Avcı ile kurulan ilişkiler, solun bazı çevrelerinde ortaya çıkan siyasi ve ahlaki yozlaşmanın tartışılması bakımından dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır.

Devrimci hareketle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan, bir zamanlar devrimci mücadele içerisinde yer almış bazı kişilerin zamanla kişisel çıkar ilişkileriyle anılması ve bugün de çeşitli siyasi yapılarda sorumluluk taşımaya devam etmeleri, bu tartışmanın önemini artırmaktadır.

Tahsilat işlerinde Avcı’dan yardım alındığı, bu amaçla görüşmeler yürütüldüğü ve söz konusu temasların telefon kayıtları ile mahkeme belgelerine yansıdığı ortadadır.

Ayrıca geçmişte bir siyasi harekete önderlik etmiş bir kişinin, kendi evini Hanefi Avcı’nın özel buluşmaları için defalarca kullanımına bıraktığı yönündeki bilgi ve belgeler ortadadır. Buradaki asıl siyasi mesele özel hayatın kendisi değil, böyle bir ilişkinin niteliği, sürekliliği ve örgütsel sorumluluklarla bağdaşıp bağdaşmadığıdır.

Bir siyasi harekete önderlik etme iddiasındaki kişinin, devletin güvenlik aygıtında görev yapmış, Kürdistan’da yargısız infazları ve kaçırılmaları yönetmiş, devrimcilere yönelik ölümcül operasyonlarla ilişkili biriyle böylesine yakın kişisel bağlar kurmuş olması, sıradan bir özel hayat meselesi olarak geçiştirilemez.

Burada sorgulanması gereken, özel yaşamlar değil, siyasi sorumluluk taşıyan konumların kişisel ilişkiler ve çıkarlar için kullanılıp kullanılmadığıdır.

Devrimci geçmiş, bugünkü siyasi ve ahlaki sorumluluğun yerine geçemez.

Geçmişin devrimci şöhretini kişisel çıkar ilişkileri için kullananlar varsa, bu ilişkilerin sonuçlarını devrimci hareketlere ödetmeye hakları yoktur.

Daha önemlisi, Hanefi Avcı ile kurulan bu ilişkilerin devrimcilerin yargılandığı Devrimci Karargâh davasına nasıl taşındığı ve hareketin toplum nezdinde itibarsızlaştırılmasına dolaylı katkı sundukları unutulmamalıdır.

Bir zamanlar devrimci mücadele içerisinde yer almış olmak, hiç kimseye kişisel çıkar ilişkilerini, siyasi ilkesizliklerini veya geçmişte yaptığı yanlışları devrimcilik adına meşrulaştırma hakkı vermez.

Bu tartışmanın önemli bir başka boyutu ise geçmişte Hanefi Avcı ile yakın ilişkiler kuran kişilerle bugün siyasi ittifaklar oluşturan yapıların sorumluluğudur.

Dün bu ilişkilerde rol alan kişilerin bugün farklı siyasi yapılarda görev alması, geçmişte yaşananların kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Aynı şekilde, bu ilişkiler hakkında ciddi eleştiriler bulunmasına rağmen bunları araştırmayı reddeden, özeleştiri talebini görmezden gelen ve söz konusu kişileri herhangi bir hesap verme süreci işletmeden koruyan kurumlar da kendi siyasi sorumluluklarını tartışmaya açmış olurlar.

Dün Hanefi Avcı ile kurulan ilişkilerin hesabını vermeyenlerle bugün ittifak kuranlar, geçmişteki sorunları bilerek görmezden geldikleri ölçüde bu siyasi ve ahlaki sorumluluğu paylaşma eleştirisiyle karşı karşıya kalırlar.

Geçmişin devrimci şöhretini bir dokunulmazlık zırhına dönüştürmek, siyasi çürümenin en belirgin göstergelerinden biridir.

Hiçbir siyasi yapı, yalnızca eski dostlukları veya örgütsel yakınlıkları korumak uğruna hesap verebilirlik ilkesinden vazgeçmemelidir.

Devrimci hareketin itibarı, geçmişte devrimcilik yapmış kişilerin kişisel konumlarından daha önemlidir.

Dolayısıyla bu ilişkilerin kimler tarafından, hangi koşullarda ve hangi siyasi sorumluluklar içinde kurulduğu açıklığa kavuşturulmalıdır.

Gerekli özeleştirinin yapılmaması, konunun sessizlikle geçiştirilmesi ve eleştirilerin yok sayılması, geçmişteki yanlışların sonuçlarını ortadan kaldırmaz.

Devrimci mücadele geçmişin şöhretiyle değil, bugünün ilkeleriyle ölçülür. Çürümüş çıkar ilişkileri devrimcilikle birleştirilemez. Bu ilişkilerde sorumluluğu bulunanlar, devrimci kamuoyuna açık ve somut bir hesap vermek zorundadır.

22 eski hâkim ve savcı hakkında bugün dava açılmış olması, geçmişte yaşanan adaletsizliklerin bütünüyle giderildiği anlamına gelmiyor.

Eğer Devrimci Karargâh davası bir kumpas olarak kabul ediliyorsa, bu davada mahkûm edilen devrimcilerin dosyaları da yeniden açılmalı, yargılamalardaki hukuksuzluklar bütün boyutlarıyla incelenmeli ve hukuka aykırı olduğu belirlenen mahkûmiyet kararları ortadan kaldırılmalıdır.

Aynı şekilde Hanefi Avcı’nın bu dava içerisindeki konumunun ve onunla kurulan ilişkilerin de siyasi sorumluluk bakımından açıklığa kavuşturulması zorunludur.

Devlet, geçmişteki hukuksuzlukların bütün sorumluluğunu bugün tasfiye edilmiş eski ortaklarına yükleyerek kendi siyasi rolünü görünmez hale getiremez.

Devrimci hareket içerisinde sorumluluk taşıyanlar da geçmişin şöhretine sığınarak bugün tartışılan ilişkilerin sonuçlarından kaçamaz.

Bir yanda devletin kendi içindeki güç ve iktidar hesaplaşması, diğer yanda devrimci hareketin kendi geçmişiyle yüzleşme sorumluluğu bulunuyor.

Gerçek bir adalet arayışı yalnızca devletin kasasından çıkan tazminatların hesabını sormakla sınırlı kalamaz. Cezaevlerinde geçirilen yılların, haksız mahkûmiyetlerin, siyasi baskıların ve yargısal hak ihlallerinin bütün sonuçlarıyla ele alınması gerekir.

Aynı biçimde gerçek bir devrimci özeleştiri de yalnızca geçmişte yapılan hataların kabul edilmesi değil, bu hatalara yol açan ilişkilerin, kararların ve siyasi anlayışların sorgulanmasını gerektirir.

Devrimci Karargâh davası bir kumpassa, bu kumpasın ceza verdiği devrimcilerin cezaları neden hâlâ kapsamlı bir hukuki incelemenin konusu yapılmıyor?

Ve bu davaya Hanefi Avcı’yla kurulan kişisel ilişkilerin taşınmasında sorumluluğu bulunanlar, devrimci kamuoyuna ne zaman hesap verecek?

Bu iki soru birbirinden koparılamaz.

Adalet, yalnızca devletin bugün mağdur kabul ettikleri için değil, aynı hukuksuz yargı süreçlerinde hakları ihlal edilen bütün insanlar için işletildiğinde anlam taşır.

Devrimci sorumluluk ise geçmişin şöhretini korumakla değil, bugünün yanlışlarıyla ve ilkesizlikleriyle açıkça yüzleşmekle yerine getirilir.

Ne devletin kendi içindeki hesaplaşması gerçek adaletin yerine geçebilir ne de geçmişte devrimci mücadelede bulunmuş olmak bugün hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırabilir.

Devrimci hareketle hiçbir ilişki ve bağları olmadığı hâlde bu itibarsızlaşmayı bu davaya taşıyanlar, sebep oldukları kirlenmenin sorumluluğunu almak zorundadır.

Devrimci hareketle uzakta yakında hiçbir ilişkisi olmayanlar bu lekeyi bulaştırmaya çalışanlar, yarattıkları siyasi ve ahlaki tahribatın sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Devrimcilik, geçmişin yanlışlarını örterek ya da sorumlularını koruyarak değil, bu yanlışlarla bütün açıklığıyla yüzleşerek ve hesap sorarak korunabilir. Çünkü devrimcilik, geçmişte verilmiş bir mücadelenin övüncü değil, bugün de taşınması gereken siyasi, ahlaki ve tarihsel bir sorumluluktur.

Bu sorumlukta hiç kimse kaçamaz, kaçamayacaktır da…

Önceki İçerikESKİ DÜZEN ÇATIRDIYOR, YENİ BİR DÜNYANIN KAPISI ARALANIYOR – Şemdin Şimşir