Siperin Öte Yanındaki Yoldaşlar -Şemdin Şimşir

Bu Savaş Bizim Değil

Anadolu Seferi’nde Yunan Komünistleri, sınıf kardeşliği ve unutulan enternasyonalizm

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesinden, işgalin 9 Eylül 1922’de sona ermesine kadar geçen süreçte, Yunan ordusu içinde yer alan komünist askerlerin savaşa karşı çıkmaları ve “Kardeş halklara silah çekmeyiz” tutumları bugün tarihin tozlu rafları arasında kalmış önemli bir direniş örneğidir. Bu makale, onların anısına saygıyla bu tarihsel tutumu yeniden gün yüzüne çıkarmayı amaçlamaktadır.

Bir savaşın en tehlikeli askeri yalnızca emre itaat etmeyen asker değildir. Asıl tehlikeli asker, kendisine verilen tüfeği elinde tutarken “Ben kimi, neden öldürüyorum?” diye sormaya başlayan askerdir. Çünkü savaş makinesi yalnızca silahla işlemez; ondan önce bir fikre ihtiyaç duyar. Karşındaki insanın “düşman” olduğuna inanmalısın. Onun ölümünün senin kurtuluşun olduğuna, başka bir halkın yenilgisinin senin zaferin olduğuna ve seni cepheye gönderenlerle senin çıkarlarının aynı olduğuna ikna edilmelisin.

Milliyetçilik savaşın bu ideolojik cephanesidir. Bir fabrikatörle işçiyi aynı bayrağın altında “kardeş”, sınırın öte yanındaki başka bir işçiyi ise ölümüne düşman ilan eder. Bir toprak ağasıyla yoksul köylünün çıkarlarını “milli çıkar” adı altında birleştirirken, aynı yoksulluğu yaşayan başka bir halkın köylüsünü hedef tahtasına koyar. 1919-1922 Türk-Yunan Savaşı’nın unutulan tarihinin en önemli parçalarından biri tam da bu büyünün bozulduğu anlardır.

Yunan ordusunun içinde küçük ama örgütlü bir sosyalist ve komünist asker kuşağı, Anadolu’ya yürüyen savaş makinesinin içerisinde “Bu savaş kimin savaşı?” sorusunu sormaya başladı. Onların hepsi silahlarını aynı gün yere bırakmadı. Yüzlercesinin tek sıra halinde dizilip “Türk kardeşlerimize ateş etmeyeceğiz” diyerek kurşuna dizildiğini doğrulayacak tarihsel bir belge de bugün elimizde yok. Ama bundan daha önemli ve daha iyi belgelenmiş bir gerçek var: Yunan ordusunun içerisinde komünist hücreler gerçekten kuruldu, savaş karşıtı gazeteler gerçekten çıkarıldı, bildiriler gerçekten dağıtıldı, firar eden askerlere gerçekten yardım edildi ve savaş karşıtı faaliyetleri nedeniyle tutuklanan, sürülen ya da askerî mahkemeye verilen komünistler gerçekten vardı.

Bu insanların bir bölümü, kendilerine “düşman” diye gösterilen Anadolu halkının yoksullarıyla aralarındaki sınıf ortaklığını, kendi egemen sınıflarıyla aralarındaki sözde “milli birlik”ten daha gerçek görmeye başladı. İşte bugün hatırlanması gereken tarih budur.

Birinci Dünya Savaşı bitmişti, fakat emekçiler için savaş bitmemişti

Önce sık yapılan bir tarih hatasını düzeltmek gerekiyor. Yunan ordusunun İzmir’e çıkışı Birinci Dünya Savaşı sırasında değil, savaşın sona ermesinden sonra, 15 Mayıs 1919’da gerçekleşti. Ardından Batı Anadolu’daki Yunan askerî varlığı genişledi ve 1922’ye kadar sürecek olan Türk-Yunan Savaşı’na, Yunan tarih yazımındaki adıyla Küçük Asya Seferi’ne dönüştü.

Fakat Yunan işçisi ve köylüsü açısından 1919’da başlayan seferi önceki savaşlardan bütünüyle bağımsız düşünmek mümkün değildi. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, siyasal krizler, sürekli seferberlikler ve ardından Anadolu… Yunan toplumu yaklaşık bir “savaş on yılı” yaşamıştı. Tarihçi Nikos Potamianos’un çalışması, bu uzun savaş döneminin yarattığı ekonomik ve toplumsal yorgunluğun Yunanistan’da anti-militarist ve enternasyonalist düşüncelerin güç kazanması için önemli bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. Rusya’daki büyük  Devrimi’nin yarattığı büyük politik kırılma da bu hoşnutsuzluğa yeni bir siyasal dil sağladı.

Burjuva tarihçiliğinin haritalarında bu dönem orduların hareketleriyle anlatılır. Oysa sınıf tarihinin haritasında başka şeyler görünür: uzayan askerlik, yükselen fiyatlar, eve dönmek isteyen köylüler, ücretini kaybeden işçiler, cepheye gönderilen grevciler, sakat kalan insanlar, dul kadınlar ve yetim çocuklar. Bütün bunların üzerinde ise “milli ideal” yükselir. Savaşın bedelini ödeyenlerle savaşın kararını verenler aynı insanlar değildir. Sosyalist siyasetin savaş karşıtlığı tam olarak bu yarığın içinden doğar.

1914: II. Enternasyonal’in çöküşü ve “kendi burjuvazisinin” safına geçiş

Yunan sosyalistlerinin birkaç yıl sonra Anadolu Savaşı karşısında yaşayacağı tartışmaları anlamak için 1914’e ve II. Enternasyonal’in büyük krizine dönmek gerekir. Çünkü 1914, Avrupa sosyalizmi açısından yalnızca bir dünya savaşının başladığı tarih değil, uzun yıllardır savunulan proleter enternasyonalizmin en ağır sınavıyla karşılaştığı andı.

1889’da kurulan II. Enternasyonal bünyesindeki sosyalist partiler, savaş öncesinde militarizme ve yaklaşan büyük Avrupa savaşına karşı defalarca kararlar almıştı. 1907 Stuttgart ve 1910 Kopenhag kongrelerinde savaşın nasıl önlenebileceği tartışılmış, 1912 Basel Kongresi ise yaklaşmakta olan savaş tehlikesine karşı büyük bir uluslararası sosyalist gösteriye dönüşmüştü. Avrupa’nın farklı ülkelerindeki işçilere, egemen sınıfların çıkarları uğruna birbirlerini öldürmemeleri gerektiği anlatılıyordu. Fakat Ağustos 1914’te savaş gerçekten başladığında, yıllardır enternasyonalizm adına konuşan büyük sosyalist partilerin önemli bir bölümü kendi hükümetlerinin ve kendi ulusal burjuvazilerinin arkasında saf tuttu. Tarihçiler de bu dönüşümü II. Enternasyonal içerisindeki büyük kırılmanın temel anı olarak değerlendirir.

En çarpıcı örnek Almanya’ydı. II. Enternasyonal’in en büyük, en örgütlü ve en itibarlı partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi SPD’nin Reichstag grubu, 4 Ağustos 1914’te hükümetin istediği savaş kredilerine onay verdi. Fransa ve Belçika’daki sosyalist önderliklerin önemli bir bölümü de kendi hükümetlerinin savaş politikasını destekledi; Fransa’da sosyalistler “Union sacrée”, yani ulusal birlik siyasetine katıldı. Her ülkenin sosyalist çoğunluğu kendi tutumunu “vatan savunması” gerekçesiyle açıklıyordu. Alman sosyal demokratlarına göre mesele Rus Çarlığı’na karşı Alman halkını savunmaktı; Fransız sosyalistlerine göre Alman militarizmine karşı Fransa’yı korumaktı. Böylece birkaç hafta öncesine kadar birbirlerine “yoldaş” diyen işçiler, kendi devletlerinin üniformaları içinde birbirlerine ateş etmeye gönderildi.

II. Enternasyonal’in çöküşünü belirleyen çelişki burada açığa çıktı: Uluslararası işçi sınıfının ortak çıkarı mı esas alınacaktı, yoksa her ülkenin sosyalistleri savaş başladığında kendi ulusal burjuvazisinin arkasına mı geçecekti? Savaşın ilk aylarında büyük sosyal demokrat partilerin çoğunluğu ikinci yolu seçti. Lenin bu tutumu “sosyal-şovenizm” olarak tanımladı: sosyalist bir söylemi korurken pratikte kendi devletinin ve kendi burjuvazisinin emperyalist çıkarlarını savunmak, savaş kredilerine oy vermek, “vatan savunması” adına sınıf mücadelesini askıya almak ve işçi sınıfını kendi egemen sınıfının savaşının arkasına dizmek, sosyalizmin temel ilkelerinden vazgeçmek anlamına geliyordu. Lenin, II. Enternasyonal’in çöküşünü yalnızca kişisel bir ihanet meselesi olarak değil, yıllardır büyüyen reformizmin, parlamentarizme uyumun ve sınıf uzlaşmacılığının savaş koşullarında ulaştığı siyasal sonuç olarak yorumladı.

Lenin’in bu tartışmadaki en sert ilkelerinden biri, sosyalistlerin yalnızca karşı taraftaki milliyetçiliğe değil, öncelikle kendi ülkelerindeki şovenizme karşı mücadele etmesi gerektiğiydi. 1914’te Alman ve Avusturya sosyal demokratlarını eleştirirken, Rus sosyalistlerinin de Çarlığın savaş politikasını destekleyemeyeceğini vurguluyordu. Dolayısıyla enternasyonalizm, “öteki devlet emperyalisttir” demekten ibaret değildi; asıl sınav insanın kendi devletinin, kendi ordusunun ve kendi egemen sınıfının savaşına karşı tutumunda ortaya çıkıyordu.

Rosa Luxemburg da Almanya’da aynı tarihsel kopuşa karşı çıkan en önemli isimlerden biriydi. SPD’nin savaş kredilerine verdiği desteği uluslararası sosyalizm açısından büyük bir çöküş olarak gördü. Karl Liebknecht, Clara Zetkin ve başka savaş karşıtı sosyalistlerle birlikte önce Internationale Gruppe’yi, ardından Spartakus çevresini oluşturan Luxemburg, savaş boyunca Alman militarizmine ve SPD yönetiminin “ulusal birlik” siyasetine karşı mücadele etti. Bu faaliyetleri nedeniyle savaş yıllarının önemli bir bölümünü hapishanede geçirdi.

Luxemburg’un daha sonra Junius Broşürü adıyla bilinen Alman Sosyal Demokrasisinin Krizi metnindeki eleştirisinin merkezi de buydu. Ona göre savaş kredilerine verilen destek yalnızca parlamentodaki yanlış bir oy değildi; Alman işçi hareketinin kendi bağımsız sınıf siyasetini burjuva devletinin savaş siyasetine teslim etmesiydi. SPD yönetiminin savaş boyunca ilan edilen “Burgfrieden”, yani iç siyasal barış ve sınıf mücadelelerinin askıya alınması politikasını kabul etmesi, Luxemburg açısından proletaryanın bağımsız siyasal varlığının silinmesi anlamına geliyordu.

Lenin ile Luxemburg savaş, devrim, ulusal sorun ve örgüt meselesinin bütün ayrıntılarında aynı düşünmüyorlardı. Aralarında önemli teorik ve politik farklılıklar vardı. Fakat 1914’te onları aynı tarihsel cephede buluşturan temel nokta açıktı: sosyalist hareket kendi ulusal burjuvazisinin savaş politikasına eklemlenmemeli, işçileri “milli birlik” adına sınıf kardeşlerine karşı savaşa göndermemeliydi. Luxemburg’un düşüncesinde de zafer ya da yenilginin egemen sınıflarla proletarya açısından aynı anlama gelmediği vurgusu güçlüydü; savaşın sonunda hem “galip” hem “mağlup” ülkelerin emekçilerinin ödeyeceği bedel ağır olacaktı.

1915’te İsviçre’nin Zimmerwald köyünde savaş karşıtı sosyalistlerin yeniden bir araya gelmesi bu kırılmanın başka bir aşaması oldu. Farklı ülkelerden, yani savaşın birbirine düşman kamplarından gelen sosyalistler burada buluşarak kendi hükümetlerinin savaş siyasetine verilen sosyalist desteği eleştirdiler ve ilhaksız, savaş tazminatsız bir barış çağrısı yaptılar. Lenin’in öncülük ettiği Zimmerwald Solu daha ileri gidiyor ve eski II. Enternasyonal’in yerine açıkça devrimci yeni bir enternasyonal kurulmasını savunuyordu.

Birinci Dünya Savaşı böylece uluslararası sosyalist hareket içerisinde zaten var olan reformist ve devrimci eğilimler arasındaki ayrılığı keskinleştirdi. 1917 Rus Devrimi’nden sonra kopuş daha da derinleşti ve 1919’da Lenin ve Bolşeviklerin öncülüğünde III. Enternasyonal, yani Komünist Enternasyonal kuruldu. Savaş sırasında kendi hükümetlerini destekleyen ya da devrimci kopuşu reddeden sosyal demokrat akımlar ise farklı biçimlerde yeniden örgütlenerek ayrı bir uluslararası sosyalist gelenek oluşturdular. Böylece savaş öncesinin geniş II. Enternasyonal ailesinin içinde bulunan devrimci komünizm ile reformist sosyal demokrasi arasındaki ayrım, savaş sonrasında örgütsel bir bölünmeye dönüştü.

Yunanistan’daki SEKE ve onun içerisindeki genç komünist kuşağın Anadolu Savaşı karşısındaki radikalleşmesini işte bu uluslararası tarihsel kırılmanın dışında düşünmemek gerekir. Onların önünde henüz birkaç yıl önce Avrupa sosyalizminin yaşadığı büyük yenilginin sorusu duruyordu: Savaş başladığında sosyalistler kendi devletlerinin “milli çıkar” söylemine teslim mi olacak, yoksa kendi burjuvazilerine karşı işçi sınıfının uluslararası çıkarını mı savunacaklardı? Yunan komünistlerinin Anadolu cephesinde verdikleri cevap, bütün tereddütleri ve çelişkileriyle birlikte, 1914’te çöken II. Enternasyonal’in devrimci kanadından yükselen “kendi burjuvazinin savaşına hayır” düşüncesinin Ege’deki yankılarından biri oldu.

“Büyük Ülkü”: Egemen sınıfın çıkarının milletin çıkarı ilan edilmesi

Yunan devletinin Anadolu politikasını anlamak için “Megali İdea”, yani “Büyük Ülkü” kavramını hesaba katmak gerekir. 19. yüzyıl boyunca gelişen bu irredantist düşünce, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Rum nüfusların bulunduğu bölgeleri Yunan devletinin sınırları içerisine katmayı hedefliyordu. Bu proje uzun süre Yunan siyasal hayatında neredeyse kendiliğinden kabul edilen bir milli hedef niteliği taşıdı.

İzmir’e çıkış ve Anadolu seferi de kamuoyuna basitçe başka bir ülkenin toprağını ele geçirme girişimi olarak sunulmadı. “Milli kurtuluş”, “tarihsel hak”, “kurtarılmamış kardeşler” ve “Helenizmin geleceği” gibi kavramlarla meşrulaştırıldı. Milliyetçilik tam da burada sınıfsal işlevini görüyordu: Atinalı banker ile Tesalyalı köylünün, armatör ile liman işçisinin, büyük tüccarla cephedeki yoksul erin aynı “milli çıkar”a sahip olduğu varsayılıyor ve bütün sınıf çelişkilerinin üzerine ulusal bir örtü çekiliyordu.

1918’de kurulan Yunanistan Sosyalist İşçi Partisi SEKE’nin sonraki yıllarda yaşadığı radikalleşmenin esas önemi de buradadır. Bolşevik Devrimi’nin Yunan sosyalizmi üzerindeki önemli etkilerinden biri, milli birlik fikrinin sınıfsal açıdan sorgulanmasıydı. Milliyetçiliğin sınıf farklılıklarını görünmez kılan burjuva hegemonik işlevi giderek daha açık biçimde tartışma konusu haline geldi.

Bu, küçük görülebilecek ama tarihsel açıdan büyük bir kopuştu. Soru artık yalnızca “Yunanistan savaşı kazanabilecek mi?” değildi. Asıl soru şuydu: Yunan işçisinin ve köylüsünün Anadolu’da savaşmaktan ne çıkarı var?

SEKE savaşa ilk günden aynı açıklıkta karşı çıkmadı

Sol tarih yazımında geçmişi kusursuzlaştırmanın bir faydası yok. SEKE’nin Anadolu seferine daha ilk günden bütünüyle tutarlı ve devrimci bir karşı çıkış geliştirdiğini söylemek tarihsel olarak doğru değildir. Parti 1918’de kurulmuş genç, küçük ve iç siyasal eğilimleri henüz tam olarak ayrışmamış bir örgüttü. Enternasyonalist ve Bolşevik çizgi giderek güçlenmekle birlikte parti içinde milli mesele konusunda farklı yaklaşımlar bulunuyordu.

Philip Carabott’un doğrudan Yunan komünistleri ile Küçük Asya Seferi arasındaki ilişkiyi inceleyen ayrıntılı çalışması, SEKE’nin ilk yıllarındaki bu tereddütleri açık biçimde gösteriyor. Parti basınında savaş karşıtı yazılar yayımlansa da örgütün resmî ve aktif savaş karşıtlığına geçişi aşamalı oldu. 1920’de dahi enternasyonalist çizgi ile milli meseleye ilişkin eski yaklaşımlar arasındaki gerilim tamamen çözülmüş değildi.

Bu gerçeği kabul etmek SEKE’nin tarihsel önemini azaltmaz; tam tersine, sınıf bilincinin gökten inmediğini gösterir. İnsanlar ve örgütler mücadele içerisinde değişir. Savaş uzadıkça, yoksulluk derinleştikçe ve askerler ölürken “milli ülkü”nün maddi bedeli görünür hale geldikçe parti içerisindeki enternasyonalist çizgi güçlendi. 1920 seçimlerine gelindiğinde SEKE, savaşın sona erdirilmesini, uzun seferberliğin bitirilmesini ve asker kaçaklarıyla firarilere genel af verilmesini başlıca talepleri arasına aldı. Atina ve Selanik’teki savaş karşıtı gösteriler önemli kalabalıkları toplamaya başladı.

1921’de ise dil daha sertleşti. Yeni hükümet savaşı bitirmek yerine Anadolu’nun içlerine doğru genişlettiğinde SEKE, savaşa ve onun yarattığı hayat pahalılığına karşı gösteriler örgütledi. Parti söyleminde Yunan ordusunun İngiliz ve Fransız sermaye çevrelerinin çıkarları uğruna kullanıldığı savunuluyor ve Yunan işçi ve köylülerinin Anadolu’da savaşmaması gerektiği ilan ediliyordu. Burada tarihsel olarak önemli bir eşik aşılmıştı: SEKE artık yalnızca “barış olsun” demiyor, savaşı üreten toplumsal çıkarı teşhir etmeye çalışıyordu.

“Türk dostluğu”ndan daha radikal bir düşünce

Bugün bu komünist askerlerin hikâyesi Türkiye’de çoğu zaman “Türk kardeşime kurşun sıkmam” cümlesiyle özetleniyor. Duygusal olarak güçlü bir ifade olsa da dönemin belgelenebilen komünist dilini tam olarak karşılamıyor. Çünkü Yunan komünistlerinin asıl fikri “Türkleri sevdiğimiz için savaşmıyoruz” biçiminde değildi. Çok daha radikal bir şey söylüyorlardı.

Onların meselesi Türk milliyetçiliğinin tarafına geçerek Yunan milliyetçiliğini reddetmek değildi. Bir milliyetçiliğin karşısına başka bir milliyetçilik koymuyorlardı. Savaşın her iki tarafındaki emekçilerin çıkarıyla, onları savaşa süren egemen sınıfların çıkarı arasında bir ayrım kuruyorlardı. Bu nedenle dönemin komünist bildirilerinde “anavatan”, “milli ülkü” ve “vatanseverlik” gibi kavramların arkasında sınıfsal çıkarların bulunduğu fikri belirgindi.

Bu yüzden onların savaş karşıtlığını yalnızca “Türk-Yunan dostluğu”na indirgemek, siyasal içeriğini daraltır. Onların söylediği şey bundan daha tehlikeliydi: “Bizi birbirimizi öldürmeye gönderen düzeni sorgulayın.”

Savaş cepheye taşındı; sınıf mücadelesi de

Devletin hesap etmediği şeylerden biri, siyasal olarak radikalleşmiş işçilerin askere alınmasının sınıf mücadelesini ortadan kaldırmamasıydı. Yalnızca mekânını değiştiriyordu. Fabrikadaki militan cephede asker oluyor, demiryolu işçisi üniforma giyiyor, sendikacı tüfek taşıyor ve sosyalist gazete okuru sipere gönderiliyordu. Fakat düşüncelerini kışlanın kapısında bırakmıyordu.

Yunanistan’da grevcilere karşı kullanılan yöntemlerden biri zorunlu askere alma ve bazı militanları cepheye sevk etmekti. Ancak bunun beklenmedik bir sonucu oldu: savaş karşıtı fikirler doğrudan ordunun içerisine taşındı. Demiryolu işçileri gibi örgütlü emekçi kesimlerinin bazı mensupları, cephedeki farklı komünist gruplar arasında bağlantı kurulmasına ve propaganda malzemesinin dolaştırılmasına yardımcı oldular.

Devlet sınıf mücadelesini üniformayla bastırabileceğini düşündü. Fakat üniformanın içine işçi de girdi ve işçi beraberinde sınıf hafızasını götürdü.

Cephede örgütlenme ve savaş karşıtı yayınlar

1920 yılına gelindiğinde ordunun içerisindeki hoşnutsuzluk sosyalist basına da yansımaya başlamıştı. SEKE ile bağlantılı yayınlarda cephedeki askerlerden gelen savaş karşıtı metinlere yer veriliyor, savaşın sürdürülmesi giderek daha açık biçimde sorgulanıyordu. Sonraki dönem kaynaklarında bu faaliyetler Pantelis Pouliopoulos ve cephedeki komünist çevrelerle ilişkilendirildi.

Bundan sonra örgütlenme daha görünür hale geldi. Cephede komünist asker hücreleri ortaya çıktı, merkezî bir koordinasyon yaratılmaya çalışıldı, askerler arasında savaş karşıtı metinler dolaştırıldı ve Yunanistan’dan gelen sosyalist yayınlar birliklere ulaştırıldı. Bazı yayınlar cephede el yazısıyla ya da sınırlı imkânlarla çoğaltılıyordu. İzmir ve çevresinin bu faaliyetlerin önemli merkezlerinden biri olduğu, çeşitli kaynaklarda “Kızıl Muhafız” adıyla anılan yayınların ve başka asker gazetelerinin dolaşımda bulunduğu aktarılır.

Bir ordunun içinde gizli gazete çıkarmanın ne demek olduğunu düşünmek gerekir. Kâğıdı bulmak, metni hazırlamak, çoğaltmak, birlikler arasında taşımak, okuyacak askerleri bulmak ve bütün bunları askerî disiplin altında ihbar edilmeden yapmak gerekir. Yakalanıldığında karşılaşılacak suçlama ise basit bir disiplin cezası olmayabilir; vatana ihanet suçlamasına kadar uzanabilir. Bunun adı, savaş makinesinin içinde örgütlü siyasal faaliyettir.

Firar: korkaklık mı, sınıfsal itaatsizlik mi?

Ordular firarı “korkaklık” olarak anlatmayı sever. Çünkü asker savaşmayı reddettiğinde bunun politik bir anlamı olabileceğini kabul etmek istemezler. Elbette her firar politik değildir. Yıllardır savaştan savaşa sürülmüş, ölmek istemeyen ve ailesine dönmek isteyen bir askerin kaçması için komünist olması gerekmez.

Yunan ordusundaki firarların tam sayısı konusunda kaynaklar arasında ciddi farklılıklar vardır. Bu nedenle çok yüksek rakamları kesin veri gibi tekrar etmek doğru değildir. Ancak üzerinde geniş bir uzlaşma bulunan temel olgu, firarın savaşın ilerleyen dönemlerinde ciddi bir askerî ve toplumsal sorun haline geldiğidir.

Komünist hareketin önemi de burada ortaya çıkıyordu. Komünistler savaş yorgunluğunu yaratmadı, fakat savaş yorgunluğuna politik bir anlam vermeye çalıştı. Eve dönmek isteyen askere yalnızca “kaç” demediler; “Seni buraya kim gönderdi, bu savaş neden başladı ve kim bundan çıkar sağlıyor?” sorularını yönelttiler. Hoşnutsuzlukla sınıf bilinci arasındaki köprü tam da burada kurulabilirdi. Çeşitli kaynaklar cephedeki komünist ağların firar eden bazı askerlerin saklanmasına ve güvenli bölgelere ulaşmasına yardım ettiğini de aktarır.

Savaş makinesi açısından bundan daha tehlikeli bir faaliyet düşünmek zordur. Çünkü devletin asker üzerindeki iktidarı, en sonunda emrin uygulanacağı varsayımına dayanır. Asker bu varsayımı bozduğu anda yalnızca bireysel bir disiplin sorunu değil, siyasal bir kriz ortaya çıkar.

Pantelis Pouliopoulos: Anadolu cephesinden Yunan komünist hareketinin başına

Bu kuşağın simge isimlerinden biri Pantelis Pouliopoulos’tur. Henüz çok gençken Anadolu cephesinde askerlik yapan Pouliopoulos, savaş karşıtı komünist asker faaliyeti içerisinde yer aldı. 1922’de savaş karşıtı etkinlikleri nedeniyle tutuklandı; savaşın sona ermesi ve Yunan askerî düzeninin çökmesiyle serbest kaldı. Birkaç yıl sonra Yunan komünist hareketinin en önemli kadrolarından biri olacak ve KKE genel sekreterliğine kadar yükselecekti.

Pouliopoulos’un hayatındaki bu süreklilik önemlidir. Anadolu cephesi onun kuşağı için yalnızca askerlik yapılan bir yer değildi; aynı zamanda bir politik okuldu. Burada savaşın ne olduğunu yalnızca teorik broşürlerden değil, maddi gerçekliğin içinden öğrendiler. Emir verenle ölen arasındaki sınıfsal mesafeyi, milliyetçi nutukla siperin gerçeği arasındaki uçurumu ve yıllardır askerde tutulan yoksul köylülerin öfkesini gördüler. Savaştan döndüklerinde ise bu deneyimi beraberlerinde getirdiler.

Savaştan dönen askerler ve “Eski Savaşçılar”

1922’de Yunan ordusu Anadolu’dan çekildiğinde savaş karşıtı siyaset sona ermedi. Cephede oluşan deneyim Yunanistan’a geri döndü. Savaş gazileri arasında gelişen “Eski Savaşçılar” hareketi bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Avrupa’nın bazı ülkelerinde eski asker örgütlerinin bir bölümünün aşırı milliyetçi ve daha sonra faşist hareketlere insan kaynağı sağladığı bilinirken, Yunanistan’ın ilk savaş gazileri hareketinde güçlü bir komünist ve anti-militarist damar ortaya çıktı. Eski Savaşçılar örgütleri 1922-1925 döneminde komünist hareketle yakın ilişki kurdu; savaş mağdurları, gaziler ve emekçiler arasında önemli bir dinamizm yarattı ve güçlü bir anti-militarist çizgi benimsedi.

Bu tesadüf değildir. Savaşı yaşayan insanlar savaş hakkında generallerden farklı düşünür. Bir general için cephe haritadaki çizgidir; asker için arkadaşının parçalanmış bedenidir. Bir hükümet için seferberlik sayıdır; emekçi için eve dönemeyen yıllardır. Burjuva siyasetçi “milli şeref” derken savaş gazisi eksik koluyla eve döner. Anadolu’dan dönen savaş karşıtı askerlerin bir bölümünün sosyalist ve anti-militarist harekete yönelmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir. Savaş onlara enternasyonalizmi yalnızca teorik olarak öğretmemiş, milliyetçiliğin faturasını bedenlerinde göstermişti.

200 komünist gerçekten İnciraltı’nda kurşuna dizildi mi?

Türkiye’de bu tarihin neredeyse tamamının üzerine çıkmış olan büyük anlatıya gelindiğinde daha dikkatli olmak gerekiyor. Yaygın anlatıya göre yaklaşık 200 sosyalist ya da komünist Yunan askeri Anadolu’nun işgaline karşı çıktı, bir manifesto imzaladı, Anadolu halkını öldürmeyeceklerini ilan etti, silah bırakmayı kabul etti, aylarca yargılandı ve sonunda 1 Ocak 1921’de İzmir İnciraltı’nda kurşuna dizildi.

Son derece etkileyici bir hikâye olmasına rağmen bugün itibarıyla elimizde 200 askerin bu şekilde topluca infaz edildiğini doğrulayan güvenilir bir askerî mahkeme kararı, isim listesi, birlik günlüğü, çağdaş gazete kaydı veya dönemin komünist kaynaklarından açık bir belge bulunmuyor. Hikâyenin Türkiye’de yaygınlaşmasının önemli dönüm noktalarından biri Tuğrul Keskin’in Zito i Epanastasis / Yaşasın İsyan adlı şiir kitabı ve ardından İnciraltı’nda yapılan anmalar oldu.

Arif Şentek’in anlatının kaynaklarını incelediği çalışma burada kritik önemdedir. Şentek’in aktardığı araştırmalar, şiir kitabındaki “manifesto”nun gerçek bir tarihsel çekirdeği bulunabileceğini düşündürüyor; çünkü cephedeki komünist askerlerin savaş karşıtı bildiriler yayımladığı gerçekten biliniyor. Fakat bir bildirinin varlığı ile bildiriyi imzalayan 200 kişinin idam edilmesi aynı şey değildir. Foti Benlisoy’un Yunan ordusundaki savaş karşıtı hareketi geniş arşiv malzemesi üzerinden araştıran çalışmasında da 200 kişilik toplu infazın izi bulunmamakla birlikte bu nedenle kurşuna dizilenler var ama sayaları bilinmemektedir.

Bunun tarihçilik açısından ağırlığı büyüktür. Cephedeki komünistlerin gazetelerini, bazı isimlerini, örgütlenme biçimlerini, tutuklanmalarını ve savaş sonrası faaliyetlerini izleyebiliyoruz. Buna karşılık aynı ordunun 200 askerini bir günde kurşuna dizdiğine ilişkin güvenilir bir iz bulamıyoruz. İki yüz kişinin askerî mahkeme kararıyla topluca infaz edilmesi küçük bir olay değildir; Yunan ordusunun bütün Küçük Asya Seferi tarihinin en çarpıcı iç disiplin olaylarından biri olurdu. SEKE yayınlarında, sonraki KKE tarih yazımında, savaş gazilerinin anılarında, askerî kayıtlarda ve muhalif basında çok sayıda iz bırakması beklenirdi.

Bu izlerin bulunmaması matematiksel anlamda “kesinlikle böyle bir olay olmadı” kanıtı değildir, fakat söz konusu iddiayı kanıtlanmış tarihsel gerçek gibi sunmamıza da izin vermez.

Solun kahramanlık efsanelerine ihtiyacı yok

Burada mesele yalnızca tarihçilik meselesi değildir; aynı zamanda sol siyaset açısından bir yöntem ve ahlak sorunudur. Egemen sınıfların tarih yazımını eleştiren sosyalistler, kendi hoşlarına giden hikâyeler söz konusu olduğunda aynı yöntemi kullanamaz. Burjuva milliyetçiliği “Bizim kahramanımız hakkında anlatılan her şey doğrudur” diyorsa, sol da “Bizim devrimcimiz hakkında anlatılan her şey doğrudur” diyemez.

Tarihsel materyalizm maddi olguyla başlar: arşivle, belgeyle, toplumsal ilişkiyle, üretim ilişkileriyle, sınıflarla ve somut insanlarla. Bir olay politik olarak güzel olduğu için doğru hale gelmez. Üstelik burada efsaneye gerçekten ihtiyaç yoktur, çünkü belgelenmiş gerçek zaten son derece güçlüdür.

Belki 200 kişi İnciraltı sahilinde aynı anda kurşuna dizilmedi. Ama Yunan ordusunda komünistlerin savaşa karşı örgütlendiği, asker hücreleri kurduğu, cephede yayın çıkardığı, savaşın sınıfsal niteliğini tartıştığı, firarilere yardım ettiği, devlet baskısına uğradığı, tutuklandığı, bazılarının vatana ihanetle suçlandığı ve savaştan dönenlerin anti-militarist gaziler hareketinde örgütlendiği gerçektir.

Bunların hangisi yeterince değerli değildir? Bir devrimci hareketin büyüklüğü mezarlığındaki insan sayısıyla değil, egemen ideolojinin en güçlü olduğu anda ona karşı üretebildiği bilinçle ölçülmelidir.

Komünistler Yunan yenilgisinin sorumlusu muydu?

1922’de cephe çöktüğünde tanıdık bir mekanizma çalışmaya başladı. Her başarısız savaşın ardından egemenler bir “iç düşman” arar. General başarısız olmamıştır, hükümet yanlış hesap yapmamıştır, savaşın stratejik çıkmazı yoktur, asker tükenmemiştir ve toplum yoksullaşmamıştır; sorun mutlaka içerideki “hainler”dir.

Yunanistan’da da komünistler ordunun moralini bozmak ve yenilgiyi hazırlamakla suçlandı. Philip Carabott’un çalışmasının önemli sonuçlarından biri, bu iddianın abartılı olduğunu göstermesidir. Komünistlerin savaş karşıtı faaliyeti gerçektir ve askerlerin savaş isteğini etkiledikleri bütünüyle reddedilemez. Ancak SEKE o dönemde küçük ve ağır devlet baskısı altında bulunan bir örgüttü. Yunan ordusunun Anadolu’daki yenilgisini komünist faaliyete bağlamak, çok daha büyük askerî, siyasal ve toplumsal nedenleri gizlemek anlamına gelir.

Burada sınıfsal bir mekanizma işliyordu: savaşı başlatanlar yukarıdaydı, suçlananlar aşağıda. Kararı hükümet vermiş, bedeli asker ödemişti. Sonra da neden ölmek istemediği için askere hesap soruluyordu. Bu, savaş rejimlerinin tanıdık ahlakıdır.

Siperin iki tarafında kim vardı?

Enternasyonalizmin soyut bir slogan olmadığını anlamak için siperin iki tarafındaki insanları düşünmek yeterlidir. Bir tarafta Anadolu’nun köylüsü, diğer tarafta Yunanistan’ın köylüsü vardır. Birinin dili Türkçe, diğerinin Yunancadır; birinin cebinde başka devletin kimliği, ötekinin üniformasında başka bayrak vardır. Fakat ikisi de yoksul olabilir, ikisi de hayatını emeğiyle sürdürüyor olabilir, ikisinin de geride bekleyen bir ailesi vardır ve ikisinin de bedenini devlet savaş meydanına sürmektedir.

Buna karşılık kendi ülkesindeki büyük sermaye sahibiyle arasındaki toplumsal mesafe, karşı siperdeki yoksulla arasındaki mesafeden çok daha büyük olabilir. Milliyetçiliğin tarihsel mucizesi bu maddi gerçeği tersine çevirebilmesidir. Sana kendi fabrikatörünün senin kardeşin, karşıdaki işçinin ise düşmanın olduğunu söyler; kendi bankerin senin milletindendir, karşıdaki köylü ise yabancıdır.

Sosyalist enternasyonalizmin yaptığı şey bu ideolojik büyüyü parçalamaktır. “İşçinin vatanı yoktur” sözü, insanın doğduğu yere bağlılık duymaması gerektiği anlamına gelmez. İşçinin kapitalist devletler arasındaki rekabette kendi sömürücüsünün çıkarını otomatik olarak kendi çıkarı saymaması gerektiği anlamına gelir. Anadolu cephesindeki Yunan komünistlerinin tarihsel değeri de burada yatıyor: onlar “Türk olduk” demediler; Yunan burjuvazisinin çıkarının Yunan işçisinin çıkarıyla aynı olmadığını söylemeye başladılar. Bu, milliyetçi aklın kavrayabileceğinden çok daha radikal bir kopuştur.

Anadolu’nun bütün halklarının trajedisi

Bu sınıfsal bakış, savaşın ulusal ve etnik felaketlerini görmezden gelmek anlamına gelmez. Tam tersine, 1919-1922 savaşı Türk ve Rum sivillerin yanı sıra Anadolu’nun başka topluluklarını da içine alan ağır bir şiddet, zorunlu göç, yıkım ve kitlesel travma döneminin parçasıydı. Yunan ordusunun yenilgisinin ardından yüz binlerce Anadolu Rumu açısından da sürgün, göç ve köklerinden kopuş yaşandı.

Sosyalist bir tarih bu acıları birbirine karşı yarıştırmaz. “Bizim ölülerimiz sizin ölülerinizden değerlidir” demez ve bir halkın acısını başka halkın acısını inkâr etmek için kullanmaz. Çünkü savaşın milliyetçi hafızası mezarlıkları bile karşı karşıya getirirken, sınıf siyaseti başka bir soru sorar: Bu insanların birbirini öldürmek zorunda kaldığı tarihsel düzen nasıl üretildi?

Yunan komünist askerlerinin savaş karşıtlığını bugün hâlâ anlamlı yapan şey de budur. Onlar henüz savaş sürerken, ulusal nefretin ortasında bu sorunun kapısını aralamışlardı.

Enternasyonalizm, önce kendi egemen sınıfına karşı sınanır

Başka ülkelerin milliyetçiliğini eleştirmek, başka ülkelerin militarizmini kınamak ve başka ülkenin devletine “emperyalist” demek kolaydır. Gerçek enternasyonalizm daha zordur; çünkü önce kendi devletinin propagandasının dışına çıkmayı, kendi egemen sınıfının savaşını sorgulamayı, kendi bayrağının altında işlenen haksızlıkları görebilmeyi ve kendi toplumunda “hain” denme riskini göze almayı gerektirir.

Bu nedenle Yunan komünistlerinin Anadolu seferine karşı çıkışını Türkiye açısından değerli yapan şey, “Türkleri desteklemiş olmaları” değildir. Onları tarihsel olarak anlamlı kılan, kendi devletlerinin savaşına kendi toplumlarının içerisinden karşı çıkmalarıdır. Enternasyonalizmin ölçüsü budur. Bir Türk sosyalist için de, bir Yunan sosyalist için de, başka bir ülkenin sosyalisti için de aynı ölçü geçerlidir: öteki devletin suçunu görmekle yetinmemek, kendi egemen sınıfının çıkarı ile kendi sınıfının çıkarı arasındaki farkı görebilmek.

Tam da bu noktada 1914’te II. Enternasyonal içerisinde yaşanan tarihsel ayrılık yeniden karşımıza çıkar. Lenin’in “kendi” şovenizmine karşı mücadeleyi sosyalistlerin ilk görevlerinden biri saymasıyla, Luxemburg’un Alman sosyal demokrasisinin savaş kredileri ve sınıf barışı politikasını mahkûm etmesi aynı temel soruyu gündeme getiriyordu: İşçi sınıfı kriz anında burjuvazinin “milli birlik” çağrısı içinde eriyecek mi, yoksa bağımsız sınıf siyasetini koruyacak mı? Anadolu cephesindeki Yunan komünistlerinin önünde de birkaç yıl sonra aynı soru, bu kez çok somut biçimde duruyordu. Dün Alman işçisinden Fransız ya da Rus işçisine ateş etmesi istenmişti; şimdi Yunan işçisinin ve köylüsünün eline silah verilerek Anadolu’nun emekçilerine karşı savaşması isteniyordu.

Bu nedenle Yunan komünistlerinin savaş karşıtlığı yalnızca iki halk arasındaki dostluğun güzel bir örneği değildir. Aynı zamanda II. Enternasyonal’in 1914’te çöktüğü noktada yeniden yükselen temel sosyalist ilkenin ifadesidir: İşçi sınıfının kurtuluşu, kendi egemen sınıfının zaferine bağlanamaz.

Belki İnciraltı’nda dendiği gibi 200 mezar yok; orada kurşuna dizilenlerin sayısı belgeli olarak net olarak bilinmiyor, ama burada önemli olan sayı değildir, ortada daha büyük bir miras var.

Elimizde başka bir tarih var; daha karmaşık, daha az sinematik ama daha gerçek bir tarih. Bir gecede ortaya çıkmayan politik bilinç, parti içindeki tartışmalar, korkular, tereddütler, savaş karşıtı gazeteler, gizli örgütlenmeler, firar eden askerler, mahkemeler, hapishaneler, kurşuna dizilenler ve yıllarca cephede tutulmuş yoksullar var. Bütün bunların içerisinden ağır ağır ortaya çıkan bir düşünce de var: Bu savaş bizim savaşımız değildir.

Egemenler açısından asıl tehlikeli cümle budur. Çünkü bir asker bunu söylediği anda devlet yalnızca bir tüfek kaybetmez; itaat eden insan, düşünen insana dönüşür.

Sonuç: “Bu sizin savaşınız, bizim değil”

Yüz yıl sonra Anadolu seferindeki Yunan komünistlerini hatırlamak istiyorsak onları Türkiye’nin tarihinde birkaç “iyi Yunan” eklemek için hatırlamayalım. Bu, onların siyasal mirasını küçültür. Onları milliyetçiliğin iki halkı birbirine düşman ettiği bir tarihsel anda sınıf kardeşliğinin, anti-militarizmin, enternasyonalizmin ve savaşın meşruiyetini sorgulama cesaretinin temsilcileri olarak hatırlamak daha anlamlıdır.

Onların hikâyesinin bize bıraktığı sorular bugün de yakıcıdır: Bir işçi neden başka bir işçiyi öldürür? Bir köylü neden başka bir köylünün toprağında can verir? Savaş kararını kim verir, savaş borcunu kim öder, cepheye kim gider, kim eve dönemez, kim yoksullaşır ve kim savaşın yarattığı yeni pazarlardan kazanç sağlar? Neden bütün bu soruların üzeri tek bir kelimeyle, “vatan” sözcüğüyle örtülmeye çalışılır?

Elbette insanların bir memleketi, dili, kültürü ve hafızası vardır. Bir toprağa, bir şehre, bir denize ya da bir sokağa bağlılık duyabilirler. Sosyalizm insanın bütün bunlardan vazgeçmesini istemez. Fakat hiçbir bayrağın işçinin kendi zincirini sevmesini gerektirmediğini, hiçbir milli idealin yoksulun başka bir yoksulu öldürmesini kendiliğinden haklı kılmadığını ve hiçbir devletin kendi egemen sınıfının çıkarını sonsuza kadar halkın çıkarı diye sunamayacağını söyler.

1 Ocak 1921’de İnciraltı sahilinde yan yana dizilen komünist askerlerin kaç kişi olduğu bilinmese de sorun sayılar değil, tavır ve duruştur. Fakat Anadolu’da başka bir şey kesinlikle vardı: Yunan ordusunun içerisinde kendisine öğretilen “düşman” fikrini sorgulayan insanlar, savaşın ardındaki sınıf ilişkilerini görmeye çalışan sosyalistler, siperlerde gazete çıkaran komünistler, firar edenlere yardım eden örgütçüler, hapse girmeyi göze alan militanlar ve savaştan döndükten sonra militarizme karşı örgütlenmeye devam eden eski askerler.

Onların tarihini anlatmak için efsaneye ihtiyacımız yok. Çünkü gerçek mücadele zaten yeterince büyük. Belki bugün ihtiyaç duyduğumuz şey de kahramanlık hikâyelerinden çok, onların sorduğu o basit ve tehlikeli soruyu yeniden sormaktır: Bizi birbirimize düşman eden kim?

1914’te Avrupa’nın sosyal demokrat çoğunlukları bu soruya kendi burjuvazilerinin bayrakları altında cevap vermiş ve II. Enternasyonal parçalanmıştı. Lenin, Luxemburg, Liebknecht ve başka enternasyonalistlerin itirazı ise sonraki devrimci kuşağa başka bir miras bıraktı: İşçi sınıfı, kendi egemenlerinin savaşında bağımsız siyasal varlığından vazgeçmemelidir. Yunan komünist askerlerin Anadolu’da açtıkları küçük gedik de bu uzun enternasyonalist geleneğin bir parçasıydı.

Siperin iki tarafındaki yoksullar bu sorunun cevabını bir gün birlikte verdiğinde, yalnızca bir savaş değil, savaşları mümkün kılan dünya da değişmeye başlayacaktır.

Bu sizin savaşınız. Bizim değil.

Kaynak notu

Makalenin tarihsel omurgasında Philip Carabott’un 1992 tarihli The Greek “Communists” and the Asia Minor Campaign (Yunan “Komünistleri” ve Küçük Asya Seferi) çalışması ile Nikos Potamianos’un Internationalism and the Emergence of Communist Politics in Greece, 1912–1924 (Yunanistan’da Enternasyonalizm ve Komünist Siyasetin Ortaya Çıkışı, 1912–1924) başlıklı araştırması temel kaynaklar arasındadır. Carabott, SEKE’nin ilk dönemindeki tereddütleri, cephedeki komünist faaliyetleri ve komünistlerin Yunan yenilgisinin başlıca nedeni olduğu yönündeki sonraki suçlamaları inceler. Potamianos ise Yunan sosyalist hareketindeki anti-militarist ve anti-milliyetçi dönüşümü, Rus Devrimi’nin etkisi ve uzun savaş döneminin yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk bağlamında ele alır.

II. Enternasyonal’in Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı kriz için 1912 Basel Kongresi, Ağustos 1914’te sosyalist partilerin savaş kredilerine verdikleri destek ve 1915 Zimmerwald Konferansı birlikte ele alınmalıdır. 1914-1918 Online: International Encyclopedia of the First World War (1914-1918 Çevrimiçi: Birinci Dünya Savaşı Uluslararası Ansiklopedisi), savaşın başlangıcında sosyalist partilerin çoğunun kendi hükümetlerinin savaş çabalarını desteklemesinin Enternasyonal’de derin bir kırılmaya yol açtığını; Zimmerwald hareketinin ise savaş karşıtı sosyalistleri yeniden bir araya getirdiğini gösterir.

Lenin’in 1914-1916 arasındaki savaş yazıları, özellikle The Tasks of Revolutionary Social-Democracy in the European War (Avrupa Savaşı’nda Devrimci Sosyal-Demokrasinin Görevleri), The Collapse of the Second International (İkinci Enternasyonal’in Çöküşü) ve Opportunism and the Collapse of the Second International (Oportünizm ve İkinci Enternasyonal’in Çöküşü), kendi burjuvazisinin savaşını destekleyen sosyalist akımlara yönelik “sosyal-şovenizm” eleştirisinin teorik temelini oluşturur. Rosa Luxemburg’un hapishanede kaleme aldığı ve daha sonra Junius Broşürü adıyla yayımlanan The Crisis of German Social Democracy (Alman Sosyal Demokrasisinin Krizi) ise SPD’nin — Sozialdemokratische Partei Deutschlands (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) — savaş kredilerine verdiği desteği ve savaş süresince sınıf mücadelesinin askıya alınmasını sosyalist enternasyonalizmin çöküşü açısından ele alır.

Türkiye’de yaygınlaşan “İnciraltı’nda 200 komünist asker” anlatısının kaynak zincirine yönelik önemli Türkçe incelemelerden biri Arif Şentek’in çalışmasıdır.

Önceki İçerik6-7 Eylül: Devlet Eliyle Örgütlenmiş Bir Katliam