Rojava’da Devrimin Sonu: Entegrasyon Adı Altında Tasfiye – Serhat Yılmaz

Suriye’de bugün yaşananları artık Rojava Devrimi’nin kazanımlarının hangi koşullarda korunacağı üzerinden tartışmak giderek anlamını yitiriyor. Çünkü gelinen aşamada mesele, devrimin kazanımlarının merkezi devlet içinde güvence altına alınması değil, devrim sürecinde ortaya çıkan siyasal, toplumsal ve askeri yapıların yeni merkezi iktidara devredilmesidir.

Suriye Demokratik Güçleri Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin Şam’da Ahmed Şara yönetimiyle varılan anlaşmanın ardından SDG’nin bağımsız askeri yapı olarak görevinin sona erdiğini açıklaması bu sürecin en açık göstergesidir. SDG güçlerinin Suriye ordusuna katılmasıyla birlikte uzun süredir “entegrasyon” adı altında tartışılan süreç artık somut bir sonuca ulaşmıştır.

Bu noktadan sonra “devrimin kazanımları korunabilecek mi?” sorusunu eski biçimiyle sormak mümkün değildir.

Çünkü bir devrimin yalnızca geçmişte yarattığı kurumların bazı izlerinin varlığını sürdürmesi, o devrimin devam ettiği anlamına gelmez. Devrim, mevcut devlet düzeninin sınırları içinde birtakım kültürel veya idari hakların korunmasından ibaret değildir. Devrimden söz edebilmek için ortaya çıkan siyasal iradenin, toplumsal örgütlenmenin ve iktidar ilişkilerinin mevcut düzenin dışında veya ona karşı bağımsız bir tarihsel yönelim taşıması gerekir.

Bugün ise Rojava’da ortaya çıkan yapı, dün savaşılan merkezi devlet mantığının yerine kurulan yeni iktidara eklemlenmektedir.

Üstelik bu entegrasyon, demokratik, çoğulcu ve seküler bir siyasal yapıya değil; geçmişi silahlı İslamcı yapılanmalara dayanan HTŞ’nin belirleyici olduğu yeni Şam iktidarına doğru gerçekleşmektedir. Bu gerçeklik, yaşanan dönüşümün siyasal anlamını daha da ağırlaştırmaktadır.

Dolayısıyla bugün artık mesele, devrimin merkezi devlet içinde nasıl korunacağı değil, devrim olarak adlandırılan tarihsel sürecin hangi koşullarda sona erdiğinin ve geride kalan toplumsal kazanımların yeni iktidar tarafından hangi ölçüler içinde kullanılmasına izin verileceğinin tartışılmasıdır.

Rojava’da 2012’den itibaren ortaya çıkan deneyimin tarihsel önemi küçümsenemez. Kürt halkının siyasal varlığının görünür hale gelmesi, anadilde eğitim, kadınların bağımsız örgütlenmesi, yerel yönetim mekanizmaları, farklı halkların birlikte yönetim arayışları ve özsavunma kurumları bölgede önemli bir toplumsal dönüşüm yarattı.

Ancak geçmişte elde edilmiş kazanımlar ile bugün varlığını sürdüren bir devrim aynı şey değildir.

Tam tersine, bugünkü sürecin temel çelişkisi burada ortaya çıkmaktadır: Bir dönem merkezi devlet dışında yaratılmış kurumlar, bugün merkezi devletin yeni biçimi içerisine dahil edilmektedir.

SDG’nin feshi bunun en açık örneğidir.

Uzun yıllar boyunca Rojava’nın siyasal varlığının temel dayanaklarından biri olarak görülen özsavunma kapasitesi artık bağımsız bir yapı olarak ortadan kaldırılmıştır. SDG savaşçılarının Suriye ordusuna katılması, askeri açıdan yalnızca komuta zincirinin değişmesi değildir. Bu aynı zamanda Kuzey ve Doğu Suriye’nin kendi siyasal iradesine dayanan bağımsız askeri gücünün sona ermesi anlamına gelmektedir.

Bu nedenle artık “SDG nasıl entegre olacak?” sorusu yoktur.

Entegrasyon gerçekleşmiştir.

Asıl soru, bu entegrasyon karşılığında ne elde edildiğidir.

Kürt halkının anayasal statüsü tanınmış mıdır?

Kuzey ve Doğu Suriye’nin siyasal ve idari özerkliği güvence altına alınmış mıdır?

Yerel halkların kendi güvenlikleri üzerindeki yetkileri devam edecek midir?

Kadınların bağımsız örgütlenme mekanizmaları korunacak mıdır?

Yerel yönetimlerin yetkileri anayasal güvence altında mıdır?

Bu soruların yanıtları açık biçimde ortaya konmadan, SDG’nin feshedilmesini “savaştan barışa geçiş” söylemiyle açıklamak siyasal gerçeğin yalnızca bir bölümünü ifade eder.

Elbette savaşın sona ermesi, insanların ölmemesi ve uzun yıllardır süren çatışmanın bitmesi önemlidir. Ancak savaşın sona ermesi ile özgürleşme aynı şey değildir.

Barış, eğer halkların kendi siyasal iradesinden vazgeçmesi ve merkezi iktidarın otoritesini kabul etmesi pahasına gerçekleşiyorsa, bunun hangi tür bir barış olduğu ayrıca tartışılmalıdır.

Mazlum Abdi’nin açıklamasında yer alan “silah zamanından barış zamanına” geçiş vurgusu tam da bu nedenle tek başına yeterli değildir. Çünkü burada mesele yalnızca silahların bırakılması değildir. Silahlarla birlikte bağımsız siyasal iradenin ve özsavunma kapasitesinin de merkezi devlete devredilip devredilmediğidir.

Kürtçe eğitim konusunda yapılan açıklamalar da aynı çelişkinin içindedir.

Şam yönetiminin Kürtçe eğitim hakkının korunacağı yönünde verdiği sözler elbette önemsiz değildir. Kürt halkının onlarca yıllık inkâr politikalarının ardından kendi dilinde eğitim hakkının tanınması tarihsel bir kazanım olarak görülebilir.

Ancak bugün sorun yalnızca Kürtçe eğitimin olup olmayacağı değildir.

Asıl sorun, bu hakkın hangi siyasal statünün parçası olduğudur.

Kürtçe eğitim, merkezi iktidarın izin verdiği kültürel bir hak olarak mı tanınacaktır, yoksa Kürt halkının Suriye’nin kurucu halklarından biri olduğunun anayasal sonucu olarak mı kabul edilecektir?

Bu ayrım belirleyicidir.

Çünkü merkezi devlet, bir halkın dilini tanırken o halkın bağımsız siyasal iradesini tanımayabilir. Kültürel haklar verilirken siyasal haklar sınırlandırılabilir. Anadilde eğitim belirli ölçülerde kabul edilirken yerel yönetim, özsavunma ve siyasal özerklik ortadan kaldırılabilir.

Bu durumda ortaya çıkan şey devrimci kazanımların korunması değil, bazı kültürel hakların merkezi devletin sınırları içine alınmasıdır.

YPJ’nin geleceği de aynı nedenle kritik önemdedir.

Rojava deneyiminin en özgün alanlarından biri kadınların yalnızca yönetime veya savaşa katılması değil, bağımsız kadın örgütlenmeleri yaratmasıydı. YPJ bunun askeri alandaki en görünür ifadesiydi.

Ancak SDG’nin bağımsız askeri yapı olarak sona erdiği koşullarda YPJ’nin eski anlamıyla bağımsız bir devrimci kadın savunma gücü olarak varlığını sürdürebileceğini düşünmek giderek zorlaşmaktadır.

Eğer YPJ de merkezi devletin ordu ve güvenlik mekanizmalarının parçası haline gelirse, onun varlığı biçimsel olarak devam etse bile siyasal niteliği değişmiş olacaktır.

Burada da isimlerin ve sembollerin korunmasıyla gerçek siyasal özerklik arasındaki farkı görmek gerekir.

Bir kurum aynı adı taşıyabilir fakat artık başka bir iktidar ilişkisi içerisinde işlev görebilir.

Dolayısıyla bugün Rojava’daki kadın kazanımları açısından temel mesele, YPJ adının devam edip etmemesi değil, kadınların bağımsız siyasal ve toplumsal örgütlenme hakkının yeni devlet düzeni içerisinde ne ölçüde korunacağıdır.

Benzer biçimde yerinden edilenlerin geri dönüşü de yeni düzenin gerçek niteliğini gösterecek başlıklardan biri olacaktır.

Efrîn, Serêkaniyê ve diğer bölgelerden yerinden edilen insanların evlerine ve topraklarına güvenli biçimde dönüp dönemeyeceği, mülkiyet haklarının korunup korunmayacağı ve etnik veya siyasal kimlikleri nedeniyle baskıya uğrayıp uğramayacakları, yeni Şam yönetiminin demokratik niteliği konusunda önemli bir ölçüt olacaktır.

Ancak bütün bu başlıkların üzerinde daha temel bir sorun bulunmaktadır:

Suriye’de nasıl bir devlet kurulmaktadır?

Eski Baas rejiminin yıkılmış olması, eski merkeziyetçi devlet mantığının da ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Devleti yöneten kadrolar değişebilir.

Bayraklar değişebilir.

Siyasal söylem değişebilir.

Uluslararası ittifaklar değişebilir.

Fakat devlet yeniden bütün siyasal, askeri ve idari gücü merkezde topluyor; farklı halkların ve bölgelerin bağımsız siyasal iradelerini merkezi otoriteye tabi kılıyorsa, eski devlet biçiminin temel mantığı devam ediyor demektir.

Bugün yaşanan sürecin en büyük tehlikesi budur.

Baasçı merkezi devletin yerini demokratik ve çoğulcu bir Suriye’nin değil, başka ideolojik referanslara sahip yeni bir merkeziyetçi iktidarın alması mümkündür.

Bu açıdan mesele yalnızca Kürt halkının geleceği değildir.

Aleviler, Dürziler, Süryaniler, Ermeniler, seküler Araplar, kadınlar ve merkezi iktidarın siyasal-ideolojik çizgisi dışında kalan bütün toplumsal kesimler açısından aynı soru geçerlidir:

Yeni Suriye gerçekten farklılıkların siyasal olarak tanındığı bir ülke mi olacaktır, yoksa farklılıkların yalnızca merkez tarafından izin verilen sınırlar içerisinde yaşayabildiği yeni bir devlet mi kurulacaktır?

Bu nedenle bugünkü süreci “Rojava Devrimi’nin yeni aşaması” olarak tanımlamak gerçeği perdelemektedir.

Bir devrimin yeni aşamasından değil, devrimci sürecin sona erdiği ve ortaya çıkardığı kurumların yeni merkezi devlet düzenine dahil edildiği bir dönemden söz etmek daha gerçekçidir.

Bu, geçmiş deneyimin bütün önemini veya toplumsal etkilerini ortadan kaldırmaz.

Rojava deneyimi Kürt halkının siyasal bilincinde, kadınların örgütlenmesinde, yerel yönetim pratiklerinde ve bölgenin toplumsal hafızasında kalıcı etkiler bıraktı.

Fakat tarihsel bir deneyimin kalıcı etkiler bırakması ile o devrimin siyasal olarak devam etmesi aynı şey değildir.

Bugün yapılması gereken, mevcut tabloyu geçmişin kavramlarıyla idealize etmek değil, ortaya çıkan yeni güç ilişkilerini olduğu gibi değerlendirmektir.

SDG’nin bağımsız askeri yapısının sona ermesi büyük bir tarihsel kırılmadır.

Bu kırılmayı “entegrasyon” gibi nötr bir kavramın arkasına saklamak doğru değildir.

Çünkü entegrasyon eşit güçlerin ortak bir siyasal yapı kurması biçiminde gerçekleşmiyor.

Bir taraf bağımsız askeri yapısını dağıtıyor.

Bir taraf silahlı güçlerini merkezi orduya devrediyor.

Bir taraf gelecekteki hakları konusunda merkezi yönetimin vereceği anayasal ve hukuki güvenceleri bekliyor.

Bu güç ilişkisinde kimin kime entegre olduğu açıktır.

Bu nedenle bugünkü temel sorun artık “Rojava Devrimi nasıl korunacak?” değildir.

Devrim siyasal anlamda eski biçimiyle sona ermiştir.

Şimdi soru, bu tarihsel yenilginin ardından Kürt halkının, kadınların ve bölgedeki diğer toplumsal kesimlerin hangi hakları koruyabileceği ve yeni merkezi devlet karşısında nasıl bir siyasal mücadele hattı oluşturabileceğidir.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü devrimin devam ettiğini söylemek, yaşanan geri çekilmeyi ve güç kaybını görünmez hale getirebilir.

Oysa gerçek bir siyasal değerlendirme, yenilgiyi yenilgi olarak adlandırabilmelidir.

Bu aynı zamanda geçmişte elde edilen toplumsal kazanımların tümünün bir anda yok olduğu anlamına gelmez.

Anadilde eğitim talebi yaşamaya devam edecektir.

Kadınların bağımsız örgütlenme deneyimi toplumsal hafızada varlığını sürdürecektir.

Yerel demokrasi deneyimleri etkisini koruyacaktır.

Kürt halkının siyasal statü talebi ortadan kalkmayacaktır.

Fakat bunlar artık devam eden bir devrimin kazanımları olarak değil, sona ermiş bir devrimci dönemin ardından korunması ve yeniden kazanılması gereken demokratik haklar olarak ele alınmalıdır.

Bugünkü yeni dönemin temel çelişkisi tam da burada bulunmaktadır.

Bir tarafta Şam merkezli devlet otoritesinin yeniden kurulması vardır.

Diğer tarafta ise on yılı aşkın mücadele boyunca siyasal özne haline gelmiş halkların bu merkeziyetçi yapı içerisinde yeniden pasifleştirilip pasifleştirilemeyeceği sorusu bulunmaktadır.

Asıl mücadele bundan sonra bu alanda yaşanacaktır.

Rojava açısından tarihsel dönem kapanmaktadır; fakat Kürt sorunu, kadınların özgürlük talebi, yerel demokrasi sorunu ve Suriye’nin farklı halklarının eşitlik talebi ortadan kalkmamaktadır.

Tam tersine, yeni merkezi devletin kurulmasıyla birlikte bu sorunlar başka bir biçim altında yeniden ortaya çıkacaktır.

Bu nedenle bugün Rojava’ya bakarken iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir:

Geçmişte yaşanan devrimci deneyimin tarihsel değerini kabul etmek ve bugünkü siyasal gerçeği devrim söylemiyle örtmemek.

SDG’nin feshi, askeri bağımsızlığın sona ermesi ve HTŞ’nin belirleyici olduğu Şam yönetimine entegrasyon, eski dönemin kapandığını göstermektedir.

Bundan sonra mesele devrimi korumak değil, devrim sonrasında ortaya çıkan yeni düzende hangi demokratik hakların savunulabileceğidir.

Ve bu nedenle bugün sorulması gereken soru artık “Rojava Devrimi yaşayacak mı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Rojava Devrimi’nin sona ermesinden sonra Kürt halkının, kadınların ve bölgenin diğer halklarının elde ettiği tarihsel kazanımlardan hangileri yeni merkezi devlet karşısında demokratik haklara dönüştürülebilecek, hangileri ise entegrasyon adı altında tasfiye edilecektir?

Önceki İçerikKaypakkaya Geleneğinin Emekçilerinden Haydar Kutan’ı Kaybettik
Sonraki İçerikAltan Tan Neyi Amaçlıyor? Alevileri Düşmanlaştırarak? – Şemdin Şimşir