6-7 Eylül: Devlet Eliyle Örgütlenmiş Bir Katliam

6-7 Eylül 1955, Türkiye tarihinin yalnızca karanlık sayfalarından biri değildir. Tekçi ulus anlayışı üzerine kurulan Cumhuriyetin, “makbul vatandaş” yaratma siyasetinin ve devlet destekli milliyetçiliğin hangi sonuçlara yol açtığının en açık örneklerinden biridir.

İstanbul başta olmak üzere Rumlara, Ermenilere, Yahudilere ve diğer gayrimüslimlere yönelik saldırılarda binlerce ev ve işyeri yağmalandı; kiliseler, okullar, mezarlıklar ve ibadethaneler tahrip edildi. İnsanlar saldırıya uğradı, aşağılandı, mülksüzleştirildi ve yaşadıkları topraklardan koparıldı. Aradan 71 yıl geçti, ancak 6-7 Eylül’le gerçek anlamda hâlâ yüzleşilmedi.

Yıllarca “6-7 Eylül Olayları” denilerek yaşananlar sıradan bir toplumsal taşkınlık gibi gösterildi. Oysa saldırıların hazırlık biçimi, hedeflerin önceden bilinmesi, milliyetçi propagandanın örgütlenmesi ve saldırgan grupların kısa sürede İstanbul’un farklı bölgelerine yönlendirilmesi, yaşananların kendiliğinden gelişmiş bir öfke patlaması olmadığını gösterir. 6-7 Eylül bir pogromdur ve yalnızca sokağa çıkan kalabalıkların değil, o kalabalığı hazırlayan siyasal düzenin ürünüdür.

Tekçi Cumhuriyetin sürekliliği

6-7 Eylül’ü Cumhuriyet tarihinden kopararak ele almak mümkün değildir. 1934 Trakya saldırıları, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 ve 1964’te Rumların sınır dışı edilmesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Hepsinin arkasında ülkenin gerçek sahibini belirli bir etnik ve dinsel kimlikle tanımlayan, farklı halkları ve inançları eşit yurttaşlar olarak değil, gerektiğinde tasfiye edilecek unsurlar olarak gören tekçi devlet anlayışı vardır.

Sorun yalnızca geçmişteki bazı hükümetlerin ya da birkaç devlet görevlisinin hatası değildir. Sorun, farklılıkları tehdit olarak gören ve toplumu egemen kimlik etrafında biçimlendiren rejim anlayışıdır. Milliyetçilik, şovenizm ve “iç düşman” siyaseti devletin yönetme araçlarından biri olmaya devam ettikçe, 6-7 Eylül’ü mümkün kılan zihniyet de varlığını sürdürür. Biçimler değişir, hedef alınan kesimler değişir, kullanılan dil değişir; fakat halkları birbirine düşmanlaştıran siyasal mekanizma kendisini yeniden üretir.

Cezasızlık bir yönetme biçimidir

6-7 Eylül sonrasında bazı yargılamalar yapıldı; ancak pogromun siyasal ve bürokratik örgütlenmesi bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmadı. Devlet kendi yapısal sorumluluğuyla gerçek anlamda hesaplaşmadı. Cezasızlık yalnızca faillerin ceza almaması değildir; devletin kendi suçlarını araştırmaması, arşivlerini bütünüyle açmaması, mağdurların hafızasını tanımaması ve sorumluluğu birkaç kişiye indirgemesi de cezasızlığın parçasıdır.

Bu nedenle cezasızlık yalnızca hukuki bir sorun değil, aynı zamanda siyasal bir yönetme biçimidir. Geçmişte işlenen suçlarla hesaplaşılmadığında sonraki saldırganlara açık ya da örtük biçimde şu mesaj verilir: Devletin ve egemen kimliğin çıkarları adına hareket ettiğiniz sürece yaptıklarınızın hesabını vermeyebilirsiniz. Linç kültürü, şovenizm ve toplumsal nefret tam da bu zeminde yeniden üretilir.

Sistem değişmeden zihniyet değişmez

6-7 Eylül’ü yalnızca yıldönümlerinde hatırlamak yetmez. Asıl mesele, onu ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal düzenle hesaplaşmaktır. Eşit yurttaşlığa dayanmayan, halkları ve inançları hiyerarşik biçimde sıralayan, tek dil, tek kimlik ve tek inanç anlayışını devletin temel normu haline getiren bir sistem gerçek anlamda demokratik olamaz.

Sorun yalnızca kötü yöneticiler değildir. Sorun, devletin tekçi karakteri ve bu karakteri yeniden üreten ekonomik, siyasal ve ideolojik düzendir. Bu düzen değişmedikçe farklı dönemlerde farklı kesimler “tehdit”, “hain”, “bölücü”, “iç düşman” ya da “yabancı unsur” ilan edilir. Böylece 6-7 Eylül benzeri toplumsal şiddetin siyasal zemini korunur.

Sosyalistler açısından 6-7 Eylül’le yüzleşmek bu nedenle yalnızca tarihsel bir hafıza meselesi değildir. Aynı zamanda bugünkü devlet yapısına, milliyetçiliğe, şovenizme, ırkçılığa ve halkları birbirine karşı konumlandıran egemen düzene karşı mücadele meselesidir. Gerçek demokrasi yalnızca seçimlerden, parlamentodan ve anayasal düzenlemelerden ibaret değildir; Rumun, Ermeninin, Yahudinin, Süryaninin, Kürdün, Alevinin ve bu topraklarda yaşayan bütün halkların ve inançların eşit haklarla yaşayabildiği bir toplumsal düzeni gerektirir.

Hiçbir halkın diğerinden üstün olmadığı, hiçbir kimliğin devletin “asli sahibi” ilan edilmediği, insanların dilleri, inançları ve kökenleri nedeniyle hedef haline getirilmediği bir düzen kurulmadan 6-7 Eylül’le gerçek anlamda hesaplaşılmış sayılamaz.

6-7 Eylül, faşizmin yalnızca üniformalarla ve açık diktatörlük biçimleriyle ortaya çıkmadığını da gösterir. Faşizan siyaset; milliyetçilik, şovenizm, linç kültürü, “iç düşman” söylemi, toplumsal nefret ve cezasızlık üzerinden kendisine zemin yaratır. Anti-faşist mücadele bu nedenle aynı zamanda tekçiliğe karşı halkların eşitliği, hafıza, adalet ve özgürlük mücadelesidir.

6-7 Eylül bir “talihsiz olay” değildi; tekçi devlet anlayışının, milliyetçi seferberliğin ve örgütlü şiddetin ürettiği bir pogromdu. Bu sistemi, bu zihniyeti ve onu yeniden üreten siyasal ilişkileri değiştirmeden geçmişle gerçek anlamda hesaplaşılmaz; benzer suçların tekrarının önünü bütünüyle kapatmak da mümkün olmaz.

Önceki İçerik1 Eylül Dünya Barış Günü: Kimin İçin Barış, Nasıl Bir Barış?