SURİYE’DE YENİ DÜZEN ARAYIŞI: HESAP YAPAN ÇOK, AMA HALKIN SÖZ HAKKI YOK Şemdin Şimşir

Suriye’de yaşananların üzerindeki diplomatik örtü kaldırıldığında geriye son derece yalın bir gerçek kalıyor: Emperyalist güçler ve onların bölgesel işbirlikçileri, yıllarca savaşla yıkıma uğrattıkları bir ülkenin topraklarını, kaynaklarını ve geleceğini kendi çıkarlarına göre yeniden paylaşmaya çalışıyor. Bugün Suriye üzerine yürütülen tartışmaların merkezinde halkların ihtiyaçları değil, devletlerin çıkarları bulunuyor. Hangi ülkenin nerede askeri üs kuracağı, hangi bölgenin kimin nüfuz alanına gireceği, enerji hatlarının kim tarafından denetleneceği, yeniden inşa ihalelerinin hangi sermaye gruplarına verileceği konuşuluyor. Suriye halkı ise bütün bu hesapların dışında tutuluyor. Yıllarca bombalanan, yoksullaştırılan, göçe zorlanan, mezhep ve milliyet çatışmalarının içine sürüklenen milyonlarca emekçinin nasıl yaşayacağı, hangi siyasal düzende söz sahibi olacağı egemenleri ilgilendirmiyor. Çünkü kapitalist düzen açısından halklar özne değil yönetilecek nüfus, topraklar vatan değil paylaşılacak pazar, doğal kaynaklar toplumsal zenginlik değil tekellerin yağmalayacağı ganimettir. Suriye’de bugün yaşanan tam olarak budur.

Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerinden yaşanan gerilim de burjuva medyanın sunduğu gibi birbirine bütünüyle düşman iki devlet arasındaki tarihsel bir hesaplaşma değildir. Ortada aynı emperyalist sistem içinde hareket eden, ABD emperyalizmiyle çok yönlü ilişkilere sahip, fakat Suriye’nin yağmalanmasından daha büyük pay kapmak isteyen iki bölgesel güç vardır. Ankara’nın hesabı Suriye’nin kuzeyinde siyasal, askeri ve ekonomik nüfuz alanını genişletmek, İsrail’in hesabı ise güneydeki işgalini ve askeri üstünlüğünü kalıcılaştırmak, Suriye’yi kendi bölgesel güvenlik stratejisinin etkisiz bir parçasına dönüştürmektir. Çelişki de tam burada ortaya çıkıyor. Suriye’yi parçalayarak güç kazanmak isteyenler, ganimetin paylaşımı söz konusu olduğunda birbirlerinin önüne çıkıyor. Bu nedenle yaşanan gerilimi “Türkiye İsrail’e karşı” gibi sahte bir karşıtlık üzerinden okumak büyük bir yanılgıdır. Mesele, halkların çıkarlarıyla emperyalizme karşı mücadele eden iki tarafın savaşı değildir. Aynı soygun düzeninin iki aktörü daha büyük pay için karşı karşıya gelmektedir. Kurtlar sofrasındaki kavganın nedeni sofranın kendisine duyulan itiraz değil, kimin daha fazla pay kapacağıdır.

Kapitalist devletler başka ülkelerde yürüttükleri müdahaleleri hiçbir zaman açık biçimde “sermaye sınıfımızın çıkarlarını koruyoruz” diye ilan etmezler. Bunun yerine “ulusal güvenlik”, “terörle mücadele”, “sınır güvenliği”, “istikrar” ve “insani müdahale” gibi kavramların arkasına saklanırlar. Türkiye’nin Suriye politikası da yıllardır bu söylemlerle meşrulaştırılıyor. Ancak askeri varlık, kontrol edilen bölgeler, ekonomik bağlantılar, ticaret yolları, yerel yapılar üzerinde kurulan etki ve Suriye’nin geleceğine yönelik siyasal müdahaleler birlikte değerlendirildiğinde tablonun sınır güvenliğinin çok ötesinde olduğu açıktır. Burjuvazinin “güvenlik” dediği şey çoğu zaman kendi sermaye birikiminin güvenliğidir. Türk işçisinin güvenliğiyle Türk sermayesinin Suriye’deki çıkarları aynı şey değildir. İsrail’de de durum farklı değildir. İsrail egemen sınıfı kendi saldırganlığını sürekli “güvenlik” gerekçesiyle açıklıyor. Ancak güvenlik adına işgal genişletiliyor, komşu ülkelerin toprakları bombalanıyor, askeri üstünlük dayatılıyor ve halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı ayaklar altına alınıyor. Kapitalist devletlerin güvenlik anlayışı halkların güvenliğiyle değil, egemen sınıfların iktidarının ve çıkarlarının güvenliğiyle ilgilidir.

Suriye yıllarca bölgesel ve emperyalist güçlerin hesaplaşma alanına dönüştürüldü. ABD’den Rusya’ya, Türkiye’den İsrail’e, Körfez monarşilerinden İran’a kadar farklı güçler Suriye’de kendi çıkarları doğrultusunda pozisyon aldılar. Her biri farklı sloganlar kullandı; demokrasi, direniş, terörle mücadele, ulusal güvenlik, devrim ve istikrar söylemleri havada uçuştu. Fakat bütün bu söylemlerin altında Suriye emekçilerinin bağımsız çıkarları ezildi. Ortaya çıkan bilanço ise yıkılmış kentler, milyonlarca mülteci, işsizlik, açlık, yoksulluk ve parçalanmış bir toplumsal yapı oldu. Savaşın bedelini hiçbir zaman savaşı planlayan generaller, silah şirketlerinin patronları veya saraylarda oturan yöneticiler ödemedi. Bedeli işçiler, köylüler, çocuklar ve evlerini terk etmek zorunda kalan milyonlar ödedi. Kapitalist savaşların değişmeyen yasası budur: Kararlar yukarıda alınır, faturası aşağıdakilere kesilir.

Suriye’de askeri savaşın yoğunluğu azalabilir, ancak bu yağma düzeninin sona erdiği anlamına gelmez. Kapitalizm açısından savaş sonrasındaki dönem yeni bir sermaye birikim alanıdır. Yıkılan konutlar yeniden yapılacak, elektrik şebekeleri kurulacak, yollar, köprüler, fabrikalar, limanlar ve enerji tesisleri yeniden inşa edilecektir. Burjuva sınıfı bütün bunlara “yeniden yapılanma” adı verir. Fakat temel soru kimin yeniden inşa edeceği ve kimin kazanacağıdır. Yıllarca Suriye halkının kanı üzerinden siyaset yapan devletlerin şirketleri şimdi ülkenin yeniden inşasından milyarlar kazanmak için sıraya girecektir. Savaşın yıkımından kâr eden silah tekelleriyle savaş sonrasındaki inşaatlardan kâr edecek tekeller aynı kapitalist düzenin parçalarıdır. Önce bombalarla yıkarlar, sonra kredilerle borçlandırırlar, ardından şirketleriyle yeniden yaparlar ve bütün faturayı yine emekçilere ödetirler. Emperyalist sistemin “yeniden yapılanma” dediği mekanizma çoğu zaman budur.

Suriye savaşının en yıkıcı sonuçlarından biri de halkların birbirine düşmanlaştırılması oldu. Arap Kürt’e, Sünni Alevi’ye, bir mezhep başka bir mezhebe, bir halk başka bir halka karşı konumlandırıldı. Egemen sınıflar açısından bunun işlevi açıktır: Emekçiler kendi gerçek düşmanlarının kim olduğunu görmesinler, aynı fabrikada sömürülen iki işçi birbirinin kimliğini düşmanlık nedeni saysın, aynı yoksulluğu yaşayan insanlar farklı bayraklar altında birbirine silah çeksin, saraylar güvende kalırken emekçi mahalleleri birbirine düşman olsun. Milliyetçilik ve mezhepçilik bu nedenle yalnızca gerici ideolojiler değil, aynı zamanda egemen sınıf iktidarının araçlarıdır. Türk işçisinin çıkarı Arap işçisinin ezilmesinde değildir; Arap emekçisinin çıkarı Kürt halkının haklarının bastırılmasında değildir; Sünni yoksulun çıkarı Alevi yoksulun öldürülmesinde değildir. Filistinli, Suriyeli, Kürt, Türk, Lübnanlı veya İsrailli emekçilerin ortak düşmanı birbirleri değil, onları sömüren ve savaşa süren kapitalist düzendir. Egemenlerin en büyük korkusu da tam olarak bunun anlaşılmasıdır.

Emperyalist devletler Ortadoğu’ya müdahalelerini yıllardır demokrasi, özgürlük ve insan hakları söylemleriyle pazarlıyor. Oysa aynı emperyalist merkezler kendilerine sadık olduğu sürece krallıkları, diktatörlükleri, askeri yönetimleri ve gerici rejimleri desteklemekte hiçbir sakınca görmüyor. Çünkü emperyalizmin demokrasi anlayışının sınırı sermayenin çıkarlarıdır. Bir yönetim petrol akışını güvence altına alıyor, Batılı tekellere pazar açıyor, askeri anlaşmalara bağlı kalıyor ve emperyalist politikalarla uyumlu hareket ediyorsa o yönetimin halkına nasıl davrandığı ikinci plandadır. Suriye halkına yıllardır sunulan “kurtarıcı” seçeneklerin önemli bölümü de bu düzenin içinden çıktı. Bir emperyalist güce karşı başka emperyalist güce yaslanmak kurtuluş değildir; bir gerici devlete karşı başka bir gerici devleti desteklemek bağımsızlık değildir; bir diktatöre karşı emperyalist müdahaleyi alkışlamak özgürlük değildir. Halkların gerçek kurtuluşu kendi bağımsız sınıf güçlerini yaratmalarından geçer.

Ortadoğu emekçileri yıllardır sahte seçeneklere mahkûm edilmeye çalışılıyor. Ya Washington, ya Moskova, ya Ankara, ya Tel Aviv, ya Tahran ya da Körfez monarşileri deniliyor. Egemen siyaset sürekli bu kamplardan birinin arkasına dizilmeyi dayatıyor. Oysa sosyalist bakış açısından emekçilerin görevi kendilerine efendi seçmek değildir. Görev, bütün efendilerin düzenine karşı bağımsız sınıf mücadelesini yükseltmektir. Bir emperyalist kampın suçlarını başka kampın suçlarıyla aklamak Marksizm değildir. Bir kapitalist devletin yayılmacılığını, rakibine karşı olduğu gerekçesiyle ilerici ilan etmek de değildir. Proletaryanın bağımsız politikası, bütün burjuva kamplar karşısında kendi sınıfsal çıkarlarını savunmaktır. Bu, Suriye için de geçerlidir. Suriye emekçileri için kurtuluş Ankara’nın, Washington’ın, Tel Aviv’in, Moskova’nın veya Körfez sermayesinin himayesinde değildir. Kurtuluş, emekçilerin kendi örgütlü gücündedir.

Bugün sorulması gereken temel soru Suriye’nin kime ait olduğudur. Emperyalist devletlere mi, bölgesel güçlere mi, inşaat tekellerine mi, silah şirketlerine mi, enerji şirketlerine mi, yoksa orada yaşayan halklara mı? Bu soruya verilecek cevap bütün politik tutumu belirler. Suriye, Suriyeli emekçilerindir ve ülkenin geleceğine karar verme hakkı Washington’da, Ankara’da, Tel Aviv’de veya başka bir başkentte oturan egemenlerin değildir. Ancak bu hakkın gerçek olması için yalnızca yabancı orduların ülkeden çıkması da yetmez. Sömürü düzeninin kendisine de son verilmesi gerekir. Çünkü yerli kapitalistlerin egemenliği altında yaşayan bir halk, yabancı müdahale sona erse bile gerçek anlamda özgürleşmiş olmaz. Ulusal bağımsızlık ile sınıfsal kurtuluş birbirinden koparılamaz. Emperyalizme karşı mücadele sermayeye karşı mücadeleyle birleşmediği sürece yarım kalır.

Suriye’de yaşananların çözümü yeni devletlerarası pazarlıklarda, yeni askeri anlaşmalarda, yeni nüfuz bölgelerinde veya yeni sınır haritalarında değildir. Çözüm, emperyalist müdahaleye, siyonist işgale, bölgesel yayılmacılığa, mezhepçiliğe, milliyetçiliğe ve kapitalist sömürüye karşı emekçilerin birleşik mücadelesindedir. Bölgenin egemen sınıfları halkları birbirinden ayırıyor, çünkü ortak mücadeleden korkuyorlar. Türk, Kürt, Arap, Fars, Filistinli, Ermeni, Alevi, Sünni, Hristiyan ve Yahudi emekçilerin ortak sınıf çıkarları temelinde birleşmesi bütün gerici rejimlerin kabusudur. Çünkü savaş makinelerinin yakıtı milliyetçilik, mezhepçilik, şovenizm ve halkların birbirinden korkmasıdır. Bu yakıt kesildiğinde egemenlerin savaş politikaları da zemin kaybeder.

Suriye’de gerçek barış, emperyalist güçlerin çizdiği haritalardan çıkmayacaktır. Gerçek barış halkların kardeşliğinden, işçi sınıfının örgütlü gücünden ve kapitalist sömürü düzenine karşı mücadeleden doğacaktır. Bugün Suriye’de kapışan güçlerin hiçbiri emekçilere özgürlük vaat etmiyor. Onların hesabında askeri üsler, petrol, ticaret yolları, jeopolitik üstünlük ve sermaye yatırımları vardır; fakat işçinin ekmeği, mültecinin dönüş hakkı, halkların kardeşliği ve emekçinin iktidarı yoktur. Bu nedenle Suriye halklarının önündeki çıkış yolu, emperyalistlerden veya onların bölgesel ortaklarından medet ummak değil, kendi bağımsız devrimci mücadelesini yükseltmektir. Ortadoğu’yu savaş ve barbarlığa mahkûm eden düzen kapitalizmdir. Bu düzen ayakta kaldığı sürece yeni savaşlar, yeni işgaller, yeni göç dalgaları ve yeni katliamlar kaçınılmaz olacaktır. Halkların gerçek kurtuluşu ise emperyalist paylaşım savaşlarının dışında bir gelecek kurmaktan geçiyor. O gelecek, tekellerin değil emekçilerin söz sahibi olduğu; halkların birbirini boğazlamadığı, sermayenin çıkarları uğruna savaşa sürülmediği sosyalist bir Ortadoğu mücadelesinde yatıyor.

Önceki İçerikAltan Tan Neyi Amaçlıyor? Alevileri Düşmanlaştırarak? – Şemdin Şimşir