Suriye’de Alevi Halkına Yönelik Katliam İnsanlığa Karşı Suçtur

Suriye’de yıllardır süren savaş, askeri bir çatışma değil; sivilleri hedef alan, kimlikleri suç haline getiren ve toplumun çok kültürlü yapısını bilinçli biçimde parçalamayı amaçlayan bir yıkım sürecine dönüşmüştür. Bugün gelinen noktada yaşananlar ne “güvenlik zafiyeti” ne de “çatışmanın kaçınılmaz sonuçları” ile açıklanabilir. Ortada açık, sistematik ve mezhepçi bir imha politikası vardır. Bu politikanın başlıca hedeflerinden biri ise Alevi halkıdır.

Son dönemde Alevilere yönelik saldırılar, Suriye’de HTŞ’nin hâkim olduğu bölgelerde süreklilik kazanmış, katliam boyutuna ulaşmıştır. İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin (SOHR) 25 Mart tarihli raporuna göre Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus bölgelerinde en az 62 ayrı katliam saldırısı gerçekleşmiş, bu saldırılarda 1659 Alevi katledilmiştir. Bu veriler, Alevilere yönelik şiddetin münferit değil; planlı, örgütlü ve süreklilik arz eden bir yok etme süreci olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

10 Mart’ta ilan edilen mutabakat saldırıları yalnızca kısa bir süreliğine durdurmuş, ancak HTŞ güçleri daha sonra infazlarını farklı biçimlerde sürdürmüştür. Temmuz ayından itibaren Alevilerin yaşadığı bölgelerin girişlerine HTŞ tarafından kontrol noktaları kurulmuş; bu noktalarda kaçırmalar, işkenceler ve infazlar sistematik hale gelmiştir. Kasım ayında Humus’ta Alevi mahallelerine yönelik yeni saldırılar düzenlenmiş, evler yakılmış; saldırılara karşı sokağa çıkan Aleviler ise doğrudan hedef alınmış, onlarca kişi yaşamını yitirmiştir. Bu tablo, HTŞ’nin Alevi varlığını bastırmak değil, ortadan kaldırmak istediğini göstermektedir.

Mezhepçi saldırılar yalnızca can kayıplarıyla sınırlı kalmamış, Alevi halkının inanç ve kültürel varlığı da hedef alınmıştır. Mart 2025’ten itibaren çok sayıda Alevi türbesi yakılmış ya da tamamen yok edilmiştir. Bu saldırılar, bir halkın hafızasına, tarihine ve inanç dünyasına yönelmiş açık bir kültürel imha girişimidir.

Kadınlar ve çocuklar ise bu mezhepçi şiddetin en savunmasız hedefleri olmuştur. Birleşmiş Milletler raporlarına göre Lazkiye ve Tartus bölgelerinde çok sayıda Alevi kadın ve çocuk kaçırılmış, kaçırılanlara cinsel saldırılar gerçekleştirilmiş ve zorla evlendirme uygulanmıştır. BM, Alevi kadınlara yönelik bu saldırıların bireysel suçlar değil, sistematik bir politika olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Uluslararası Af Örgütü’nün Temmuz ayında yayımladığı rapora göre ise Şubat–Haziran 2025 tarihleri arasında en az 36 Alevi kadın ve çocuk kaçırılmıştır. Bu veriler, mezhepçi şiddetin aynı zamanda açık bir cinsiyetlendirilmiş savaş politikası olarak yürütüldüğünü göstermektedir.

Tüm bu yaşananlar, HTŞ’nin ve onun temsil ettiği selefi-cihatçı zihniyetin Suriye’yi yalnızca askeri olarak değil, toplumsal olarak da bir mezhep savaşına sürüklediğini ortaya koymaktadır. Türkiye’ye bağlı ya da Türkiye tarafından desteklenen silahlı grupların –başta Sultan Murat Taburu olmak üzere– sahadaki varlığı, bu katliamların yalnızca yerel değil, bölgesel ve uluslararası bir sorumluluk zinciri içinde gerçekleştiğini göstermektedir.

1949 Cenevre Sözleşmeleri, Uluslararası İnsan Hakları Hukuku ve Birleşmiş Milletler’in Koruma Sorumluluğu (R2P) ilkesi açıktır: Sivillerin korunması devletlerin ve fiili otoritelerin temel yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi ya da ihlallere göz yumulması halinde uluslararası toplumun sorumluluğu doğar. Suriye’de yaşananlar bir “iç mesele” değil; uluslararası barışı ve insanlığın ortak vicdanını ilgilendiren ağır bir suçtur.

Uluslararası toplumun sessizliği bu şiddeti büyütmektedir. Bu sessizlik artık bir tercih değil, açık bir sorumluluk ihlalidir. Alevi halkına yönelik süren katliamlara göz yummak, yalnızca bir topluluğun değil, insanlığın katledilmesi anlamına gelmektedir.

Bu nedenle katliamlara karşı susmamak, dayanışmayı büyütmek ve mezhepçi, gerici, emperyalist savaş düzenine karşı halkların ortak mücadelesini örmek tarihsel bir zorunluluktur. Alevi halkıyla dayanışma, insanlıkla dayanışmadır.

Editor

Önceki İçerikYeni Mücadele Yılını Karşılarken: Umudu Büyütmek ve Mücadeleyi Kolektif Emekle örmemiz gerekiyor
Sonraki İçerikABD Haydutlarının Venezuela’ya Emperyalist Saldırıyı kınıyoruz, Zafer direnen hakların olacaktır