Mecliste yaşananlar: Bu düzenin gerçek yüzüdür

Türkiye’de yıllardır gözümüzün önünde büyüyen, artık saklanamaz hâle gelen bir gerçek var: Bu düzen, siyasal yapı ve ekonomik çıkar ilişkileri halkı, emekçileri, kadınları ve en savunmasız çocukları koruyamıyor. Meclis’te ortaya çıkan istismar iddiaları yalnızca tekil bir skandal değil; uzun zamandır biriken çürümenin, sorumsuzluğun ve hesap vermezliğin en güncel göstergesidir. “Bir kerede bir şey olmaz” diyen zihniyetin yarattığı sonuçtur bu.

2025 yılının iktidar tarafından “aile yılı” ilan edilmesi ironiden öte bir durumdur. Aynı yıl içinde yurtlarda, okullarda ve işyerlerinde çocuklara yönelik taciz ve istismar vakalarının artması, denetimsizliğin, cezasızlığın ve sistematik ihmalin boyutlarını açıkça göstermektedir. “Aileyi güçlendirme” söylemi, toplumsal sorunları görünmez kılmanın ve siyasi sorumluluğu örtbas etmenin aracı hâline gelmiştir.

Bugün Meclis’te dahi çocukların güvenliği sağlanamıyorsa, ülkenin dört bir yanındaki yurtlarda, okullarda ve cemaat yapılanmalarında neler yaşandığını tahmin etmek zor değildir. Bu sessizlik ve duymazlık yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de sorumluluktan kaçtığını göstermektedir. Birkaç kadın milletvekilinin çabası dışında, Meclis neredeyse tamamen sessizdir. Bu sessizliğin iki adı vardır: siyasi korku ve siyasal konfor.

Kendisine “sol”, “sosyalist” ve “halkın temsilcisi” diyenler, Meclis’i halkın mücadelesini büyütmek için değil, kendi siyasi varlıklarını sürdürmek için bir mevziiye dönüştürüyor. Oysa Meclis, halkın hakkını, adaletini ve güvenliğini savunacak, sistemi teşhir edecek bir mevzi olmalıydı. Çocuklara ve gençlere yönelik istismar iddiaları karşısında suskun kalan bir parlamento, meşruiyet üretemez.

Mecliste stajyer olarak görev yapan, Meclis lokantasında çalışan H.İ.G. tarafından cinsel istismara uğradığını beyan eden D.K.’nin şikayeti üzerine başlatılan adli sürecin devam ettiği söylenmektedir. Dün bir fail tutuklanırken, yürütülen soruşturma kapsamında 5 kişi hakkında inceleme başlatıldığı ve bunlardan 4’ünün gözaltına alındığı bildirildi. Bu olay, Meclis gibi “en güvenli” olması gereken bir kurumda dahi çocukların korunamadığını gösteriyor.

Bu tablo yalnızca istismar vakaları ile sınırlı değildir. Türkiye’de çocuklar, işyerlerinde de yaşamlarını tehlikeye atan koşullara maruz bırakılmaktadır. Tuzla’da 16 yaşındaki Alperen Karaçengel, çalıştığı fabrikada çıkan yangın sonucu hayatını kaybetti. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisine göre Karaçengel, bu yıl çalışırken yaşamını yitiren 87’nci çocuktur. Bu trajik olay, çocuk işçiliğinin ve iş güvenliği denetimsizliğinin vahim sonuçlarını gözler önüne sermektedir. Çocukların istismara uğraması veya ölüme maruz bırakılması tesadüf değil; sistemin ihmali ve koruma mekanizmalarının çöküşünün sonucudur.

Bugün Meclis’te bütçe görüşmeleri sürerken, ülkenin çocukları korunamaz hâlde; kaynaklar büyük sermaye çevrelerine aktarılmakta, yurt güvenliği, okul denetimi ve çocuk koruma mekanizmaları geri plana itilmekte ve halkın geleceği giderek daralan imkânlara sıkışmaktadır.

Bu düzenin kadın ve çocuk düşmanlığı tesadüf değildir. Piyasacı politikalar ve dinselleştirilmiş toplumsal yapının doğal sonucudur. Cezasızlık arttıkça istismar yaygınlaşır, denetimsizlik büyüdükçe suç örgütlenir ve toplumsal muhalefet susturuldukça en savunmasızlar zarar görür.

Artık yeter. Toplumun sesini yükseltmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Çocukların güvenliğini ve geleceğini savunmak yalnızca ailelerin değil; kadınların, gençlerin, emekçilerin ve tüm toplumun sorumluluğudur. Bu sorumluluk, susmakla değil; dayanışmayla, örgütlenmeyle ve görünür toplumsal itirazla yerine getirilebilir.

Mesele yalnızca bir istismar veya iş kazası vakası değil; rejimin, ekonomik düzenin ve siyasal yapının halkı koruma kapasitesini yitirmiş olmasıdır. Çocukların geleceğini savunmak, bu düzenin sorgulanması ve değiştirilmesi mücadelesidir. Bugünün öfkesi yarının örgütlü gücüne dönüşebilmelidir.

Çocukların hayatı siyasetin suskunluğuna ve ihmaline terk edilemez.

Çocuk istismarı tek boyutlu değildir. Fiziki, cinsel, ekonomik ve duygusal istismar ile yaşamsal hakların ihmali iç içe geçmiş durumdadır. Günler önce Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in övdüğü MESEM’ler, bu iç içe geçmiş sömürünün somut örneklerinden biridir. Ortaokul ve lise çağındaki çocuklar MESEM’lerde ekonomik, fiziksel, cinsel ve duygusal sömürüye maruz kalmaktadır.

İstismarın önüne geçmenin yolu, “Yasama çatısı altında nasıl böyle bir şey olur?” türü lakırdılardan geçmez. Her türlü sömürüye ve ihmale karşı birlikte mücadele etmek gerekir. Toplumun, çocukların ve gençlerin güvenliğini sağlamak için görünür ve örgütlü bir toplumsal ses yükseltmek artık bir zorunluluktur.

Şemdin Şimşir

12 Aralık 2025

Önceki İçerikBu Çürümüş Düzen Çocuklarımızın Geleceğini karartıyor  
Sonraki İçerikİLKGENÇLİĞİM, MERHABA![1]