Bolívar’ın ruhu, bugün Venezuela sokaklarında ve Latin Amerika’nın tamamında emperyalist haydutluğa karşı dolaşmaktadır. Venezuela’da yaşananlar, yalnızca bir hükümet krizi veya lider tartışması değildir; bu, gerileyen ABD emperyalizminin dünya egemenliğini zorla tahkim etme girişimidir. Başka bir deyişle, kapitalizmin krizinin zor aygıtlarıyla yönetilmesidir.
Uzun süren tehditlerin ardından ABD, Venezuela’nın başkenti Caracas’ı havadan bombalamıştır. Petrol zengini ülke, Ağustos ayından bu yana ABD’nin kuşatması altındaydı. 3 Ocak sabahı bu kuşatma gerçek bir bombardımana dönüşmüş; petrol tesisleri ve stratejik noktalar hedef alınmıştır. Dahası, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu evinden alarak ABD’ye kaçırmıştır.
Bugün özellikle merkez medyanın dilinde yer alan “Maduro diktatör”, “halk yoksullaştı” veya “Maduro ve eşi yalanladı” gibi ifadeler, ABD saldırganlığını meşrulaştırma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. Bir ülke liderinin korsanca kaçırılmasını veya açık rejim değişikliği tehditlerini “yakalandı” gibi ifadelerle sunmak, emperyalist şiddetin olağanlaştırılmasından ibarettir. Yıllardır uygulanan ambargoları, ekonomik kuşatmayı ve sabotajları yok sayan her tartışma, bu haydutluğun suçunu hafifletmeye hizmet etmektedir.
Emperyalizm, devletlerin keyfi tercihleriyle açıklanabilecek bir dış politika değildir. Lenin’in ortaya koyduğu gibi emperyalizm; sermayenin yoğunlaşması, finans kapitalin egemenliği, sermaye ihracı ve dünyanın büyük tekeller arasında paylaşılmasıyla tanımlanan kapitalizmin en yüksek ve çürüyen aşamasıdır.
ABD, bugün yalnızca bir ulus-devlet olarak değil, küresel finans kapitalin silahlı aygıtı olarak hareket etmektedir. Venezuela’nın petrolü, doğal gazı, altını ve demiri, halkın refahı için değil, tekelci sermayenin düşen kâr oranlarını telafi etmek için hedef alınmaktadır. Lenin’in ifadesiyle, emperyalizm “dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun küçük bir azınlık tarafından sistematik biçimde soyulmasıdır.” Venezuela, bu soygun zincirinin kırılması gereken halkalarından biridir.
Güney Amerika: Arka Bahçe Olmayı Reddeden Kıta
Güney Amerika, 20. yüzyıl boyunca fiilen ABD’nin adı konmamış sömürgesi olmuştur. Tarihin en kanlı askeri darbeleri bu coğrafyada gerçekleşmiş ve neredeyse tamamı ABD kaynaklıdır. Ancak 21. yüzyıla girerken bu düzen çatlamaya başlamıştır. Brezilya’dan Venezuela’ya uzanan halkçı ve bağımsızlıkçı siyasal hareketler iktidara gelmiştir.
Bu kırılma, İspanyol sömürgeciliğine karşı kıtayı ayağa kaldıran Simón Bolívar’ın tarihsel mirasının güncellenmesidir. Bolívar, bir liderden öte, emperyalizme karşı başkaldırının ve ulusal onurun sembolüdür. Güney Amerika halkları, ABD’nin “arka bahçesi” olmayı reddetmektedir.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’ya yönelik saldırıları savunarak “ülkenin istikametini ABD belirleyecek” demiş; Maduro’nun kaçırılmasını savunmuş ve petrol tankerlerine abluka ile gemilere el koyma uygulamalarının süreceğini açıklamıştır. Küba’yı da tehdit eden Rubio, “Küba yönetimi büyük bir sorun. Bence başları büyük belada” diyerek tehditlerini sürdürmüştür.
ABD’nin Kaybettiği Kontrol ve Emperyal Panik
ABD, bu tabloyu kabullenememektedir. Çin’in yükselişiyle birlikte dünya dengeleri değişmiş ve ABD hegemonyası sarsılmıştır. Bu bağlamda Venezuela kilit bir ülkedir. Çin, Latin Amerika’daki en sağlam enerji ortaklarından biri olarak Venezuela’nın petrolünün yaklaşık %70’ini satın almaktadır. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, doğal gaz ve maden zenginliğiyle emperyalist iştahın odağındadır.
Bu nedenle Venezuela’ya yönelik saldırganlık, basit bir hegemonya mücadelesi değil, gerileyen bir imparatorluğun paniğidir. ABD, Venezuela kilidini kırmadan küresel konumunu koruyamayacağını bilmektedir.
Chávez’den Maduro’ya: Yarım Kalan Hesap
1998’de Hugo Chávez’in iktidara gelişi, ABD açısından stratejik bir kırılma noktası olmuştur. Petrolün kamulaştırılması, komünal konseyler, işçi kooperatifleri ve toprak reformu, neoliberal dünya düzenine açık bir meydan okumaydı. 2002’de ABD destekli askeri darbe, yoksul halkın direnişiyle bozguna uğratılmıştır.
Bugün Maduro’ya yönelen saldırı, Chávez’le yarım kalan bu hesabın tamamlanma girişimidir. Amaç açıktır: Venezuela petrollerini ABD şirketlerinin denetimine vermek ve Washington’a biat eden bir rejim kurmak.
Demokrasi Yalanı ve Devletin Sınıf Karakteri
Lenin’in Devlet ve Devrim’de vurguladığı gibi devlet, sınıflar üstü bir yapı değil, egemen sınıfın baskı aygıtıdır. ABD devleti de finans kapitalin çıkarlarını koruyan örgütlü şiddet aygıtıdır. “Demokrasi”, “insan hakları” ve “uyuşturucuyla mücadele” söylemleri, bu şiddetin ideolojik kılıfıdır.
Dünyanın en büyük silah tüccarı, en çok darbe örgütleyen ve en fazla ülkeyi işgal eden bir gücün demokrasi iddiası tarihsel bir aldatmacadan ibarettir.
Halk Direnişi: Sınıf Mücadelesinin Güncel Biçimi
ABD saldırıları Venezuela’da teslimiyet yaratmamış, aksine halk direnişini doğurmuştur. Tren istasyonlarından mahallelere kadar binlerce insan sokağa çıkmıştır. Bir Venezuelalı kadının sözleri gerçeği özetlemektedir:
“Yıllardır mücadele eden bir halk katlediliyor. ABD dünyanın polisi değildir. Mesele Maduro değil, Venezuela halkının onurudur. Amaçları petrolümüzü yağmalamaktır.”
Sokaklara çıkan kitleler yalnızca bir hükümeti savunmamaktadır; emperyalist yağmaya karşı kendi yaşam koşullarını savunmaktadır. Bu direniş, Marx’ın tanımladığı sınıf mücadelesinin güncel ve somut bir biçimidir. Bolivarcı milislerin ortaya çıkışı, emperyalist saldırıya karşı halkın özsavunma refleksidir.
Direniş, ABD’nin kendi şehirlerine de yansımış; merkez ülkelerdeki emekçi sınıflar da emperyalist savaş politikalarına karşı sokağa çıkmıştır. Emperyalizm, yalnızca çevre ülkeleri değil, merkez ülkelerin işçi sınıflarını da yoksullaştıran küresel bir sömürü sistemidir.
Sonuç: Emperyalizm Yıkılmadan Barış Mümkün Değildir
Venezuela’da yaşananlar, liderler üzerinden değil, halkların mücadelesi üzerinden okunmalıdır. Mesele bir hükümet değil; bir ülkenin kaynakları ve geleceği üzerindeki egemenliktir.
Marksist-Leninist açıdan barış, emperyalist sistemin sınırları içinde kalındığı sürece kalıcı olamaz. “Emperyalistler tarafından kararlaştırılacak bir barış, ancak yeni bir savaştan önceki soluklanma dönemidir.” (Lenin) Emperyalizm var oldukça savaş, işgal ve yağma kaçınılmazdır. Bu nedenle Venezuela’ya yönelik saldırılara karşı alınacak tutum, ahlaki değil; sınıfsal ve tarihsel bir tutumdur.
Gerçek barış, yalnızca emperyalizme karşı açık, net ve kararlı bir mücadeleyle mümkündür. Bolívar’ın ruhu, bugün Lenin’in emperyalizm çözümlemesiyle birleştiğinde, halkların kurtuluş mücadelesi tarihsel ve teorik bütünlüğüne kavuşmaktadır.
Şemdin Şimşir
4 Ocak 2026





