Cumhuriyet Kimin Cumhuriyeti? – Şemdin Şimşir

Cumhuriyet Kimin Cumhuriyeti? – Şemdin Şimşir

Bir devletin adının “cumhuriyet” olması, onun halkın cumhuriyeti olduğu anlamına gelmez. Marksistler açısından belirleyici olan devletin kendisine verdiği ad değil, hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiği, hangi toplumsal ilişkiler üzerinde yükseldiği ve siyasal iktidarın gerçekte kimin elinde olduğudur. Bu nedenle cumhuriyet tartışmasının başlangıç sorusu şudur: Cumhuriyet kimin cumhuriyetidir?

Eğer üretim araçları, bankalar, fabrikalar, büyük topraklar, madenler ve ülkenin temel ekonomik zenginlikleri küçük bir sermaye sınıfının elindeyse; milyonlarca insan yaşamak için emek gücünü satmak zorundayken bir avuç sermayedar toplumun ürettiği zenginliğe el koyuyorsa, yalnızca farklı halkların hukuksal olarak eşit ilan edilmesi o düzeni “halkların ortak cumhuriyeti” yapmaz.

Çünkü “halk” sınıflardan bağımsız, yekpare bir bütün değildir. Her halkın içerisinde işçiler, köylüler ve yoksullar olduğu gibi patronlar, büyük toprak sahipleri, bankerler ve sermayedarlar da vardır. Türk toplumunda da Kürt toplumunda da, Arap, Ermeni, Laz, Çerkes ve diğer halkların içinde de sınıfsal ayrımlar bulunur.

Bir Kürt patronla Kürt işçinin çıkarları aynı olmadığı gibi, Türk patronla Türk işçinin çıkarları da aynı değildir. Patron için daha düşük ücret ve daha yüksek kâr çıkarına uygunken işçi için yüksek ücret, kısa çalışma süresi, sosyal güvence ve insanca yaşam önemlidir. Ortak ulusal kimlik bu temel sınıfsal karşıtlığı ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle Marksistlerin halkların eşitliği anlayışı burjuva çokkültürcülüğünden ayrılır. Marksizm yalnızca farklı kimliklerin devlet tarafından tanınmasını değil, insanın insan tarafından sömürülmesinin maddi temellerinin de ortadan kaldırılmasını hedefler.

Bir ülkede bütün diller tanınabilir, farklı kimliklerden siyasetçiler parlamentoda bulunabilir. Fakat işçi yine patron için çalışıyor, ürettiği değerin bir bölümüne sermaye tarafından el konuluyor ve ekonomik yaşam küçük bir azınlığın çıkarları doğrultusunda belirleniyorsa sınıfsal egemenlik devam ediyor demektir.

Dolayısıyla “bütün halkların ortak cumhuriyeti” kavramı sınıfsal içeriğinden koparıldığında yanıltıcı hâle gelir. Fabrikada işçiyle fabrika sahibinin, bankacıyla borç içindeki emekçinin, büyük toprak sahibiyle topraksız köylünün çıkarı ortak değildir. Sınıf çelişkilerinin üzeri “milli birlik”, “ortak vatandaşlık” veya “hepimiz aynı gemideyiz” söylemleriyle örtülemez.

Lenin’in devlet sorunundaki yaklaşımının önemi burada ortaya çıkar. Lenin, Devlet ve Devrim’de demokratik cumhuriyetin kapitalizm için mümkün olan en elverişli siyasal biçimlerden biri olduğunu belirtirken, cumhuriyet biçiminin kendi başına sermayenin sınıfsal egemenliğini ortadan kaldırmadığını anlatır. Hükümetler, parlamentolar ve cumhurbaşkanları değişebilir; ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve sermayenin ekonomik egemenliği sürdüğü müddetçe burjuvazi toplum üzerindeki belirleyici gücünü korur.

Bu nedenle Marksistler cumhuriyet sorununu yalnızca “monarşi mi, cumhuriyet mi?” karşıtlığıyla ele alamaz. Cumhuriyet, monarşiye göre tarihsel olarak ileri bir siyasal biçim olabilir ve demokratik hakların genişlemesi işçi sınıfının örgütlenmesi açısından önemlidir. Fakat her cumhuriyet otomatik olarak halk iktidarı değildir. Asıl mesele cumhuriyetin sınıfsal karakteridir.

Bunun yanında cumhuriyetin siyasal ve uluslararası karakterine de bakılmalıdır. Emperyalist merkezlere ekonomik, askerî ve siyasal bakımdan bağımlı; içeride ise sermayenin çıkarlarını korumak için devlet aygıtını emekçilere ve ezilen halklara yönelten bir düzen, yalnızca anayasal adı nedeniyle halkın cumhuriyeti sayılamaz.

Bir devlet halkların ve emekçilerin taleplerine demokratik yanıt vermek yerine baskıyı, yasakları, gözaltıları ve devlet zorunu esas alıyor; sendikal örgütlenmeyi, grevleri, halkların eşitlik taleplerini, gençliğin ve kadınların mücadelelerini sürekli bir tehdit olarak görüyorsa, cumhuriyetin demokratik biçimi giderek içi boşaltılmış bir kabuğa dönüşür.

Faşist karakter taşıyan bir devlet yapılanmasının özelliği de burada belirginleşir: toplumsal çelişkilerin demokratik biçimde ifade edilmesini engellemek, siyasal alanı egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda daraltmak, muhalefeti bastırmak ve militarizmi, şovenizmi ve devlet zorunu olağan yönetim araçlarına dönüştürmek.

Emperyalizme bağımlılık da bu sınıfsal yapıdan ayrı değildir. Egemen sınıflar sermaye birikimlerini uluslararası tekellerle, finans sermayesiyle ve emperyalist güçlerle kurdukları ilişkiler üzerinden sürdürüyorsa, bağımlılığın bedeli işçilere, köylülere ve yoksullara ödetilir. Borç politikaları, özelleştirmeler, ucuz emek rejimi, doğal kaynakların yağmalanması ve savaş politikaları birbirinden kopuk değildir.

Bu nedenle anti-emperyalist mücadele ile sınıf mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Fakat anti-emperyalizm yalnızca ulusal burjuvazinin emperyalist merkezler karşısındaki pazarlık gücünü artırmak da değildir. Gerçek anti-emperyalizm, bağımlılık ilişkilerinin maddi temelini oluşturan sermaye düzeniyle hesaplaşmak zorundadır.

Aynı şekilde faşizme karşı mücadele, yalnızca daha “ılımlı” bir burjuva yönetimine dönüş mücadelesine indirgenemez. Devrimcilerin görevi baskıcı ve sömürücü düzenin farklı yönetim biçimleri arasında seçim yapmak değil, bu düzenin sınıfsal temelini değiştirecek mücadeleyi büyütmektir.

Burada “yıkmak” kavramı da yalnızca mevcut kurumların fiziksel olarak ortadan kaldırılması biçiminde anlaşılmamalıdır. Marksist anlamda esas mesele sömürüye, ulusal baskıya, emperyalist bağımlılığa ve sermaye egemenliğine dayanan toplumsal ilişkilerin köklü biçimde dönüştürülmesidir. Eski düzenin baskıcı kurumlarının yerine işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların örgütlü mücadelesine dayanan yeni kurumların kurulmasıdır.

Hedef, sermayenin cumhuriyetinin yerine emekçilerin cumhuriyetini; tekçi devletin yerine halkların eşit ve özgür birliğini; emperyalist bağımlılığın yerine halkların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olduğu bağımsız ve enternasyonalist bir düzeni yaratmaktır.

Sermayenin egemen olduğu bir cumhuriyet bütün yurttaşlara biçimsel olarak eşit oy hakkı tanıyabilir. Ancak bir tarafta milyarlarca dolarlık ekonomik gücü, medya kuruluşlarını, şirketleri ve siyasal bağlantıları elinde tutan bir sınıf; diğer tarafta geçinebilmek için ücretine bağımlı milyonlar varsa gerçek siyasal eşitlikten söz edilemez.

Bir işçiyle holding patronunun sandıkta birer oyu olabilir, fakat toplumsal yaşamı etkileme güçleri aynı değildir. Patron medya satın alabilir, siyasete büyük kaynaklar aktarabilir ve binlerce kişinin çalışma koşulları üzerinde karar verebilir. İşçi ise çoğu zaman temel ihtiyaçlarını karşılamanın mücadelesini verir. Böylesi maddi eşitsizlik koşullarında yalnızca hukuksal eşitlik gerçek eşitlik yaratmaz.

Ancak sınıfsal sömürüye karşı çıkmak, ulusal baskıyı görmezden gelmenin bahanesi de olamaz. Marksizm sınıf sorununu öne çıkarırken halkların inkârını, asimilasyonu ve ulusal ayrıcalıkları meşrulaştırmaz. Tam tersine bütün ulusların tam eşitliğini savunur.

Tekçi bir devlet kendisini tek millet, tek dil, tek tarih ve tek kimlik üzerinden kurduğunda farklı halkların özgür gelişimini engeller. Bir halkın dili kamusal yaşamdan dışlanıyor, tarihi inkâr ediliyor, kimliği tehdit olarak görülüyor ve kültürü baskı altına alınıyorsa eşit yurttaşlıktan söz edilemez.

Gerçek kardeşlik inkâr üzerine kurulamaz. Bir halka önce kendi kimliğinden vazgeçmesi söylenip ardından “hepimiz kardeşiz” denilemez. Gerçek birlik, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklı halkların eşit ve özgür iradeyle birlikte yaşayabilmesidir.

Lenin’in “hiçbir ulusa ayrıcalık yok, bütün uluslara tam eşitlik” anlayışının önemi de buradadır. Ulusal baskının kaldırılması, farklı uluslardan işçilerin birbirlerine güvenebilmeleri ve ortak sınıf mücadelesini geliştirebilmeleri için zorunludur.

Ezen ulusun işçisi başka bir halk üzerindeki baskıya sessiz kaldığında kendi burjuvazisinin milliyetçiliğine bağlanır. Ezilen ulusun işçisi de kendi burjuvazisinin sınıfsal çıkarlarını “ulusal çıkar” adı altında benimserse kendi patronunun arkasına dizilmiş olur. Marksist enternasyonalizm her iki eğilimin de karşısındadır.

Türk işçisinin kurtuluşu Kürt halkının inkârında değildir; Kürt işçisinin kurtuluşu da Kürt burjuvazisinin egemenliğinde değildir. Bir halkın burjuvazisini başka bir halkın burjuvazisiyle değiştirmek sosyalizm olmadığı gibi, devletin egemen ulusunu değiştirip sınıfsal sömürüyü sürdürmek de emekçilerin kurtuluşu değildir.

Marksistler için amaç farklı halklardan patronların eşit temsil edildiği bir sömürü düzeni değil, patron sınıfının egemenliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

Gerçek halk cumhuriyeti ne yalnızca ulusal eşitlikten ibarettir ne de ulusal sorunu yok sayan dar bir ekonomik sınıf söylemine indirgenebilir. Halkların dilleri, kültürleri, kimlikleri ve siyasal iradeleri üzerindeki baskıların kaldırılması ile sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin sona erdirilmesi aynı mücadelenin parçalarıdır.

Ulusal ayrıcalıklara son verilmesi sınıfsal ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasıyla; emperyalist bağımlılığın kırılması sermaye egemenliğine karşı mücadeleyle; faşist baskı mekanizmalarının tasfiyesi ise işçilerin ve halkların doğrudan siyasal özne hâline gelmesiyle birleşmelidir.

Çünkü sömürünün sürdüğü yerde gerçek toplumsal eşitlik kurulamaz. Milyonlarca insan yoksulluk içinde yaşarken küçük bir azınlığın servetine servet kattığı bir düzen halkın cumhuriyeti olamaz.

Bu nedenle sorulması gereken yalnızca “cumhuriyet var mı?” değildir. İşçi ürettiği zenginlik üzerinde söz sahibi midir? Emekçiler fabrikaların, bankaların, madenlerin ve doğal kaynakların nasıl kullanılacağını belirleyebilmekte midir? Halklar kendi dilleri, kültürleri ve siyasal gelecekleri üzerinde özgürce karar verebilmekte midir? Yoksa toplumun çoğunluğu üretirken küçük bir azınlık yönetmekte ve el koymakta mıdır?

Eğer ikincisi geçerliyse, siyasal biçimin adı ne olursa olsun sınıfsal egemenlik devam ediyor demektir.

Burjuva ideolojisi “hepimiz aynı milletiz” diyerek işçiyle patron arasındaki karşıtlığı gizlemeye çalışır. Oysa işçi sınıfının çıkarı kendi patronuyla değil, başka halklardan işçilerle ortaktır. Türk işçinin sınıf kardeşi Kürt, Arap, Ermeni ve dünyanın başka ülkelerindeki işçilerdir. Aynı şekilde Kürt işçinin kurtuluşu da kendi burjuvazisinin peşine takılmakta değil, bütün halklardan emekçilerle ortak mücadele kurmaktadır.

Proletarya enternasyonalizminin temeli budur: halkların eşitliği, dillerin özgürlüğü, ulusların kendi kaderlerini belirleyebilmesi, emperyalist bağımlılığın sona erdirilmesi, faşist baskı düzeninin tasfiyesi ve bütün bunlarla birlikte işçi sınıfının sermayeye karşı ortak mücadelesi.

Gerçek cumhuriyet ancak bu özgürleşme dinamiklerinin birleşmesiyle düşünülebilir: ulusal baskının kaldırılması, sınıfsal sömürünün sona erdirilmesi, emperyalist bağımlılığın kırılması ve halkın siyasal iktidarın gerçek öznesi hâline gelmesi.

Bu nedenle mücadele yalnızca tekçi devlete karşı çoğulculuk, yalnızca ulusal inkâra karşı eşitlik veya mevcut cumhuriyeti daha demokratik hâle getirme mücadelesi değildir. Aynı zamanda sermayeye, emperyalizme ve faşizme karşı; emekçilerin ve halkların kendi siyasal düzenlerini kurma mücadelesidir.

Bir avuç sermayedarın ayrıcalığına son vermeden halk egemenliği; bir ulusun diğer halklar üzerindeki ayrıcalığına son vermeden gerçek kardeşlik; emperyalist bağımlılık kırılmadan gerçek bağımsızlık; sınıfsal sömürüye son verilmeden gerçek eşitlik kurulamaz.

Dolayısıyla geleceğin cumhuriyeti yalnızca “bütün halkların ortak cumhuriyeti” diye tanımlanamaz. Bu tanım, ancak onun sınıfsal, siyasal ve anti-emperyalist içeriği açıkça ortaya konulduğunda anlam kazanır.

Hangi halkların, hangi sınıfların cumhuriyeti?

Bizim yanıtımız açıktır:

Sermayenin değil emeğin; patronların değil emekçilerin; egemen bir ulusun değil bütün halkların; tek dilin değil bütün dillerin; emperyalist bağımlılığın değil halkların özgür iradesinin; faşist baskının değil demokratik halk iktidarının; sömürünün değil eşitliğin; inkârın değil tanınmanın; milliyetçi düşmanlığın değil işçi sınıfı enternasyonalizminin cumhuriyeti.

Devrimcilerin görevi baskıcı, sömürücü ve emperyalizme bağımlı bir cumhuriyetin içinde kendilerine bir yer aramak değil; işçilerin ve ezilen halkların örgütlü mücadelesiyle bu düzenin toplumsal temelini aşmak ve yerine eşit, özgür, demokratik ve emekçi karakterli yeni bir cumhuriyet kurmaktır.

Çünkü gerçek halk egemenliği yalnızca bayrakta, anayasada veya devletin adında değil; üretenlerin yönetmesinde, halkların eşitliğinde, emperyalist bağımlılığın sona ermesinde ve sömürünün ortadan kaldırılmasında hayat bulabilir.

Ancak böyle bir cumhuriyet gerçekten halkın cumhuriyeti olabilir.

Önceki İçerikKüba’ya Uzanan El, Sola Yönelen Tehdit: ABD’nin Antikomünist Seferberliği – Şemdin Şimşir