EMPERYALİST YENİDEN PAYLAŞIM VE YENİ SÜREÇ: NE DEMOKRATİKLEŞME NE DE KÜRT ULUSAL SORUNUNUN ÇÖZÜMÜDÜR

Elimize posta yoluyla ulaşan bu açıklamayı, konunun güncelliği ve taşıdığı önem nedeniyle yayımlıyoruz.

Emperyalist-kapitalist sistem, ekonomik, siyasal ve askeri çelişkilerin keskinleştiği yeni bir yeniden paylaşım döneminden geçmektedir. Ukrayna savaşı, NATO’nun genişleyen askeri kapasitesi, ABD-Çin rekabeti, Rusya’nın jeopolitik hamleleri ve Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Bunların tümü, dünya pazarı, enerji kaynakları, ticaret yolları ve nüfuz alanları üzerinde süren emperyalist rekabetin farklı görünümleridir.

Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, emperyalist güçler arasındaki dengeyi sürekli değiştirmektedir. ABD hâlâ dünya kapitalist sisteminin başlıca güç merkezlerinden biridir; ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu hegemonyayı eski koşullarla sürdürme olanakları daralmaktadır. Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya’nın askeri ve bölgesel etkinliği ve çeşitli bölgesel güçlerin daha bağımsız hareket etmeye başlaması mevcut dengeleri zorlamaktadır.

Bu nedenle emperyalistler arasındaki rekabeti “iyi” ve “kötü” devletler arasındaki bir çatışma olarak değerlendirmek yanlıştır. ABD ve NATO’nun dünya üzerindeki hâkimiyetini koruma siyaseti ne kadar emperyalistse, Çin ve Rusya’nın kendi pazar ve nüfuz alanlarını genişletme mücadelesi de aynı emperyalist sistemin parçasıdır.

Proletaryanın ve ezilen ulusların bağımsız siyaseti, emperyalist kamplardan herhangi birine yedeklenmeyi reddetmek zorundadır.

ORTA DOĞU’DA YENİDEN PAYLAŞIM VE DEVLET DIŞI GÜÇLERİN TASFİYESİ

Orta Doğu, emperyalist yeniden paylaşım mücadelesinin temel merkezlerinden biridir. Enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik konumu nedeniyle bölge, emperyalist güçlerin doğrudan müdahale alanı olmaya devam etmektedir.

ABD ve Siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da bu emperyalist yeniden paylaşım mücadelesinin bir parçasıdır. Ancak İran’ın bu saldırılar karşısında gösterdiği direnç ve ABD-İsrail ekseninin beklediği sonucu elde edememesi, emperyalist güçlerin yenilmez olmadığını bir kez daha göstermiş; emperyalizme ve Siyonist saldırganlığa karşı mücadele eden halklar ve güçler açısından moral verici bir kırılma yaratmıştır.

Bugünkü dönemde öne çıkan yönelimlerden biri, merkezi devletlerin dışında hareket eden siyasal ve askeri yapıların tasfiye edilmesi, silahsızlandırılması ya da devlet mekanizmalarına entegre edilmesidir.

Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Kürt hareketinin farklı parçalarına kadar yaşanan gelişmeler bu genel eğilimden bağımsız değildir. Emperyalist güçler, denetimleri dışında hareket edebilecek siyasal ve askeri odakların alanını daraltmak; bölgeyi daha öngörülebilir ve kontrol edilebilir ilişkiler temelinde yeniden düzenlemek istemektedir.

Kürt ulusal hareketindeki stratejik değişim de bu bölgesel ve uluslararası koşullardan bağımsız ele alınamaz.

Bu belirleme, Kürt hareketinin aldığı bütün kararların dışarıdan dayatıldığı anlamına gelmez. Her hareket kendi tarihsel deneyimi, toplumsal tabanı ve siyasal değerlendirmeleri doğrultusunda karar verir. Ancak hiçbir stratejik dönüşüm, içinde gerçekleştiği tarihsel ve siyasal koşullardan bağımsız değildir.

YENİ SÜREÇ: NE DEMOKRATİKLEŞME NE DE ULUSAL SORUNUN ÇÖZÜMÜ

Kürt ulusal hareketinin silahlı mücadeleyi sona erdirme yönelimi önemli bir stratejik değişikliktir. Ancak bu değişikliği Kürt ulusal sorununun çözümü ya da Türkiye’nin demokratikleşmesiyle özdeşleştirmek yanlıştır.

Diğer yandan, parlamentoda PKK’nin ve yan yapılanmalarının “terörist” olarak tanımlanmasına DEM’in de oy vermesi, sistemin kullandığı siyasal dilin onaylanması anlamına gelmektedir. Bir halkın meşru ulusal mücadelesini yürüten bir harekete terörist denemez ve bu deyim kabul edilmezdir.

Silahlı mücadele Kürt ulusal sorununu yaratmamıştır. Silahlı mücadele, ulusal baskının belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkardığı mücadele biçimlerinden biridir ve meşrudur.

Dolayısıyla silahların devreden çıkması, ulusal eşitsizliğin ve ulusal baskının ortadan kalkması anlamına gelmez.

Silahlı mücadelenin sona ermesi başka şeydir; Kürt ulusal sorununun çözülmesi başka şeydir.

Aynı biçimde devlet ile Kürt hareketi arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi de Türkiye’nin demokratikleştiği anlamına gelmez.

Demokratikleşmeden söz edebilmek için yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi değil, toplumun bütün kesimleri açısından siyasal hak ve özgürlüklerin genişlemesi gerekir.

Kayyım politikalarının, grev yasaklarının, işçi ve emekçi mücadelelerine yönelik baskıların, siyasal operasyonların, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik sınırlamaların sürdüğü koşullarda demokratikleşmeden söz edilemez.

Bugün yaşanan sürecin demokratikleşme olarak sunulması gerçeği tersine çevirmektedir. Siyasal iktidarın temel yönelimi, Erdoğan’ın yeniden seçilmesini güvence altına alacak bir rejim düzenlemesi yaratmak, yürütme gücünü daha da merkezileştirmek ve ülkeyi fiilen monarşik özellikler taşıyan daha otoriter bir siyasal sisteme doğru sürüklemektir. Bu yönelimin bir diğer boyutu ise parlamenter ve toplumsal muhalefetin etkisizleştirilmesi, parçalanması ve tasfiye edilmesidir.

Dolayısıyla mevcut süreç demokratikleşme değil, iktidarın sürekliliğini sağlayacak siyasal ve kurumsal zeminin yeniden düzenlenmesidir.

Üstelik Kürt ulusal sorununun kendisi açık biçimde tanımlanmadan ve mesele esas olarak “terör” ve güvenlik sorunu çerçevesinde ele alınmaya devam ederken, silahların bırakılmasını “çözüm” olarak sunmak ulusal sorunun gerçek içeriğini gizler.

Temel ölçüt açıktır:

Kürt ulusunun kolektif varlığı tanınıyor mu?

Ulusal eşitlik güvence altına alınıyor mu?

Anadil hakkı siyasal ve kamusal bir hak olarak tanınıyor mu?

Kürt halkının kendi geleceğini özgürce belirleme hakkı kabul ediliyor mu?

Ulusal baskının siyasal ve kurumsal mekanizmaları ortadan kaldırılıyor mu?

Bu sorulara olumlu yanıt verilmeden Kürt ulusal sorununun çözüldüğünden söz edilemez.

Çelişkinin biçim değiştirmesi, çelişkinin ortadan kalkması değildir.

DEVLETİN İHTİYACI: ÇÖZÜM DEĞİL, YÖNETİLEBİLİR BİR KÜRT SORUNU

Burjuva devlet, sınıflar ve toplumsal mücadeleler üzerinde duran tarafsız bir kurum değildir. Hukuki ve siyasal düzenlemeler de mevcut güç ilişkilerinden bağımsız değildir.

Bu nedenle bugünkü sürece yalnızca tarafların açıklamaları üzerinden değil, devletin bölgesel ve iç siyasal ihtiyaçları üzerinden de bakmak gerekir.

Orta Doğu’daki dengeler yeniden şekillenirken Türkiye devleti bölgesel hareket alanını genişletmeye çalışmaktadır. İçeride ise ekonomik kriz, işçi ve emekçilerin hoşnutsuzluğu, gençliğin geleceksizliği ve rejimin meşruiyet sorunları toplumsal gerilimleri büyütmektedir.

Bu koşullarda Kürt hareketiyle kurulacak yeni ilişkinin devlet açısından yalnızca Kürt sorunuyla sınırlı olmadığı açıktır.

Devlet açısından temel yönelim, Kürt sorununu çözmekten çok onu daha yönetilebilir bir siyasal alana çekmek; farklı toplumsal muhalefet dinamiklerini birbirinden ayırmak ve rejime karşı gelişebilecek ortak mücadelelerin önünü daraltmaktır.

Bu nedenle güvenlik siyasetinin yeniden biçimlendirilmesi ile demokratikleşme birbirine karıştırılmamalıdır.

KÜRT ULUSAL HAREKETİYLE YOLDAŞLIK VE STRATEJİK FARKLILAŞMA

Kürt ulusal hareketiyle geçmişte kurulmuş yoldaşlık ve ortak mücadele ilişkisi tarihsel bir gerçektir.

Bu birliktelik; ulusal baskıya, inkâr ve imha politikalarına, şovenizme ve Kürt halkına yönelik devlet baskısına karşı yürütülen ortak mücadelenin ürünü olmuştur.

Bu tarihsel yoldaşlık ne inkâr edilebilir ne de geriye dönük biçimde değersizleştirilebilir.

Ancak yoldaşlık, değişmez ve koşulsuz bir siyasal birlik anlamına gelmez.

Kürt ulusal hareketinin stratejik yöneliminin değişmesi, onunla geçmişte kurulmuş mücadele ve yoldaşlık ilişkisinin siyasal zeminini de değiştirmiştir.

Bugün üzerinde durulması gereken temel noktalardan biri budur.

Bir hareket devletle ilişkisini, mücadele biçimini, ittifaklarını ve siyasal çözüm anlayışını stratejik olarak değiştiriyorsa, geçmişte onunla ortak mücadele yürütmüş güçlerin hiçbir şey değişmemiş gibi hareket etmesi mümkün değildir.

Dünkü ortak mücadele bugünkü stratejik farklılıkları ortadan kaldırmaz; bugünkü farklılıklar da geçmişteki yoldaşlığın tarihsel anlamını yok etmez.

Mesele Kürt halkıyla dayanışmadan vazgeçmek değildir.

Mesele, Kürt halkının ulusal-demokratik haklarını savunmaya devam ederken Kürt ulusal hareketinin bugünkü stratejik tercihleri karşısında siyasal bağımsızlığı koruyabilmektir.

Kürt halkıyla dayanışma başka şeydir; Kürt ulusal hareketinin her stratejik kararını benimsemek başka şeydir.

Geçmişin yoldaşlığı bugünün stratejik tabiiyetine dönüştürülemez.

Gerçek yoldaşlık, siyasal farklılıkların açık biçimde ifade edilmesini ve tarafların kendi bağımsız siyasal iradelerini korumasını gerektirir.

ULUSAL SORUN VE SINIF MÜCADELESİ

Kürt toplumu sınıfsal olarak homojen değildir. Kürt işçisi, yoksul köylüsü, küçük burjuvazisi ve burjuvazisi aynı sınıfsal çıkarlara sahip değildir.

Ulusal baskı, ezilen ulusun farklı sınıflarını belirli dönemlerde ortak demokratik talepler etrafında birleştirebilir; ancak bu durum sınıf çelişkisini ortadan kaldırmaz.

Kürt işçisi hem ulusal baskıya uğrar hem de ücretli emek sömürüsüne tabidir. Kürt burjuvazisi ise ulusal baskının belirli biçimlerine karşı çıkarken aynı zamanda kendi işçisinin sömürüsünden çıkar sağlayabilir.

Bu nedenle proletaryanın siyaseti iki temel görevi birlikte yerine getirmek zorundadır:

Ezilen ulusun ulusal-demokratik haklarını kararlılıkla savunmak; aynı zamanda ezilen ulusun burjuvazisi karşısında sınıfsal bağımsızlığı korumak.

Kendi kaderini tayin hakkını savunmak, ulusal burjuvazinin siyasal programına tabi olmak değildir.

Ulusal hareketin burjuva sınırlarını eleştirmek de ezen ulusun ayrıcalıklarını savunmak anlamına gelmez.

Gerçek enternasyonalizm, ezen ulus şovenizmini de ezilen ulusun burjuvazisine siyasal tabiiyeti de reddeder.

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI OLMADAN EŞİTLİK OLMAZ

Kürt ulusal sorununun demokratik çözümünün temel ölçütü tam hak eşitliğidir.

Kendi kaderini tayin hakkı bu sorunun tali değil, temel boyutlarından biridir.

Bu hak yalnızca dil ve kültür alanındaki düzenlemelere indirgenemez. Bir ulusun kendi geleceğini özgürce belirleme ve gerektiğinde ayrılabilme hakkını da içerir.

Ayrılma hakkını savunmak mutlaka ayrılığı savunmak değildir.

Gerçek ve gönüllü birlik ancak ayrılma hakkının tanındığı koşullarda mümkündür.

Eşitsizlerin birliği özgür birlik değildir.

Bugünkü sürecin silahlı çatışmayı sona erdirmesi, bazı siyasal alanlar açması ya da belirli reformlara yol açması mümkündür. Ancak bunların hiçbiri kendi başına ulusal eşitliğin kurulduğu ya da Kürt ulusal sorununun çözüldüğü anlamına gelmez.

KÜRT EMEKÇİLERİNİN KURTULUŞU ULUSAL BURJUVAZİNİN GÜÇLENMESİ DEĞİLDİR

Yeni süreç içerisinde Kürt burjuvazisinin mevcut kapitalist sistem içindeki siyasal ve ekonomik olanakları genişleyebilir. Bölgesel sermaye güçlenebilir, yeni yatırım alanları açılabilir ve siyasal temsil olanakları artabilir.

Ancak bunlar Kürt işçi ve emekçilerinin kurtuluşu anlamına gelmez.

Kürt işçisi de Türk işçisi ve diğer azınlık ve farklı kimliklere mensup emekçiler gibi ücretli emek sömürüsüne tabidir.

İşsizlik, düşük ücret, yoksulluk, göç, güvencesizlik ve bölgesel eşitsizlik; ulusal baskıyla sınıfsal sömürünün kesiştiği alanlardır.

Bu nedenle sorulması gereken yalnızca “Kürt sorunu çözülüyor mu?” değildir.

Bir başka temel soru daha vardır:

Ortaya çıkan siyasal düzenleme hangi sınıfın çıkarlarını güçlendiriyor?

Ulusal-demokratik hakların genişlemesi ve ulusal baskının geriletilmesi önemlidir. Ancak bunlar kapitalist sömürünün ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Bu nedenle ulusal mücadele ile sınıf mücadelesi birbirine karşı konulmamalı; fakat birbirinin yerine de geçirilmemelidir.

ASIL GÖREV: TÜRK VE KÜRT EMEKÇİLERİNİN ORTAK SINIF MÜCADELESİ

Devrimci hareketin görevi, devlet ile Kürt hareketi arasındaki görüşmelerin yorumcusu olmak değildir.

Asıl görev, bu sürecin arkasındaki sınıfsal ve siyasal çelişkileri görünür kılmak ve bağımsız sınıf siyasetini güçlendirmektir.

Kürt halkının ulusal-demokratik hakları ile Türkiye işçi sınıfının demokrasi ve özgürlük mücadelesi birbirinden koparılamaz.

Anadil ve ulusal eşitlik mücadelesi; grev hakkından, sendikal örgütlenmeden, işçi direnişlerinden, kadınların özgürlük mücadelesinden, gençliğin geleceksizliğe karşı mücadelesinden ve siyasal örgütlenme özgürlüğünden ayrı değildir.

Egemen sınıfların tarihsel araçlarından biri, Türk ve Kürt emekçilerini birbirinden ayırmak olmuştur.

Türk işçisine Kürt halkını düşman gösteren şovenizm nasıl sınıf birliğinin önünde engelse, Türk emekçilerini bütünüyle ezen ulus kimliğiyle özdeşleştirerek Kürt emekçilerini Türkiye işçi sınıfından koparmak da aynı ölçüde bir çıkmazdır.

Proletarya enternasyonalizmi bu bölünmeyi aşmayı hedefler.

Türk işçisi, Kürt halkının ulusal haklarını kendi demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak görmeli; Kürt işçisi ise kurtuluşunu kendi burjuvazisinin güçlenmesinde değil, bütün coğrafyanın işçi ve emekçileriyle ortak sınıf mücadelesinde aramalıdır.

SONUÇ: BAĞIMSIZ SINIF SİYASETİ

Bugünkü tarihsel dönemde üç temel belirleme açıktır.

Birincisi: Silahlı çatışmanın sona ermesi Türkiye’nin demokratikleşmesi değildir.

İkincisi: Silahlı mücadelenin sona ermesi Kürt ulusal sorununun çözümü değildir.

Üçüncüsü: Kürt ulusal hareketiyle geçmişte kurulmuş yoldaşlık ve ortak mücadele ilişkisi, onun bugünkü stratejik yöneliminin değişmesiyle birlikte siyasal olarak farklılaşmıştır.

Bu nedenle devrimci hareket ne geçmişteki yoldaşlığını inkâr etmeli ne de bu geçmiş adına bugünkü stratejik farklılıkları gizlemelidir.

Kürt halkının ulusal-demokratik haklarını ve kendi kaderini tayin hakkını savunmak temel ve vazgeçilmez bir devrimci görevdir.

Şovenizme ve ulusal baskıya karşı mücadele hiçbir koşulda terk edilemez.

Fakat proletaryanın bağımsız siyasal çizgisi de hiçbir ulusal hareketin dönemsel stratejisine tabi kılınamaz.

Bugünkü ihtiyaç; emperyalist kamplardan herhangi birine yaslanmayan, devletin güvenlik politikalarına eklemlenmeyen ve ulusal burjuvazilerin programı içinde erimeyen bağımsız bir sınıf siyasetidir.

Kalıcı barışın güvencesi devletlerin geçici uzlaşmaları değil, halkların eşitliğidir.

Demokrasinin güvencesi egemen sınıfların vaatleri değil, örgütlü toplumsal mücadeledir.

Kürt ulusal sorununun gerçek çözümü, güvenlik siyasetinin yeniden düzenlenmesinde değil; ulusal eşitliğin, özgürlüğün ve kendi kaderini tayin hakkının tanınmasındadır.

Gerçek özgürlüğün ve halkların kardeşliğinin güvencesi, işçi sınıfının bağımsız siyasal iradesi ile Türk ve Kürt emekçilerinin eşitlik temelindeki ortak mücadelesidir.

DEVRİMCİ KARARGÂH

Ağustos 2026

Önceki İçerikMekke’de Savunma Paktı: Halkların Güvenliği mi, Rejimlerin Sigortası mı? – Şemdin Şimşir