Kızıldere üzerine düşünmek, geçmişte gerçekleşmiş belirli bir olayı analiz etmek anlamına gelmez. Çünkü burada söz konusu olan şey, kendi tarihsel bağlamına kapanmış bir vaka değil, düşüncenin sınırlarını zorlayan bir kırılmadır. Bu kırılma, yalnızca yaşandığı ana ait değildir. Aksine, o anın ötesine taşarak politik olanın ne şekilde kavranabileceğine dair yerleşik kabulleri bozan bir etkide bulunur.
Bu nedenle Kızıldere’yi yalnızca tarihsel sonuçları üzerinden değerlendirmek, onun açtığı düşünsel alanı baştan kapatmak anlamına gelir. Burada mesele, neyin başarıldığı ya da kaybedildiği değildir. Mesele, politik öznenin hangi koşullar altında kendisini yeniden tanımlamak zorunda kaldığıdır.
Kızıldere’nin sürekli anılması fakat nadiren gerçek anlamda düşünülmesi, bu noktada tesadüfi değildir. Bu tekrar, basit bir hafıza pratiği olarak görülemez. Daha çok, çözülememiş bir problemin etrafında dolaşan bir düşünce biçiminin belirtisidir. Anma ile düşünme arasındaki fark burada belirleyici hale gelir. Anma, geçmişi sabitler. Düşünme ise onu yeniden açar.
Türkiye’de solun önemli bir bölümünde Kızıldere’nin bir tür sembolik yoğunluk taşıdığı açıktır. Ancak bu yoğunluk çoğu zaman analiz edilmek yerine korunur. Böylece Kızıldere, üzerine gidilmesi gereken bir problem olmaktan çıkar ve dokunulmaz bir referans noktasına dönüşür. Bu dönüşüm, onun politik içeriğini görünmez kılar.
Bu görünmezleşme süreci, farklı anlatı biçimleri üzerinden işler. Kızıldere kimi zaman trajik bir son olarak sunulur, kimi zaman kahramanlık anlatısına indirgenir, kimi zaman da stratejik bir hata olarak değerlendirilir.
Bu üç yaklaşımın ortak özelliği, olayın dramatik yönünü öne çıkarırken, onun içerdiği düşünsel kopuşu geri plana itmesidir. Trajedi anlatısı duygusal yoğunluk üretir, kahramanlık anlatısı özdeşleşme yaratır, hata anlatısı ise mesafe koymayı sağlar.
Ancak bu üçü de, farklı biçimlerde de olsa, Kızıldere’yi mevcut politik kategoriler içine yerleştirerek nötralize eder. Oysa burada söz konusu olan şey, tam da bu kategorilerin yetersizliğini açığa çıkaran bir momenttir.
Bu noktada, sonuç merkezli düşünme biçiminin kendisi sorgulanmalıdır. Politik olanı yalnızca elde edilen kazanımlar ya da yaşanan kayıplar üzerinden değerlendirmek, onu mevcut düzenin ölçütlerine bağımlı hale getirir. Bu ölçütler, siyaseti bir tür hesaplama pratiğine indirger. Risk minimize edilir, olasılıklar tartılır, uygun zaman beklenir. Bu yaklaşım, belirli koşullarda rasyonel görünebilir, ancak politik olanın sınır durumlarını açıklamakta yetersiz kalır. Kızıldere gibi momentler, bu tür hesaplamaların askıya alındığı, dolayısıyla başka bir rasyonelliğin devreye girdiği durumları temsil eder.
Kopuşun ontolojisi: Araçsal akıldan radikal müdahaleye
Bu alternatif rasyonelliği anlamak için öncelikle “kopuş” kavramını netleştirmek gerekir. Kopuş, burada soyut bir radikallik ifadesi değildir. Belirli tarihsel ve politik hatlardan bilinçli bir ayrılma sürecidir. Bu ayrılma, yalnızca devletle ya da egemen düzenle sınırlı değildir. Aynı zamanda solun kendi içindeki belirli yönelimlerden de uzaklaşmayı içerir.
Parlamenter beklentilere dayanan siyaset anlayışı, aşamacı devrim teorileri ve pasifist yaklaşımlar bu bağlamda kopulan hatlar arasında yer alır. Ancak kopuş yalnızca bir reddediş olarak tanımlanamaz. Aynı zamanda yeni bir yönelimi de içerir. Bu yönelim, devrimi ertelenmiş bir hedef olmaktan çıkararak, mevcut zamanın içine yerleştiren bir müdahale biçimi üretir.
Bu noktada zaman meselesi belirleyici hale gelir. Devrimin geleceğe ertelenmesi, politik öznenin kendisini mevcut koşullar içinde sınırlandırmasına yol açar. Oysa devrimin şimdide gerçekleşen bir kesinti olarak kavranması, öznenin bu sınırları aşmasını mümkün kılar.
Kızıldere, bu anlamda lineer zaman anlayışının kırıldığı bir momenttir. Burada süreç değil, kesinti belirleyicidir. Bu kesinti, yalnızca dışsal bir müdahale değildir. Öznenin kendisiyle kurduğu ilişkinin de dönüşümünü içerir. Devrimci özne, bu noktada kendisini korumaya çalışan bir aktör olmaktan çıkar ve kendi varlığını askıya alabilen bir pozisyona geçer.
Bu askıya alma, çoğu yorumda fedakarlık kavramı üzerinden açıklanmaya çalışılır. Ancak fedakarlık, burada yetersiz bir açıklama sunar. Çünkü fedakarlık, hala araçsal bir mantık içinde işlev görür. Bir şeyden vazgeçilir çünkü başka bir şey elde edilecektir.
Oysa Kızıldere’de ortaya çıkan durum, bu tür bir hesaplamayı içermez. Burada özne, kendisini bir araç olarak konumlandırmaz. Tam tersine, araçsallığın kendisini reddeder. Bu reddediş, politik olanın radikal bir yeniden tanımını içerir. Siyaset, bu noktada hedeflere ulaşmak için kullanılan bir teknik olmaktan çıkar ve doğrudan bir varoluş biçimine dönüşür.
Kurucu yenilgi: Zamanın kesintisi ve öznenin yeniden inşası
Bu dönüşümün anlaşılabilmesi için yenilgi kavramının da yeniden ele alınması gerekir. Kızıldere genellikle tartışmasız bir yenilgi olarak tanımlanır. Fiziksel sonuçlar açısından bakıldığında bu tanım anlaşılabilir görünür.
Ancak politik düzlemde durum bu kadar basit değildir. Yenilgi, yalnızca kaybetmek anlamına gelmez. Aynı zamanda belirli bir imkanın ortadan kalkmasını ifade eder. Kızıldere’de ise bu tür bir kapanma söz konusu değildir. Aksine, belirli bir imkan açığa çıkar. Bu imkan, politik olanı mevcut rasyonalite kalıplarının ötesinde düşünme imkanıdır.
Bu nedenle Kızıldere, kurucu bir yenilgi olarak kavranmalıdır. Kurucu yenilgiler, görünürde bir kayıp barındırırken, aynı zamanda yeni bir düşünce alanı açar. Bu tür momentler, mevcut kategorilerin yetersizliğini ortaya koyar ve yeni kavramsal araçların geliştirilmesini zorunlu kılar. Ancak bu potansiyelin açığa çıkabilmesi, o momentin doğru bir şekilde ele alınmasına bağlıdır. Eğer Kızıldere yalnızca bir anma nesnesi haline getirilirse, bu kurucu özellik görünmez hale gelir.
Türkiye’de solun Kızıldere ile kurduğu ilişki, bu noktada belirli düşünme biçimlerinin etkisi altında şekillenir. Bu düşünme biçimleri homojen değildir. Farklı yönelimler, farklı politik stratejiler ve farklı teorik çabalar mevcuttur. Ancak bu çeşitliliğe rağmen, belirli ortak eğilimlerin baskın hale geldiği söylenebilir.
Bu eğilimlerden biri, geçmişi analiz edilmesi gereken bir alan olarak değil, korunması gereken bir miras olarak görme eğilimidir. Bu yaklaşım, tarihsel olayları sabitleştirir ve onları sorgulanamaz referanslara dönüştürür.
Diğer bir eğilim ise, geçmişi tamamen hatalar üzerinden okuyarak, onun içerdiği radikal imkanları göz ardı etmektir. Bu iki yaklaşım, ilk bakışta birbirine zıt görünse de, aynı sonucu üretir: Düşüncenin askıya alınması.
Bu askıya alma, zamanla bir hafıza rejimi oluşturur. Bu rejim, hangi olayların nasıl hatırlanacağını belirler ve bu hatırlama biçimleri üzerinden politik anlamları sabitler. Kızıldere bu rejim içinde ya kutsallaştırılır ya da dışlanır. Her iki durumda da onun düşünsel potansiyeli etkisiz hale getirilir. Çünkü düşünmek, mevcut anlamların sorgulanmasını gerektirir. Oysa hafıza rejimi, bu anlamları korumaya çalışır.
Bu durum, yalnızca geçmişle ilgili değildir. Aynı zamanda bugünün politik düşüncesini de doğrudan etkiler. Çünkü geçmişle kurulan ilişki, geleceğin nasıl tasavvur edileceğini belirler. Eğer geçmiş yalnızca tekrar edilen bir anlatıya indirgenirse, politik hayal gücü daralır. Kızıldere’nin açtığı imkan ise tam tersine, bu hayal gücünü genişletme potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin açığa çıkabilmesi için, onun araçsallaştırılmasının önüne geçilmesi gerekir.
Araçsallaştırma, Kızıldere’nin farklı politik pozisyonlar tarafından kendi doğruluklarını kanıtlamak için kullanılmasını ifade eder. Bu kullanım biçimi, olayı doğrudan ele almak yerine, onu dolaylı bir argüman haline getirir. Böylece Kızıldere, bir düşünce problemi olmaktan çıkar ve bir tartışma aracına dönüşür. Bu durum, onun en radikal yönlerinden biri olan araçsallık karşıtlığıyla açık bir çelişki oluşturur.
Bu çelişkinin fark edilmemesi, politik düşüncenin belirli sınırlar içinde kalmasına yol açar. Bu sınırlar, çoğu zaman açıkça görülmez. Çünkü alışkanlık haline gelmişlerdir. Belirli kavramlar, belirli analiz biçimleri doğal kabul edilir ve bu nedenle sorgulanmaz. Kızıldere, bu doğallığı bozan bir momenttir. Onu gerçekten düşünmek, bu alışkanlıkların dışına çıkmayı gerektirir. Bu ise her zaman belirli bir risk içerir.
Risk, burada yalnızca fiziksel bir tehlikeyi ifade etmez. Aynı zamanda düşünsel bir belirsizliği de içerir. Mevcut kategorilerin yetersizliğini kabul etmek, her zaman konfor alanının terk edilmesini gerektirir. Ancak bu terk ediş olmadan yeni bir düşünme biçimi geliştirilemez. Kızıldere’nin bugün hala rahatsız edici olmasının nedeni de budur. O, yalnızca geçmişe ait bir olay değil, bugünün düşünme biçimlerini zorlayan bir etkidir.
Bu zorlayıcılık, Kızıldere’yi tamamlanmış bir hikaye olmaktan çıkarır. O, açık bir süreç olarak varlığını sürdürür. Bu süreç, ancak onun yeniden düşünülmesiyle devam edebilir. Aksi halde, sabit bir anlama hapsedilir ve etkisini kaybeder. Bu nedenle Kızıldere üzerine düşünmek, yalnızca tarihsel bir analiz yapmak değil, aynı zamanda bugünün politik sınırlarını sorgulamak anlamına gelir.
Kızıldere’nin düşünsel olarak açtığı alan, yalnızca bir kopuş anının tespitiyle sınırlı değildir. Bu alan, aynı zamanda kopuşun yönü, içeriği ve sonuçları üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Çünkü kopuş, kendiliğinden radikal bir değer taşımaz. Bir kopuşun politik anlamı, neyi reddettiği kadar, hangi doğrultuda ilerlediğiyle belirlenir. Bu nedenle kopuş kavramını mutlaklaştırmak, onu içeriksiz bir jeste dönüştürme riskini barındırır. Tam da bu noktada, Kızıldere’nin sunduğu imkan ile onun sonrasında ortaya çıkan yönelimler arasındaki gerilim belirgin hale gelir.
Kopuşun iki farklı yönü olduğu kabul edilmeden Kızıldere anlaşılamaz. Birincisi, egemen düzenin dışında konumlanan ve onunla uzlaşmayı net olarak reddeden bir hareket olarak şekillenir. Bu yön, devrimci öznenin kendisini mevcut sistemin sınırları içinde tanımlamayı reddetmesini içerir.
İkincisi ise, görünürde radikal bir ayrılık gibi görünmesine rağmen, aslında öznenin kendisini sistemin yeniden üretim mekanizmaları içine yerleştirmesiyle sonuçlanabilir. Bu ikinci yön, kopuşun tersine dönmesi anlamına gelir. Yani kopuş, yalnızca dışarıya doğru değil, içeriye doğru da gerçekleşebilir. Bu durum, Kızıldere’nin ardından ortaya çıkan bazı politik yönelimlerde açık biçimde gözlemlenebilir.
Bu noktada belirleyici olan, kopuşun yalnızca söylemsel düzeyde kalıp kalmadığıdır. Eğer kopuş, yalnızca belirli kavramlar üzerinden ifade edilen bir farklılık olarak kalıyorsa, kısa sürede etkisini kaybeder. Çünkü söylem, pratikle desteklenmediği sürece, mevcut düzen tarafından kolaylıkla soğurulabilir.
Oysa Kızıldere’de ortaya çıkan kopuş, söylemsel bir farklılıktan ibaret değildir. Bu kopuş, öznenin kendi varlığını da kapsayan bir dönüşüm içerir. Bu nedenle onun etkisi, yalnızca teorik düzlemde değil, varoluşsal düzlemde de hissedilir.
Bu varoluşsal boyut, Kızıldere’nin neden bu kadar zor kavrandığını açıklar. Çünkü modern siyaset anlayışı, öznenin korunmasını temel alır. Politik aktör, varlığını sürdürdüğü ölçüde etkili olabilir. Bu nedenle kendisini riske atmaktan kaçınır.
Bu yaklaşım, belirli koşullar altında rasyonel görünse de, politik olanın sınır durumlarını açıklamakta yetersiz kalır. Kızıldere’de görülen şey, bu koruma refleksinin askıya alınmasıdır. Ancak bu askıya alma, kontrolsüz bir yok oluş arzusu değildir. Aksine, politik öznenin kendisini farklı bir düzlemde yeniden kurma girişimidir.
Bu yeniden kuruluş, öznenin kendi sürekliliğini garanti altına almamasıyla mümkündür. Çünkü süreklilik, çoğu zaman mevcut düzenle kurulan örtük bir uyumu içerir. Bu uyum, açık bir teslimiyet biçiminde ortaya çıkmayabilir. Daha çok, sınırların içselleştirilmesi şeklinde işler. Kızıldere, bu içselleştirilmiş sınırların kırıldığı bir momenttir. Bu kırılma, öznenin yalnızca dışsal baskılara karşı değil, kendi içindeki sınırlayıcı eğilimlere karşı da bir mesafe almasını gerektirir.
Bu mesafenin alınamaması, zamanla politik düşüncenin daralmasına yol açar. Bu daralma, çoğu zaman fark edilmez. Çünkü kendisini makuliyet olarak sunar. Daha az risk almak, daha geniş kitlelere ulaşmak, daha sürdürülebilir bir siyaset üretmek gibi gerekçelerle temellendirilir. Bu gerekçeler belirli açılardan geçerli olabilir, ancak politik olanın radikal imkanlarını ortadan kaldırma potansiyeli taşır. Kızıldere’nin açtığı alan ise tam tersine, bu imkanları görünür kılar.
Bu görünürlük, yalnızca teorik bir farkındalık değildir. Aynı zamanda pratik bir zorunluluk yaratır. Eğer politik özne, kendi sınırlarını aşmak istiyorsa, bu aşma eylemini yalnızca düşünce düzeyinde bırakamaz. Bu durum, risk kavramını yeniden merkezi hale getirir. Ancak burada söz konusu olan risk, hesaplanabilir bir tehlike değildir. Daha çok, öngörülemez sonuçlar doğurabilecek bir müdahale biçimidir. Bu müdahale, mevcut düzenin belirlediği çerçeveler içinde anlamlandırılamaz.
Bu noktada, günümüz politik ortamının genel eğilimleri ile Kızıldere’nin açtığı imkan arasındaki mesafe daha da belirginleşir. Günümüzde siyaset, büyük ölçüde belirsizliği minimize etmeye yönelik bir strateji olarak kurgulanır. Net hedefler belirlenir, bu hedeflere ulaşmak için en uygun araçlar seçilir ve süreç mümkün olduğunca kontrol altında tutulmaya çalışılır. Bu yaklaşım, politikayı bir tür yönetim tekniğine indirger.
Oysa Kızıldere’de ortaya çıkan şey, bu indirgemeye karşı bir dirençtir. Bu direncin sürdürülememesi, zamanla farklı uyum biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açar. Bu uyum, her zaman açık bir geri çekilme şeklinde gerçekleşmez. Çoğu zaman, belirli kavramların yeniden yorumlanması yoluyla kendisini gösterir. Örneğin kopuş kavramı, radikal bir ayrılığı ifade etmek yerine, sınırlı bir farklılık anlamında kullanılmaya başlanır. Bu tür dönüşümler, kavramların içini boşaltır ve onları etkisiz hale getirir.
Bu etkisizleşme süreci, yalnızca belirli kavramlarla sınırlı değildir. Aynı zamanda politik öznenin kendisini algılama biçimini de etkiler. Öznenin kendisini bir müdahale gücü olarak değil, mevcut dengeler içinde hareket eden bir aktör olarak görmesi, politik alanın daralmasına neden olur. Bu daralma, çoğu zaman fark edilmez. Çünkü kendisini gerçekçilik olarak sunar. Ancak bu gerçekçilik, çoğu durumda mevcut düzenin sınırlarını yeniden üretmekten başka bir işlev görmez.
Tamamlanmamış ihtimal: Gerçekçilik hapishanesinde Kızıldere’nin yankısı
Kızıldere’nin bugüne yönelik en önemli müdahalesi, bu tür bir gerçekçilik anlayışını sorgulamasıdır. Bu sorgulama, yalnızca teorik bir eleştiri değildir. Aynı zamanda pratik bir meydan okumadır. Çünkü bu tür bir sorgulama, mevcut politik pozisyonların yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Bu değerlendirme süreci, kaçınılmaz olarak belirli bir rahatsızlık yaratır. Ancak bu rahatsızlık, düşüncenin ilerlemesi için gereklidir.
Bu ilerleme, hazır cevaplar üzerinden gerçekleşmez. Aksine, yeni soruların ortaya çıkmasını gerektirir. Kızıldere’nin açtığı alan, bu tür soruların üretilebileceği bir zemin sunar. Bu zemin, yalnızca geçmişe dair değildir. Aynı zamanda bugünün politik koşullarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle Kızıldere’yi yeniden düşünmek, onu tarihsel bir referans olarak kullanmak değil, onun ortaya koyduğu problemleri güncel bağlam içinde yeniden formüle etmek anlamına gelir.
Bu yeniden formülasyon süreci, politik düşüncenin sınırlarını genişletme potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin gerçekleşebilmesi, belirli bir cesareti gerektirir. Bu cesaret, yalnızca dışsal baskılara karşı direnç göstermeyi değil, aynı zamanda kendi düşünme biçimlerini sorgulamayı da içerir. Bu tür bir sorgulama, her zaman kolay değildir. Çünkü alışılmış güvenlik alanlarının terk edilmesini gerektirir.
Bu terk ediş olmadan, Kızıldere’nin açtığı imkanın yeniden üretilebilmesi mümkün değildir. Bu imkan, otomatik olarak varlığını sürdürmez. Aksine, her seferinde yeniden kurulması gerekir. Bu kurulum süreci, yalnızca teorik bir faaliyet değildir. Aynı zamanda politik bir pratiktir. Çünkü düşünce, ancak belirli eylem biçimleriyle birlikte anlam kazanır.
Bu noktada, Kızıldere’nin bir model olarak ele alınmasının neden yetersiz olduğu daha net anlaşılır. Model, tekrar edilebilir bir yapı sunar. Oysa Kızıldere’nin sunduğu şey, tekrar edilebilir bir form değil, düşünsel bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, her tarihsel bağlamda farklı biçimler alabilir. Bu nedenle Kızıldere’yi anlamak, onu taklit etmek değil, onun açtığı problemi yeniden üretmek anlamına gelir.
Bu problem, politik öznenin nasıl mümkün olduğu sorusuna geri döner. Bu soru, yalnızca belirli bir döneme ait değildir. Her politik momentte yeniden sorulması gereken bir sorudur. Kızıldere, bu sorunun belirli bir tarihsel bağlam içinde nasıl radikal bir biçimde ortaya konulabileceğini gösterir. Ancak bu gösterim, doğrudan bir çözüm sunmaz. Aksine, çözümün sürekli ertelendiği ve yeniden üretildiği bir alan açar.
Bu alan, belirsizlik içerir. Ancak bu belirsizlik, bir eksiklik olarak değil, bir imkan olarak kavranmalıdır. Çünkü politik olan, tam da bu belirsizlik içinde şekillenir. Bu belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışmak, politik alanı daraltır. Kızıldere ise bu daralmaya karşı bir genişleme momenti olarak işlev görür.
Bu genişleme, yalnızca geçmişe dair bir yorum değildir. Aynı zamanda bugünün politik düşüncesi için bir çağrıdır. Bu çağrı, hazır çözümler sunmaz. Daha çok, mevcut çözümlerin yetersizliğini ortaya koyar. Bu yetersizlik, yeni arayışların önünü açar. Ancak bu arayışların gerçekten radikal olabilmesi için, mevcut sınırların ötesine geçmesi gerekir.
Bu geçiş, yalnızca teorik düzeyde kalamaz. Aynı zamanda pratik bir yönelim gerektirir. Bu yönelim, mevcut politik dengeler içinde kolayca yer bulamayabilir. Ancak bu durum, onun gereksiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, politik olanın dönüşümü çoğu zaman bu tür uyumsuzluklar üzerinden gerçekleşir.
Kızıldere’nin ardından ortaya çıkan en büyük eksikliklerden biri, bu uyumsuzluk kapasitesinin korunamamasıdır. Bu kapasite, zamanla yerini daha uyumlu, daha öngörülebilir ve daha kontrollü politik formlara bırakmıştır. Bu dönüşüm, belirli açılardan anlaşılabilir olsa da, Kızıldere’nin açtığı radikal imkanın geri plana itilmesine neden olmuştur.
Bu geri itiliş, Kızıldere’nin etkisini ortadan kaldırmaz. Aksine, onu daha da görünmez hale getirir. Bu görünmezlik, onun etkisiz olduğu anlamına gelmez. Daha çok, henüz tam anlamıyla kavranamadığını gösterir. Bu nedenle Kızıldere, tamamlanmış bir süreç olarak değil, açık bir problem olarak varlığını sürdürür.
Bu problem, yalnızca geçmişe dair değildir. Aynı zamanda bugünün politik düşüncesinin sınırlarını belirler. Bu sınırlar, çoğu zaman görünmezdir; ancak tam da bu nedenle aşılması zordur. Kızıldere, bu sınırları görünür kılan bir momenttir. Bu görünürlük, aynı zamanda bir sorumluluk yaratır.
Bu sorumluluk, Kızıldere’yi yalnızca anmakla yetinmemeyi gerektirir. Onu düşünmek, onun açtığı problemi yeniden üretmek ve bu problem üzerinden bugünü sorgulamak gerekir. Bu süreç, kolay değildir. Ancak politik düşüncenin ilerlemesi için kaçınılmazdır.
Sonuç olarak Kızıldere, geçmişte kalmış bir olay değildir. O, henüz tamamlanmamış bir ihtimaldir. Bu ihtimal, yalnızca ne olduğu ile değil, neyi mümkün kıldığı ile anlam kazanır. Eğer bu mümkünlük hala düşünmeyi zorunlu kılıyorsa, Kızıldere hala aktiftir. Bu aktivite, onu tarihsel bir an olmaktan çıkarır ve sürekli yeniden açılan bir problem haline getirir.
Bu nedenle Kızıldere’nin gerçek ağırlığı, onun ardından ne olduğunda değil, onun ardından neyin yapılamadığında ortaya çıkar. Bu yapılamayanlar, yalnızca geçmişe ait eksiklikler değildir. Aynı zamanda bugünün politik düşüncesinin sınırlarını da belirler. Bu sınırların aşılması ise, Kızıldere’nin yeniden düşünülmesine bağlıdır.
Ve belki de en radikal olan tam olarak burada ortaya çıkar. Kızıldere, hatırlanması gereken bir geçmiş değil, düşünülmesi gereken bir zorunluluktur. Bu zorunluluk yerine getirilmediği sürece, politik olan kendi sınırları içinde kalmaya devam edecektir. Ancak bu zorunluluk ciddiye alındığında, yeni bir düşünce alanı açılabilir. Bu alan, henüz tam anlamıyla belirlenmiş değildir. Ancak tam da bu belirsizlik, onun en büyük gücüdür.
KY: sendika.org

![“AYKIRI KADINLAR” TARİHİNDEN: VİLMA ESPÍN[*]](https://devrimcicephe.org/wp-content/uploads/2026/05/vilma-218x150.jpg)



