Kapanan Bir Konjonktürün Ardından: 24 Ocak

Tahsin Yoldaşın anısına

24 Ocak modelini incelemek, emperyalist sistemin birikim süreçlerini tarihselliği içinde izlemeyi koşul kılmaktadır. Bu açıdan özellikle II. Paylaşım Savaşı sonrasından günümüze kadar sistemde olan gelişme ve değinmelere kısaca bir bakmak gerekiyor.

I.EMPERYALİST BİRİKİM SÜRECİ

Sistemin II. Savaş Sonrası Örgütlenişi

I.Paylaşım Savaşı sonrasında dünyada ekonomik ilişkileri uluslararası düzeyde belli kurallara bağlayacak altın standardı yok olmuş ve yeniden paylaşımın bir sonucu olarak dünya çeşitli para bloklarından oluşmuştu. 1929 büyük bunalımı ise şiddetli bir korumacılık eğilimi ile sistemin bunalımını daha da yoğunlaştırmış ve süreç II. Paylaşım Savaşı ile noktalanmıştır.

II.Savaş sonrasında emperyalistlerin ilk işi bir önceki döneme damgasını vuran kargaşayı ortadan kaldırmak için bir araya gelmek olmuştur. Başını ABD ve İngiltere’nin çektiği 44 ülke, Temmuz 1944’te Bretton Woods’da bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmaya göre 1 ons altını 35 dolara denkleyen yeni bir uluslararası para sistemi kurmanın yanında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (IBRD)nın kuruluşu karar altına alındı.

Yeni para sisteminde doların esas alınması çok doğaldı, çünkü savaşta baştan aşağı yıkılmış Batı Avrupa ve Japonya’ya tüketim ve sermaye mallarını sağlayabilen hemen tek ülke olan Amerika, dünya altın stoklarının 2/3’sine de sahipti. 1929 krizini Keynesgil enflasyonist büyüme modeliyle aşmış olan Amerika, yeni bir aşırı üretim krizinden kurtulmanın yolu olarak mal ve sermaye ihracını yoğunlaştırmak zorundaydı. Dünya ticareti ABD emperyalizminin genişleyen üretim kapasitesine koşut bir büyüme gerçekleştirmeliydi. Ayrıca artık dünyanın üçte biri sosyalist olmuştu. Kapitalizm karşıtı bir kalkınma yolu öneren sosyalist sistem karşısında tutunabilmek için Batı Avrupa (özellikle Almanya) ve Japonya’nın kapitalist çizgideki kalkınmalarını finanse etmek gerekiyordu. Ünlü Marshall yardımları buydu.

Pazarı genişletme ve uluslararası yeni işbölümü çabalarının vazgeçilmez bir ekseni de sömürge ve yarı sömürge ülkelerdi. Bu ülkelerin sosyalizmin yüksek prestijinden etkilenmelerine ve sosyalist dünyaya yakınlaşmalarına karşı Truman Doktrini adıyla anılan soğuk savaş başlatıldığı gibi, bir dizi azgelişmiş ülkede anti-komünist iktidarlara ekonomik ve askeri yardımlar yapılması karara bağlanmıştı. Böylece ABD emperyalizmi savaş sonrası elinde birikmiş mal ve sermayeyi bu ülkelere ihraç ederek bir yandan kalkınma isteklerine cevap verirken, diğer yandan da kalkınma süreçlerini kendi birikim modeline uydurarak, bu ilişkiler çerçevesinde yeni sömürgeciliğin siyasallığını da geliştirmeye başladı.

Yeni sömürgecilik yöntemlerinin geliştirilmesi emperyalizm açısından bir zorunluluktu. Sömürge ve yarı sömürgecilikten yapılan birikim tıkanmaya ve siyasal olarak zorluklar üretmeye başlamıştı. Ayrıca metropollerdeki sermaye değersizleşmeleri, ortalama kâr oranlarındaki düşüşler, mal ve sermaye ihracının geri ülkelere yoğunlaşmasını ve bu ülkelerin emperyalizm için pazar konumlarının sistemleşmesini gerektiriyordu. Finans kapital bu ülkelere yabancı sermaye ya da dış yardım adıyla akmaya başladı. Böylece yeni sömürgelerde ve bağımlı geri ülkelerde emperyalistler tarafından dışa bağımlı ve çarpık kapitalistleşme süreçleri derinleştirildi. Emek yoğun tekniklerle çalışan, emek gücü verimliliği düşük sanayileşme ile bu ülkelerde dışa bağımlı ithal ikameci birikim modelleri geliştirildi.

IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlar bu politikanın icraatçı ve denetçi organları olmuşlardır. Emperyalist devletlerle girilen ucuz hammadde, pahalı sanayi ürünü ve pahalı para ticareti sonunda geri ülkelerde görülen, ödemeler dengesindeki büyük açıklar ve katmerleşen dışa bağımlılıktı. Borçların finanse edilmesi için gerçekleştirilen IMF üyelikleri ise bu ülkelerin günümüzdeki trajedilerinin açılışını yaptı.

Bretton Woods’un Çözülüşü ve Petrol Krizi

Vietnam savaşımının gelişimine koşut olarak ABD ekonomisi, 1960’ların başından itibaren büyük açıklar vermeye başladı. ABD, açıklarını piyasaya sürdüğü dolarlarla finanse ediyordu. Genel eşdeğer niteliğinden dolayı, talebi fazla olan dolar 60’ların başına kadar “kıt para” konumundayken, durum giderek ABD’nin elindeki altın stoklarının azalmasına, ABD’nin kontrolü dışındaki dolar miktarının hızla artışına dönmeye başladı. ABD’nin karşılıksız para basımı hem ABD’nin hem de tüm Batı dünyasının finans sistemi için büyük risk demekti.

                               ABD’nin elindeki                    Dış dünyanın

                               altın stokları (dolar olarak)    elindeki dolar miktarı

1948                       24,5 milyar                             6,4 milyar

1960                       18,8 milyar                             18,7 milyar

1965                       14,0 milyar                             29,1 milyar

ABD dışındaki bu büyük miktarlara ulaşan dolarlara “Euro dolar” denildi. Çünkü bu dolarların büyük bölümü Avrupa’daydı. Belli başlı konvertibl paraların kendi ulusal sınırları dışında işlem gördüğü kısa vadeli sermaye piyasasına da “Euro dolar piyasası” denildi. 1965’de 10 milyar dolar olan Euro dolar piyasasının 70’de 60 milyar dolara fırlaması, ABD’nin elindeki altın stoklarının ve dolayısıyla emperyalist sistemin tüm hayatiyetini tehdit eden bir unsur haline gelmesine yol açtı. ‘… 65’den sonra tut tutabilirsen fiatları/bazı sanayi sektörlerinde gerilim baş gösteriyor/gemi azıya almış gider enflasyonun atları/ödemeler dengesi sürekli açık veriyor…/ Bu baskı karşısında ABD, 1971 sonunda 1 ons altını 38 dolara yükselterek doları devalüe etmiş, ancak sistemi rahatlatamamıştır. Bu kez, daha devalüasyonun şaşkınlığı atlatılamadan 1973’de Nixon yönetimi doların altına olan endekslenmesini resmen iptal etmiştir. Bu olay, dünya para sistemlerinin bugüne değin çözemedikleri bir bunalımın içine boylu boyunca uzanmalarının ilanı demekti. Avrupa merkez bankalarının ve özel bankaların elinde milyarlarca dolarlık fonlar akıbeti ve karşılığı meçhul, başıboş kalıverdi. /beyaz saray açıkları / dolar dalgalanmaya bırakılıyor / Washington 16 (upi) beyaz saray sözcüsü / doların altınla değişirliğini kaldırıldığını doğruladı / koruyucu tedbirlere gidilecek yavaş yavaş / dış endüstri ürünlerinden %10 vergi alınıyor / borsalarda panik / dolar üzerinde işlemler durdu…/

Emperyalist sistem kendi diyalektiğinin bunalımlarını yaşıyorken, aynı zamanda ulusal kurtuluş savaşlarının ve dünya devrimci hareketinin saldırıları karşısında da iyice çöküntüye doğru yönelmekteydi. Tam bu sırada emperyalizme bir darbe de petrol üreticisi ülkelerden, bu ülkelerin petrol ihracatçısı örgütü OPEC’ten geldi. o güne kadar petrol tekelleri tarafından değerinin çok altında bir karşılıkla elde edilen ham petrol, Libya’daki Albay Kaddafi devrimiyle başlayan bir süreçle, yükselen Arap milliyetçiliğine koşut olarak üretici ülkelere getirisinin sömürüsünden daha fazla olması için yükseltildi. Bu, emperyalist sistemin, yaşanmakta olan krizine ikinci bir kriz bindirilmesi demekti.

Petrol fiyatlarına yapılan zamlar sonucu petrol tüketicisi ülkelerden OPEC üyelerine doğru akan milyarlarca dolar, bu ülke ekonomilerine istihdamı mümkün olamayan müthiş fon birikimlerine yol açtı. Sonuçta, petro-dolar olarak adlandırılan bu fonlar Batı bankalarına yatırılmaya başlandı. Özellikle Ortadoğu’daki petrol üreticisi ülkeler ellerindeki milyarlarca doları İsrail, Filistin, Arap dünyası sorunlarından dolayı politik baskı aracı olarak Avrupa bankalarında tutmayı yeğlediler.

Bankalar açısından petro-dolarla iyice kabaran Euro dolar fonlarının aktarılacağı alan da kuşkusuz az gelişmiş ve sanayileşme çabasındaki ülkeler oldu. Büyüme hızlarını %10 gibi ve hatta bunu aşan tarzda planlayan geri ülkeler bu fonlardan çok büyük ve riskli kredi çekimine başladılar. Plansız ve bağımlı yatırımlara giriştiler. Hemen krizin sonunda bu ülkelerin ihracatları, borç ödemelerinin hızına yetişemez oldu. İşte bu momentte IMF, “bankaları koruyan bir kuruluş” olarak günümüzdeki rolünü oynamaya soyundu.

Ünlü Jamaika Toplantısı’nda IMF’nin yeni döneme ilişkin politikası saptanıyordu. Buna göre, IMF, borç alacak ülkeler için “güvenilebilirlik-risk araştırması” yapacak ve bankalar onun yakacağı “yeşil ışık”a göre borç verebileceklerdir. Böylece dış borçlanmalarla kalkınma hamlesi başlatan ve sonuçta dış borçsuz yaşayamaz hale gelen geri ülkeler üzerinde IMF, Osmanlıya konan Düyun-u Umumiye’nin işlevine oturmuştur. Bu ülkeler emperyalizmin yeni sömürge yöntemleri karşısında, bunlara karşıt ulusal kalkınma politikaları izleyemeyecekleri bir konuma getirilmiştir. Katmerlenen bağımlılık ilişkilerine meydan okumayı düşleyen siyasal iktidarlar ya çok kısa bir süre sonra, bunun sistem içinde kalarak mümkün olamayacağını görmüşler ve politikalarını değiştirmişlerdir ya da Allende gibi trajik kaderlerle buluşmuşlardır.

1970’lerin ortalarından itibaren emperyalist sistem açısından yeni bir birikim modeli dünya ülkelerine dayatılmaya başlamıştı. Amaç, azgelişmiş ülkelere, sistem açısından büyük bir tehlike haline gelen borçlarını ödetmek, en azından borç sorununu katlanılır bir düzeye çekebilmek, daralan dünya ticaretini canlandırmaktı. Bu birikim modelinin adı “ihracata dönük sanayileşme” oldu. Artık ülkeler korumalı ithal ikameci birikim modelini terk edeceklerdi. Elbette uygulama salt geri ülkeler için geçerliydi. Emperyalist anayurtlar kendi ekonomileri için e yoğun korumacılığı uygularlarken, geri ülkeleri mal ve sermaye pazarı haline getirebilmek için onlara “istikrar tedbirleri” adı altında bir dizi yaptırımı IMF’nin stand-by anlaşmalarıyla uygulatmaya koyuldular. Tedbirler bazı ülkelerde yoğun muhalefet, hatta ayaklanmalar nedeniyle aksamış olsa bile, sistem tarafından uygulamaya  büyük oranda sokulmuştu. İşte birkaç örnek:

“Uruguay, 1975: Stand-by müzakereleri çıkmazdan kurtuldu ve Mayıs 1975’te IMF ile anlaşma yapıldı. Eylül 1975’te mini devalüasyon dizisi tekrar başlatıldı.

“Meksika, Ağustos 1976: 25 yıldan beri Peso ilk kez devalüe edildi. Büyük oranla devalüasyondan iki ay sonra IMF ile stand-by anlaşması yapıldı. İthal yasaklarının azaltılması ve ücret kontrolü uygulamasına başlandı. Bu ‘yumuşak’ istikrar programıyla birlikte sonbaharda özel borçlanma kanalları açıldı.

“Mısır, Ocak 1977: Nasır’dan beri uygulanmakta olan subvansiyonların azaltılması sonucu bazı tüketim maddelerinin fiyatları %25-50 oranında artırıldı. 18 Ocak’ta Kahire ve İskenderiye’de çıkan ayaklanmalarda 79 kişi öldü, hükümet 20 Ocak’ta yaptığı açıklamada fiyat artışlarını durdurduğunu ilân etti.

“Peru, Mayıs 1978: Ekonomi bakanı değişti. IMF ve özel bankalarla kesilen müzakereler tekrar başladı. Hazırlanan deflasyonist programla birlikte fiyatların %60 yükseltilmesi kararlaştırıldı. Başkent Lima’da düzenlenen protesto gösterilerinin bilançosu 20 ölü. Üniversiteler kapatıldı ve seçim hazırlıkları ertelendi.

“Zaire, Ekim 1978: İflasın eşiğine gelen ülke alacaklıların vesayeti altına kondu. Deutsche Bank’ın eski başkanı Erwin Bluemental yönetiminde beş kişilik bir uzman grubuna Zaire’nin dövizlerini yönetme yetkisi verildi. Zaire parası %50 devalüe edildi.

“Arjantin, 1981: Cunta lideri Roberta Viola, dünyanın en yüksek enflasyonunu durduramadı ve iktidardan çekildi. Cuntanın yeni lideri general Leopoldo Galtieri ekonomi bakanını değiştirdi. Yeni ekonomi bakanı Roberta Alemann’ın ilk işi ülke ekonomisinin %60’ını oluşturan kamu sektöründe ücretleri dondurmak oldu. Galtieri, Aralık 1981’de yaptığı konuşmada 35 bin km uzunluğundaki demiryolu, ulusal telefon sistemi ve elektrik üretim şirketleri başta olmak üzere birçok kamu işletmesini satışa çıkardığını açıkladı. 1961’de de ekonomi bakanlığı yapmış olan Allemann enflasyon hızını düşürmek için o dönemde on bin kamu görevlisinin işine son vermişti.” (Cevdet Erdost, IMF’nin İstikrar Politikaları)

IMF’nin kendine zorluk çıkaran hükümetlere de tahammülü yoktu. Portekiz’de sosyal demokrat Soares’i IMF paketinin bütününü onaylamadığı için döviz kanallarını tıkayarak düşürmüş, yerine geçen ve Portekiz’in ünlü işadamlarından biri olan eski sanayi bakanının işbaşı yaptığı gün IMF, 500 milyon dolarlık yardımı Portekiz burjuvazisinin hizmetine sunmuştu. Bir başka örnek de İtalya idi. IMF ile İtalya arasında 1977 yılında imzalanması beklenen stand-by anlaşmasının ilk aşaması olumsuz sonuçlanınca IMF yetkililerinden birisi Fransa'da yayınlanan L’Aurore gazetesine şu demeci veriyordu: “İtalya eğer IMF ile anlaşmak istiyorsa İtalyan Komünist Partisi’nin hükümetten desteğini çekmesi, hükümete hiçbir şekilde ortak olmaması gerekir. IMF ile İtalya arasında bir anlaşma imzalanması ancak bu koşulun yerine getirilmesinden sonra söz konusu olabilir.” (Aktaran Y. Doğan).

Emperyalist sistemin ülke ekonomilerine bu denli katı ve sert uygulamalar dayatması kendi açmazının büyüklüğünün göstergesiydi. Bu bunalıma daha yakından göz atmak, bugünün sorunlarını ve eğilimlerini kavrayabilmek için gereklidir. Olay emperyalist sistemin çıkamadığı bunalımının dinamiklerinin gözlenmesidir.

80’lerde Emperyalist Sistemin Derinleşen Bunalımı

a-Borç Bombası ve Latin Amerika:

“İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu kadar çok ülkenin bu kadar büyük miktarda borcu ve bu kadar az ödeme gücü olmadı. Tehlikedeki varlık, sıkıntı içinde bulunan gelişen ülkelerin ve Doğu Bloku’nun hükümetlerden, uluslar arası kurumlardan, bankalardan aldıkları 70 milyar dolar tutarındaki muazzam borçtur. Bu miktar neredeyse ABD bütçesine eşittir. Japonya’nın bütçesinin üç katından fazladır. Dünya nüfusuna bölündüğünde kişi başına 154 dolar düşmektedir. Borç tutarı daha on iki yıl önce 100 milyar dolarken, mantar gibi büyüyerek bu miktara ulaşmıştır, borçluları köleleştirirken alacaklıları gittikçe artan bir tasanın içine sokmuştur. Belki bu miktarın büyük bir kısmı hiçbir zaman ödenmeyecektir; herhangi bir yerde herhangi bir biçimde önemli bir temerrüt (ödeyemezlik durumu: default) olması tüm dünyada yaygın bir ekonomik tepkime dizisi başlatabilir. Kısaca dünya ekonomisi bir borç bombası üzerine oturmuştur.”

Uluslararası finans kapitalin saygın dergilerinden Newsweek’de yer alan bu satırlar, 80’li yılların başlarında emperyalist sistemin içinde bulunduğu bunalımın derecesini ve nedenlerini somut bir şekilde özetlemektedir. Özetlenenler, Lenin’in çağımıza ışık tutan saptamalarını doğrulamaktadır.

80’li yıllar boyunca, dünyanın –Lenin’in Emperyalizm’de bunalım kurgusu olarak belirttiği gibi- bir avuç tefeci devlet”le “borç lu devletler çoğunluğu”na bölünmüş olması yanında, özellikle doların, karşılıksız dünya parası olması nedeniyle Amerikan ekonomisinin bütün zaafları dünya borç krizinin üzerine yansımış ve böylece katmerlenen kritik bir konjonktür oluşmuştur. Amerikan ekonomisi, korkunç boyutlara varan ödemeler dengesi açığı karşısında ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Bu açığı kapamanın yolu olarak uygulanan sıkı para-yüksek faiz politikası diğer emperyalist metropolleri bile sıkıntıya sokmaktadır. Özellikle, borçlarını cari faiz oranları üzerinden ödemek zorunda kalan borçlu ülkeler, bunalımın süreğen açmazlarından çıkamamaktadırlar.

Öncelikle Latin Amerika ülkeleri bu açmazdan en fazla etkilenen ve ABD’yi, dolayısıyla da dünya ekonomisini en fazla etkileyen ülkeler durumundadırlar. Çünkü Amerika’nın en büyük dokuz bankası, hep birlikte sermayelerinin üçte birini sadece Meksika, Brezilya ve Arjantin’e ödünçlemiş durumdadır ve rakamlar, bu bankaların ödünç zararları için ihtiyaç hesaplarına attıkları miktarın, sözkonusu ülkelerde rizikonun ancak onda birini karşılayabileceğini göstermektedir.

Diğer yandan 80’li yıllar süresince enflasyonist baskılara karşı direnmek, bütçe açığını küçültmek zorunda kalan ABD Merkez Bankası Federal Reserve (FED)’ün sık sık yükseltmek zorunda kaldığı faiz oranları bu borçlu ülkeleri yüz milyonlarla ifade edilen artı yükümlülüklerin altına sokmuştur. Latin ülkeleri içinde petrol gelirleri dolayısıyla en iyi durumda olan Meksika ele alındığında bile faizlerdeki bir puanlık artışın ithalattan %5’lik kısıntı yapılması gerektirdiğini söylersek, dünya ticaret hacminin ne türlü darboğazlar içinde olduğunu görmek kolaylaşır. Özellikle Latin Amerika ülkelerinin ABD ile olan ticaretinde 80’ler boyunca (ve günümüzde de) geçerli olan bu tarz daralma tehlikeleri bir Demokles kılıcı niteliğiyle emperyalist sistem üzerinde sallanmış durmuştur. Çünkü böyle bir daralma, ülke dışındaki dolarların emilme faaliyeti için gerekli olacak ihracatı olumsuz etkileyecek, bu olumsuz önlem olarak faiz oranlarının yükselmesini zorlayacak ve kısır döngü sistemin çöküşüne değin sirkülasyonuna devam edecekti. Bu korku uluslararası emperyalizm tarafından şöyle açıklanıyordu: “Büyük bir korku var. Temerrüdlerin başlaması dünya durgunluğunu bir çöküşe çevirebilir. ABD’nin mal ve hizmet ihracatının %40’ı ve Amerikan sanayindeki her 20 kişiden birinin istihdamı gelişen ülkelere yapılan satışlardan sağlanmaktadır. Benzer ihracat rakamları (daha büyük oranlarda) Batı Avrupa ve Japonya için geçerlidir. Sanayileşmiş ülkelerin mallarını satın alan ülkeler aynı zamanda bu denli ağır borçlar üstlenmiş olan ülkelerdir. Onlardaki ekonomik gerileme daha düşük ithalat yoluyla sanayi ülkeleri ekonomilerine tepkir. Durgunluğun daha da artması ise tahlile göre fakir ülkeleri büsbütün yaralar ve böylece sürer gider. Bu süreç bir kez başlayınca durdurmak zordur. Üçüncü dünyanın kalkınma umutları tıkanıverir, hisse senetleri piyasaya yıkılır, işsizlik yükselir ve dünya 1930’dakine benzer şartları tekrar yaşar.” Ve bu akışa ilişkin olarak işte kıdemli bir Londralı bankacının gözlemi: “Eğer uluslararası bankacılık sistemine bir tehdit gelecekse bu Sao Paulo gecekondularından başlayacaktır.” (A.Sampson, Para Tacirleri)

80’li yıllar boyunca emperyalizm hep bu devrim tehditleri altında ne yapacağını bilemez ve çaresizlik içinde yaşarken, imdadına Sovyet revizyonizmi yetişti ve emperyalist sisteme ideolojik, politik ve ekonomik olarak derin bir yaşam soluğu sağladı.

90’lara doğru gelirken, hem yükselen muhalefetleri söndürmek, hem de Batı Avrupa sermayesinin de ABD sermayesinin yanında çöküşe engel olacak tarzda bölgeye çekilebilmesi için Latin Amerika’da demokratikleşme süreçleri başlatılmıştır. Burjuva parlamenter rejimlere geçiş gayretleri, geçen zaman içinde ülke burjuvalarının, önce kendi çıkarlarının da korunmasını öne çıkartan ekonomi politikalara yol açmışsa da, akış nihai olarak IMF programları doğrultusunda olmuştur. Bunların dışında, ABD emperyalizminin “arka bahçe” esprisi içinde ele aldığı Orta Amerika’daki devrimci atılımların Latin Amerika halklarına örnek olmasına önlem olarak Nikaragua, El Salvador ve Küba devrimleri üzerindeki baskısı 80’ler boyunca yoğun bir şekilde sürmüştür. Emperyalist sistemin şiddetli krizi Nikaragua devriminin varlığını kabul etmek zorunda kalmış ve Gorbaçov oportünizminin Malta ihanetine dek Nikaragua’da devrim iktidarını koruyabilmiştir.

Özetlersek, bir yandan doların düşme eğilimi, öbür yanda ABD ekonomisindeki rekor açıklar, daha ötede krizden çıkmanın atılımını zorlayan Batı Avrupa ve Japon emperyalist merkezleri… Ve de başıboş euro-dolarların yeniden devrelenmesinin giderek rizikolu hale geldiği, başta Latin Amerika olmak üzere emperyalizmin yörüngesindeki geri ülkeler dizisi… bütün bunlar emperyalist sistemin Skylla kayalıklarıyla Kharybidis girdabı arasında kaldığı 80’li yılların bir anlatımıdır.

b-Petrol Kazanı ve Ortadoğu:

“Endüstrileşmiş ülkelerin ekonomik durumları belirsiz kalmaya devam etmektedir. Eğer Sovyet Bloğu tarafından sömürülmekte olan Asya, Ortadoğu ve Afrika milliyetçiliği tahrip edici bir güç haline gelirse, Avrupa’nın petrol ve diğer temel hammadde kaynakları tehlikeye girebilir.”

Rockefeller Kardeşler Fonu’nun bu tespitleri (aktaran Sweezy vd, Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı) Ortadoğu’daki çatışmaların asli nedeni konusunda yeterli bilgi vericidir.

Tüm dünya sanayi sisteminin gelişmesi, çalışması enerji probleminin çözümünü gündeme getirmektedir. Bu yüzden petrol bölgesi ve bu bölge ülkeleri sürekli tüm dünya ülkelerinin ilgi alanı olmuştur. Körfez, ABD’nin gereksindiği petrolün yaklaşık %30’unu, Batı Avrupa’nın %60’dan fazlasını, Japonya’nın %75’ini sağlamakta ve petrol rezervlerinin %50’sini bu bölge barındırmaktadır.

73’te OPEC eliyle emperyalist sistemi en yoğun bunalıma sürükleyen Ortadoğu, 79’da İran devrimiyle dünya para bunalımını yoğunlaştıran ikinci girdisini yaptı ve tüm 80’ler boyunca İran-Irak arasındaki bölge savaşıyla bunalım yoğunlaştırıcı etkisini sürdürdü. Sorun salt ekonomik de değildi.

Kadim medeniyetler yatağı Ortadoğu’da, antika tarih sanki asırların ötesinden unutulmuşluğunun intikamını almak istermişcesine modern tarihe kafa tuttu. /üreyip bir devin gırtlağından zalim gümbürtülerle / bin yıllık sorunlar gelir ateşten burgular gibi/ 80’li yıllar boyunca Hç. Ali’nin kılıcı Zülfikar atom çağının emperyalizmiyle sanki hesaplaşmaya oturmuş gibiydi.

Emperyalizmin Irak maşası ile kışkırttığı savaş, bir yandan bütün dünyanın petrol piyasalarını alt üst ediyorken, diğer yandan Şii radikalizminin bölge ülkelerine yayılma tehlikesini de içeriyordu.

Şii radikalizminin bünyesinde toplanmış halk muhalefetinin kökenleri orijinal İslam medeniyetinin tarihselliğinde yatmaktadır. İlkel komünal bedevi demokrasisini yerleşiklerle birleştiren İslam medeniyeti her antika medeniyet gibi tefeci-bezirgan talanına açık kaldı. Gelişmenin zorunlu bir aşaması olarak ayrışan toprak ekonomisi ve kent zanaatkârları Hülafa-i Raşidiyn çağında iki ayrı mezhebin: Sünnilik ve Aleviliğin ekonomik  ve sosyal temelini oluşturdu. Hz. Ebubekir, Hz. Ali ayrışmasında toprak ekonomisi ve toprak egemenleri Ebubekir etrafında örgütlenirken, kent üreticileri ve Bedevilik (çöl göçebeliği) Hz. Ali’nin etrafında kenetlendi. Tefeci bezirganlık yapısı gereği medeniyetin, yani sınıflı toplumun temel zenginlik kaynağı olan toprak ekonomisindeki üretici güçleri tahrip eden işleyişiyle Sünniliği egemen devlet dini kılıp Aleviliği daima gizli (batıni) bıraktı. Bu olgu 2000 camide örgütlenen seksen bin malların kent zanaatkârlığın mirasçısı çarşı esnaflığı temelinde yükselen hareketinin Şahlığı yıkan kolektif aksiyon gücüne koruyucu kılıf oluşturdu. Şiilik, 80’li yıllar boyunca bu tarihsel ve sosyal sınıf karakterini koruduğu tüm kadim medeniyet topraklarında egemen devlet aygıtlarına karşı, tıkanan ekonomik ilişkilerin güdücülüğünde, asırlardır bastırılmış ve horlanmışlığın verdiği öfkeyle saldırdı durdu.

Her ne kadar ABD emperyalizmini bölgeden püskürtmesine, İsrail’in bölge egemenliğini sınırlamasına karşın, tüm tarihsel devrimlerin sosyal devrimler çağında gireceği yön belliydi: örgütlü olan sınıfın yörüngesi… Humeyni’nin ölümü ve Sovyetler’in de el vermesiyle Irak’ın savaş galibi çıkışı sonrasında emperyalizmin bölge etkinliği yenilenmeye başladı. Bölge krizinde emperyalizmle Sovyetler’in el ele vermesi salt petrol bunalımı ve bağlantılı olarak parasal dengelerin sarsılması itibarıyla değildi. İran devrimi ve Şii radikalizmi dünya ticaretinin en önemli yolunu, “Hint yolu” güvenliğini rizikoya sokmuştu. “Eğer bugünkü medeniyet tarihinde meşru olan bir kelimelik tarih ile ifade etmezsek, tarih Hint yolu üzerinde olan biten sosyal hamleler ve musibetlerden; kuruluş ve yıkılışlardan ibarettir.” (Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi III). Antika tarih üzerine getirilen bu açıklama günümüze de ışık tutmaktadır. 80’li yıllardaki gelişmeler hakkında söylenen şu oluyordu: “Avrupa’dan Hindistan’a giden eski yol üzerindeki bir sıra müslüman ülkeler –Mısır, Türkiye, İran ve Afganistan- 19. Asırda bankacıların kapanları olmuştu. Ve hâlâ da öyledirler: Batı kapitalizmi ile İslam aşırılığı arasındaki çelişme şimdi bir kere daha patlama noktasında.” (A. Sampson, agy)

Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, Sovyet revizyonizminin emperyalizme karşı bölge halklarıyla yan yana olmaktansa gerici ideolojileri gereği emperyalizmle yan yana olmayı tercih etmesi, 80’li yılların akışını bugün tersine çevirmiş durumdadır.

80’lerin konjonktürü ise şöyle özetlenebiliyordu: “Bu aşamada sırasıyla şu problemlerle karşılaşılmıştır: Birincisi ve en önemlisi borçlanan ülkelerin giderek daha fazla borçlanması (ki bunlar özellikle petrol üretmeyen geri kalmış ülkelerdir) ve bunun sonucu olarak her ülke için rizikonun artması tehlikesiydi. İkinci sorun borçların vadesinde ödenememe riskinin artışıdır ki, bu durum OPEC’in uzun vadeli kredilerini finanse eden euro-dolarların bankalarda kısa vadeli olarak bırakılmasından ileri gelmekteydi. Gerçi bankalardaki OPEC fonları beklendiği kadar “uçarı” değillerdi, ama OPEC ülkelerinin fon ayırma politikası bu ülkelerin sosyal yapılarındaki politik koşullara bağlıydı. Basra Körfezi’ndeki en son gelişmelerin açığa vurduğu üzere(*) bu politik alanda korkunç bir tehlike yatmaktadır. (Bu yüzden…) sorunları askeri yoldan bastırmak ya da şöyle diyelim: Ekonomideki ve politikadaki saatli bombayı tehlikesiz duruma getirmek ancak onu patlatmakla mümkün olacak gözüküyor.” (E.Allwater, Dünya Ekonomisinde Bunalım ve Siyasal Yapılar)

Bu öngörü kısmen gerçekleşti, çünkü uluslararası oportünizmin ihanet ve teslimiyet politikası, emperyalist dünyayı korumak için bütün sosyalist dünyayı ve ezilen halkları bu bombanın üzerine kapaklandırdı.

24 Ocak’ı içkin dünya böyleydi. Peki ya Türkiye?

II.24 OCAK TÜRKİYESİ

Züyuf Akçe Kazan Kaldırtır

Bugün tüm kamuoyunca paylaşılan bir yargı var: 24 Ocak kararları 12 Eylül darbesi olmadan hayata geçemezdi. Egemen sürecin baş aktörlerince de onaylanan bu saptama tamamen doğrudur. Türkiye 24 Ocak kararlarını uygulamaya, yukarıda açıkladığımız kurgularla bağlantılı olarak emperyalist-kapitalist sistem tarafından zorlanmış, hükümetlerin şu ya da bu dozdaki bütün direnişleri safdışı edilmiş, en sonu AP azınlık hükümeti döneminde modelin bütün özellikleriyle kabulü sağlanmış, ama mevcut rejimin böyle bir modelin yükünü kaldıramayacağı hesap edilerek, sistemin “demokratik” görünümünü bozma pahasına da olsa askeri faşist bir darbenin yolları açılmıştır. Türkiye’de darbeyi şiddetle arzulayan kesim de kuşkusuz 24 Ocak politikalarının gelinen aşamada kendi gelecekleri açısından kaçınılmaz olduğunu gören ve bu önlemlerin ordunun fiili iktidarı olmadan yürütülemeyeceğini bilen finans-kapital zümresi olmuştur.

24 Ocak kararları, içeriğinin diğer unsurları bir yana bırakılırsa, kendi başına bir büyük devalüasyon demektir aynı zamanda. Türkiye ekonomisi ise tarihsel örnekleri içinde her büyük devalüasyonu politikada bir askeri darbeye bağlayagelmiştir. 1959 devalüasyonu 27 Mayıs’ın, 70 devalüasyonu 12 Mart’ın, 24 Ocak da 12 Eylül’ün çağrıcısı olmuşlardır. Aslında ülke ekonomisiyle politikasının bu tür özel bir ilişki kurmasının kurgu ve geleneği Osmanlıdan günümüze kalmıştır. Tefeci-bezirgan talanı ne zaman ekonomik yapıyı tıkamış ve ulufe dağıtımı züyuf akçe basımı ile gerçekleştirilmişe, saman arabasının yolu tıkayıp yeniçerinin ayaklanması gündeme gelmiştir. Bu başkaldırıların çoğu Veziri azam (başbakan) kellesinin alınmasıyla noktalanmıştır. Daha genelinde bir ifadeyle, tarihsel devrim dinamiklerini ve geleneklerini içinde barındıran bu topraklarda, sosyo-ekonomik yapı tıkanıklarının asıl egemen sınıf, zümre, parti ve örgütlerince açıklamadığı her dönemde devlet sınıfları (ilmiye-seyfiye) devriyi girmiş ve kendi zor yöntemleriyle bu tıkanıklıkları açarak sistemi boğulmaktan kurtarmış ve son tahlilde örgütlü olan sınıf adına yol açıcılık yapmışlardır. Devlet sınıflarının devleti kurtarma mantığı hem bu kurgudan üremiş, hem de bunun işleticisi olmuştur.

Türkiye kapitalizminin modern+antika melez yapısı bu tarihsel dinamikleri içselleştirdiği için karşılaşılan her finansman probleminin egemen sınıfı oluşturan zümrelerin birikim tarzı zıtlıklarından dolayı sistemin meşru araçlarıyla çözülemeyişi, söz konusu tarihsel çözüm tarzlarının açığa çıkışını gerektirmiştir. Modern sermayenin, sermayenin sabit değerini artırarak büyüme karakteri (P-M-P) antika sermayenin sermayeyi üretim dışı kanallara çekerek büyüme karakteri (M-P-M) ile uzlaşamaz zıtlığının yol açtığı bir finansman problemi ise egemen sınıflar oligarşisinin sık sık bu tür bunalımlara düşmesini kaçınılmazlaştırmıştır. Yani kapitalist sermayenin azalan ortalama kâr eğilimi vb.ce tıkanan birikim süreci, ülkemizde bezirgan sermayenin anılan antika karakteri nedeniyle iki kere daha hızla iflasa sürüklenmektedir. Bu durumda finans kapital, toplumsal artı değerden yaşamsal olarak daha büyük bir pay koparmak amacıyla ortağı olan tefeci bezirganlığın yiyim alanlarına el atmak zorunda kalmaktadır ki, bu da ekonomi dışı devlet zorunu gerekli kılmaktadır. Göçebe gelenekli Osmanlı devletinden bu yana süren devletçi geleneğin tefeci-bezirgan alerjisi işte tam da bu momentte finans kapitalle rezonansa girmekte ve bunalım, bezirgan gelir kaynaklarının daha çok finans kapitale akıtılması ile modern sermayenin tıkanan birikim sürecini yeniden açarak finansman problemi çözülmüş olmaktadır.

Ülkedeki ekonomik kararların devlet müdahaleleri ile iç içeliğinin kurgusunu böylece kısa bir şekilde özetledikten sonra bu olguyu 24 Ocak’la karşılaştırmalı bir şekilde izleyebilmek için 1970 pratiğini incelemekte yarar var. Burada 24 Ocak-12 Eylül bağlantısı, 10 Ağustos-12 Mart şeklinde tezahür etmiştir.

10 Ağustos Kararları-12 Mart Darbesi

60’lı yılların son yarısında uluslararası finans kapitalin dolar bunalımının yarattığı dış finansman tıkanıklığı Türkiye finans kapitalini tekrar ve ciddi olarak iç finansman sorununa döndürmüştü.  Bu olay, tüm emekçi sınıfların sömürüsünün ağırlaştırılmasının yanında, yukarıda belirttiğimiz gibi, tefeci bezirgan sermayenin gelir alanlarına el atmayı da gerektiriyordu. Bu gelişmeleri finans kapital “demokrasisi” ideologlarından Ali Gevgili’nin kaleminden izlemek konuyu yeterince açıcı olacaktır:

“AP’li Maliye Bakanı Mesut Erez’in başlangıçta 28,5 milyar TL olarak sunduğu 1970 bütçesinin iç kaynaklarını sağlamak üzere milyonlarca liralık yeni vergi öneren olağanüstü bir paket 21 Mayıs 1970’te yasama organına getirildi. Finansman Kanunu adıyla tek bir yasa içinde bütünleştirilen bu vergiler sonraki yıllarda Türkiye halkının adlarını hiç unutmayacağı yepyeni vergi türleri yaratmaktaydı. (…) 29 Temmuz 1970’de Senato’dan geçerek yasalaşan bu vergiler gerçekte Türkiye’nin geleneksel ekonomik yapısına indirilmiş bir darbedir. Ne var ki, AP açısından iç kaynaklar üstündeki zorunlu tasarrufu artıran yeni vergileri getirmek dışında bir seçenek yoktur.” (Ali Gevgili, Yükseliş, Düşüş, abç) Gevgli’nin “geleneksel ekonomik yapı” dediği, modern ekonomik ilişkileriyle, tefeci bezirgan sınıf ve ilişkilerinin yan yanalığıdır ve bu kararla ittifakın antika yapısını sıkıştırıyordu. Oysa finans kapital kadim devletçiliğimizin vesayeti altından çıkmak için bezirganlıkla ittifakını “46 Ruhu” deyimi altında kutsallaştırmıştı. Şimdi bir karşıtlık zorunlu oluyordu. Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında AP’li Maliye Bakanını sıra kapaklarına vurarak “komünist bakan” yuhalamalarıyla protesto eden kadim sermayenin parlamento temsilcileriydi. Finansman Kanunu, 10 Ağustos 1970 devalüasyonu ve ekonomik önlemler paketi ile birlikte resmi gazetede yasallaşıp yayınlanıyordu. Finans kapitalimin tefeci bezirgan çıkarları karşısında yapabileceği “darbe” meşru platformda ancak bu kadar olabiliyordu. Tabii ki tefeci bezirganlık bu olaylara karşı tepkisiz kalmadı. “Koca Reis” Saadettin Bilgiç önderliğinde bir grup milletvekili, politik tarihimize “41’ler Olayı” olarak geçecek şekilde AP’den koptular. Akabinde de finans kapitalin tefeci bezirganlıkla kutsal ittifakının dokunulmazlığını savunan 46 Ruhu’nu temsilen Demokratik Parti’nin kurulmasını gerçekleştirdiler. Bu parçalanmanın doğal sonucu, finans-kapitalin kendi “sivil” partisinin iktidarını, tekelci sermayenin devletçi partisi CHP’ye kaptırması oldu.

10 Ağustos 1970 kararlarıyla kristalize olan ekonomi politikanın uygulama içinde antika ve modern sermayeler açısından yarattığı farklılıklar şu şekilde gelişti:

“Fiyat yükselişini anlamak amacıyla daha esnek ve geniş bir dışalım politikası öneren ticaret burjuvazisi çözüm yolu konusunda da sanayi burjuvazisinden ayrılır. (…) Türkiye’de bitmek bilmeyen bir gerçek olan enflasyon, değişen Türk sosyal yapısı içinde farklı sermaye çevreleri arasındaki iktidar kaymalarının bir göstergesi durumuna gelmekteydi. Ticaret sermayesinin hayat pahalılığından şikayetinin sanayi burjuvazisini ağır biçimde eleştiriye dönüşmesi enflasyondan yararlanmanın Türkiye koşullarında ne denli büyük bir şey olduğunu gösteren tarihsel bir ipucuydu. (…) Ticaret sermayesinin sözcüleri olarak ticaret odaları, işte bu koşullarda para darlığı, kredi sıkıntısı ve üretimin bazı tekellerce kısıtlanması gibi gerçekten de birbirine bağlı bir dizi eleştiriyi daha da yoğunlaştırdılar. Kredilerde 1973’ün ilk günüyle Mayıs başı arasında 3 milyar liralık bir artış olduğunu Başbakan Talu açıkladığı halde, acaba neden para darlığı ileri sürülüyordu? Bunun temel nedeni, kredi dağılımında yapılan değişikliklerdir. Cumhuriyetin ilk 50 yılında kredilerden en büyük payı alan ticaret sermayesi kesimleri, yerlerini sanayinin imalat kesimine kaptırmaktadırlar. Kendi üretim birimlerinin yanı sıra dağıtım ve satış örgütlerini de gerçekleştirmeye başlayan büyük sanayi, özel kesimin eski egemen güçlerine akan fonları bu yoldan da daraltmaktaydı. Kaldı ki “para darlığı” ve “kredi yetersizliği” eleştirileri yatırım düzeyinin yükselmekte olduğu bir döneme rastlar. (…) Ticaret sermayesi buna (enflasyonist darboğaza –nb) çok liberal bir dış ticaret rejimi uygulayarak (…) rezervlerini bol dışalımda kullanmak yanıtını veriyordu. Bazı temel malların yüksek gümrük resimleri indirilmeli ve mali sermaye kaynaklarının daha büyük ölçüde ticaret sermayesine akıtılması sağlanmalıydı.

“Yüksek oranlı devalüasyonun ve 1970’lerin ilk üç yılında Batı Avrupa’da görülen olumlu ekonomik konjonktürün sonucunda artan dışsatım gelirleriyle işçi döviz girdileri Ankara’ya önemli bir dış artık değer ya da döviz birikimi sağlamıştı. Türkiye’nin sanayi kapitalizmi, biriken dövizleri yine kendi hammadde, ara malı ve yatırım malı gereksinimleri için kullanma eğilimindeydi. Ticaret burjuvazisinin tasarıları sanayi burjuvazisinin çıkarlarıyla çelişmekteydi: i- Birikmiş dövizleri iç pazar dengesini alt üst edecek liberal bir dışalım politikasıyla kullanmak, sanayi sermayesinin pazar egemenliğini kırabilirdi. Yıllar sonra erişebildiği bu hegemonya durumunu yitirmeyi genç sanayi kapitalizmi isteyemez ve onaylayamazdı. İi- Birikmiş dış artık değerin sanayi yerine ticaret sermayesinin eline geçmesi de sanayi kapitalizminin gereksinimleriyle çelişirdi. Dış kaynak kullanımı en sonunda büyük bir içsel belirleme olanağına dönüşür, sanayi döviz rezervlerini, ileride ortaya çıkabilecek olumsuz bazı koşullara karşı yedek olarak elde tutmayı düşünebilirdi. Kendi güç durumunu sarsacak biçimde başka burjuva kesimlere kaynak bırakmak özellikle bu aşamada sanayi kapitalizminin gereksinimlerine uymazdı.

“Büyüyen enflasyon ve pahalılık tartışmalarının gizleyemez duruma getirdi asıl gerçek, modern kentsel sanayi burjuvazisinin kapitalizm öncesi tüm ilişkileri üstünde yükselttiği iktidar bayrağıdır.” (agy, abç)

Görüldüğü gibi, 10 Ağustos 70 kararları ve 12 Mart 1971 faşist darbesi arasındaki bağlantı, finans-kapitalin tefeci-bezirganlık üzerinde devletçiliğimiz eliyle, devlet sınıfları aracılığıyla kurduğu egemenliğin bağlantısıdır. Bu süreç sonunda finans-kapital, ayrılmaz müttefikiyle ilişkilerinde ciddi sorunlara düşmüş olsa da, yaşaması için gerekli soluklanmayı sağlayabilmişti.

Konjonktürün kapanma koşulları yaratıldığında Türkiye egemen sınıfları arasındaki bağlar yeniden örüldü. Finans kapital ve tefeci-bezirganlık arasındaki çatışma yeniden barışla noktalandı. 1973’ten sonra iktidara gelen CHP’nin antika sermayeye karşı yürüttüğü finans-kapital devletçiliği üzerine tefeci-bezirganlık yeniden AP saflarına döndü. Tekrar tencere kapak olundu. Artık sorun, siyasi erkin işlevini tamamlamış devletçiliğimizin CHP’nin elinden alınarak yeniden 46 Ruhu’na geçirilmesiydi, yapıldı.

12 Mart 71’den 24 Ocak 80’e

Bu dönem içinde Türkiye, ithal ikameci büyüme stratejisi doğrultusunda içte ve dışta kaynak aramaya devam etmiştir. Finans-kapital ve tefeci-bezirganlık arasındaki ittifak siyasal planda yeniden güçlendirilmiş ve toplumsal artı değerin ortaklaşa paylaşımı ekonomi kurguları çerçevesine oturtulmuştur. Ancak, bezirgan sermayenin, sermaye karakteri itibarıyla, Türkiye’de kaynakların üretim dışı alanlara yöneliminin kırılamaması ve kadim sermayenin kaynakların önemli bir bölümünü bloke etmesi yanı sıra, banka kredilerinin de %60’ının ticarete akıtılması yeniden sanayi kesiminin kaynak arayışlarına yol açmış ve finansman ihtiyacını müzmin bir bunalım haline dönüştürmeye başlamıştır. Bu durum sonucunda finans-kapital sürekli devlet desteğinden, yoğun dış borçlanmadan ve krizini kendi ekonomik ve siyasal olanaklarıyla aşamadığı dönemde faşist askeri darbelerden medet umar hale gelmiştir.

Basının sık sık sanayicilerin krediler, faizler ve bankaların bunaltıcı hegemonyası konusunda sızlanmalarıyla dolu olması, salt sanayicilerin demagojik edebiyatlarının bir ürünü değildir. Banka kredileri, bankaların kısa dönem kârlarını en çoklaştırdıkları alana, ticaret kesimine gitmektedir. Bu kredi yapısı, piyasa koşulları, dağıtım, pazarlama vb yapısal bozukluklarla, başka bir deyişle, bu alanları denetimi altında tutan tefeci-bezirganlığın vurguncu-kapkaççı varlığı ile birleştiğinde ticareti en kârlı ekonomik faaliyet konumuna yükseltmektedir. Ticari kredilerin fazla ve uygun oluşu bezirgan sermayeye büyük kolaylıklar sağlamakta, stoklama ve karaborsa yaratma olanaklarını artırmaktadır.

Mevcut finansman kaynaklarının yeniden üretime döndürülememesi ülke kapitalizminin yeniden birikim süreçlerinin önünü tıkamaya başlamıştır. Bir de bunun üstüne binen petrol şoku finans-kapitali yaşayabilmek için dış finansman girdisi aramaya yöneltmiştir.

Oysa kendisi büyük bir para bunalımına giren emperyalizm bu dönemde yeni-sömürge ve bağımlı ülkelere yeni bir birikim modelini, ihracata dönük sanayileşme adı verilen yeni bir entegrasyon ve işbölümü modelini dayatmaktadır. Bu dayatmanın organı ise IMF’dir.

Finans-kapital ne MC hükümetleri ile ne CHP hükümetleri ile ne de AP azınlık hükümetleri ile finansman sorununun çözümünü bulabilmiştir. Öyle ki, cuntasız bir şekilde CHP eliyle getirdiği sıkıyönetim zoruyla tefeci-bezirganlığa yönelik yaptığı girişimler bile bunalım körüklemekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Sonuçta IMF’nin dayattığı stand-by anlaşmasına Ecevit döneminde atılan imzayla birlikte, sonu 24 Ocak Kararları’na varan yola girilmiştir.

Bu yol, ülke egemen sınıfları arasındaki ilişkileri yeniden ve bir başka yaklaşımla ele alınmasını gerektirecek yeni bir birikim modelinin yürürlüğe konulmasıdır.

24 Ocak: Yeni Bir Başlangıç

Uluslararası sermaye çevreleri ve yerli finans-kapitalin elbirliği ile alınan 24 Ocak Kararları’nın başlıklar halinde özetini verirken, dönemin başbakanı Süleyman Demirel, “dünyanın hangi memleketi bu duruma düşse alınacak tedbirler bunlardır,” diyerek egemen sınıflar açısından seçeneksizliğini ifade etmekteydi. Özet başlıklar şöyleydi:

“1-Gerçekçi bir kur politikası takip edilmelidir. Kur politikası ihracatı ve diğer döviz girişlerini cezalandıracak şekilde değil, mükâfatlandıracak şekilde olmalıdır.

2-İhracatın hızla geliştirilmesi için özel tedbirler uygulanmalıdır.

3-İktisadi devlet teşekküllerinin verimli çalışabilmesi için gerekli tedbirler alınmalı, devletin altından kalkamayacağı sübvansiyonlar son bulmalıdır.

4-Ekonominin ihtiyacı kadar ithalat yapılabilmelidir.

5-Ekonominin gelişmesine mani olan bürokratik engeller kaldırılmalıdır.

6-Ekonominin idaresinde koordinasyon ve karar birliği sağlanmalıdır.

7-Vergi sistemindeki adaletsizlikler düzeltilmelidir.”

Demirel bu operasyonları yürütebilmek için alınan kararları da şöyle sıralıyordu: %70 gibi yüksek bir oranda devalüasyon yapılacaktı, ihracatçılara yeni teşvikler sağlanacaktı, yeni teşvik fonları oluşturulacaktı, yurtiçi ve yurtdışından gelen dövizlerin kaynağı sorulmayacaktı, çapraz kurlar otomatik biçimde ayarlanacaktı, karaborsanın önlenmesi için “ikili fiyat sistemi” kaldırılacaktı…

24 Ocak “istikrar tedbirleri”nin en temel hedeflerinden biri enflasyonu düşürmekti. Bunun için iç talebin kısılması yönünde para politikaları geliştirildi. Özetle, “sıkı para politikası” denilen yola girildi. Bu politikaya göre, ücretler aşağıya çekilerek alım gücü düşürülecektir. Sübvansiyonlar kesilecek, emisyon artışı frenlenecek, düşük taban fiyatları verilecektir. Faiz oranları serbest bırakılarak paranın tüketimden tasarrufa, bankalara yönelmesi sağlanacaktır.

Diğer temel hedef ise, vadesi gelen dış borç ana para ve faizlerinin ödenmesini sağlayarak dış kredi kanallarının sürekli açık tutulmasının sağlanmasıdır. Bu yüzden ihracat vb gibi döviz gelirlerini artıracak her girişimin en geniş şekilde teşviki gerçekleştirilecektir.

Burada yeniden altını çizerek belirtmemiz gerekir ki, 24 Ocak benzeri istikrar politikalarının Türkiye açısından uzunca bir geçmişi vardır. Bunalımı aşma amaçlı tedbir paketleri gerek 60, gerekse 70 öncesinde de gündeme gelmiştir. Ancak bunlar bezirgan sermayenin biraz daha vergilendirilmesi ve KİT ürünlerine yapılan büyük zamların ötesine pek geçememiştir. Oysa 24 Ocak ekonomik ve politik yaşamımızda hayli derin sarsıntılara yol açmıştır. Buna en genelde uluslararası finans-kapitalin birikim fazlası nedeniyle emperyalist-kapitalist dünyayı yeniden organize etme zorunluluğu yol açmıştır. Buna bağlı olarak hem uluslararası hem de ulusal konjonktür 24 Ocak’ı kendi benzerlerinden daha farklı bir şekillenmeye sokmuştur. Uluslararası konjonktür açısından: 80 öncesi emperyalist-kapitalist sistem bir yandan kâr oranlarının düşmesi, yani sermayelerin toplamına ve her şeyden önce yeni oluşturulan sermayelere, öngörülen kâr oranını sağlamak için halihazırda üretilen artı değerin yetersizliği, diğer yandan da gittikçe daha çok sayıdaki sanayi dallarında bir üretim kapasitesi fazlasının görülmesi, yani sistemin üretebileceği tüm tüketim mallarını yutabilecek “nihai tüketiciler”in taleplerinin yetersizliği sonucunda bir krizle buluşmuş ve bastıran petrol şoku bu krizi daha da ağırlaştırmıştı. Ulusal konjonktür ise Türkiye melez kapitalizminin 70’lerin ortalarından başlayarak sonlarına doğru moratoryum ilan etme kertesine gelen ve kendini yenileme gücünden yoksun yapılanmasıdır. Burada, hiç kuşkusuz geçirimsiz iki ayrı sistemden söz ediyor değiliz. Tam tersine Türkiye ekonomisi dahil olduğu sistemin krizlerinin kendi bünyesine ölümcül ölçülerle yansıyacağı düzeyde bir bağımlılık ilişkisi içindedir. Ancak bu işin bir yanıdır. Çökkün bezirgan ekonomisinin mirasının hâlâ canlılığıyla yaşadığı ve yeniden üretildiği Türkiye’de antika sermayenin krizleri katmerlendirici etkisi iyi kavranmalıdır. Dolayısıyla 80 öncesi ekonomik krizin boyutunu yaratan bir diğer yan ve tabii “yerli” olan yan da budur.

Bu haliyle 24 Ocak kararları ve hedefleri Türkiye melez kapitalizminin ve çarpık sanayileşmesinin bir özeleştirisi niteliğiyle dünya pazarına entegre olabilecek yeni bir sanayi yapılanmayı yani yapısal dönüşümü de içermektedir. Kuşkusuz bu durum yeni sınıfsal dengeler demekti.

Finans-Kapital Tercihinde Kayma

24 Ocak Kararları’na üstünkörü bir bakış bile, bu kararların Türkiye egemen sınıfları açısından bilinen klasik çözümü, yani finans-kapitalin tefeci-bezirganlığın gelir kanallarına el koymasını içermediğini görebilecektir. Aksine, 24 Ocak Kararları, finans-kapitalle birlikte tefeci-bezirganlığın da rahatça kazanabilmesini içermektedir. Uygulama içinde dövizin serbest bırakılışı, mevduat sertifikası gibi araçlarla kendi dolaşım mekanizmalarında kara paranın meşrulaştırılması ile tefeciliğin eskisinden daha çok kazanabilmesine yol açmıştır. Aynı şekilde bu paraların dönüşünü banka kasalarına doğru çekerek de, finans-kapitalin ihtiyaç duyduğu kaynak akışı sağlanmıştır. Kısacası, 10 Ağustos 70 kararları ile karşılaştırıldığında, mantığı ve felsefesi itibarıyla 24 Ocak Kararları temel bir ayrımı içerir: Tefeci-bezirganlığın gelir alanlarına el atmamak… Bunun yerine geçirilen sistem, tefeci-bezirgan ekonominin mal ve para akışını doğrudan finans-kapital kontrol mekanizmalarına çekmek olmuş, yani bezirgan ekonomisince el konan toplumsal artı değerin yeniden finans-kapital çarklarına çekilmesi işlemi ekonomi dışı zor yerine, ekonominin kendi işleyişine içselleştirilerek aşılmaya çalışılmıştır.

Bu mantık değişikliği Özal henüz Demirel’in danışmanlığını yaptığı sırada verdiği raporda işlenmiştir. Bu raporda, Demirel’i siyasal yönetime yeniden iddiayla çağırırken iç kaynak yaratma sorununda Ecevit, “kasa kapıları basılarak kaynak yaratılamaz,” denerek eleştirilmekte, yerine ekonomi içi yol ve yöntem önerilmektedir. Yani yeni darboğazdan çıkış, finans-kapital+tefeci-bezirgan ittifakını bozarak değil, bu ittifakla ama yeni birikim modeline uygun olarak halledilecektir.

Türkiye finans-kapitalini böyle bir tercihe sürükleyen iki temel neden vardır. Bunlardan birincisi ekonomik/yapısal nedendir. Kısaca şöyle açıklanabilir:

Türkiye burjuvazisi, cumhuriyetin daha ilk yıllarından beri “kapitalist fideliği: devletçiliğimiz” sayesinde sermaye yapılanmasını çok fazla dış kaynak/kredi, çok az özkaynak sermaye temeli üzerine oturtmuş ve yatırım olanaklarını ancak bu koşulları sağladığı oranda değerlendirebilmiştir. “Enflasyonist kalkınma modeli” olarak burjuva ekonomi bilimi tarafından tanımlanan bu çerçeve içinde aldığı kredilerin değerinin enflasyon yıpranmasına dayalı borç ödeme kolaylığı elde edilerek, artı değerin özkaynak oranının artırılması için kullanılacağı yerde, tekrar “az özkaynak-çok dış kredi”li yatırımlara girişilmesi tercih edilmiştir. Ülkenin sınai gelişmesi böyle gerçekleştirilmiştir. II. Savaş sonrasında emperyalizm tarafından empoze edilen birikim modeline uygun olarak girişilen bu sanayileşme modeli, özellikle geniş bir iç pazarın bulunmasıyla beslenerek, bu yatırım politikalarına uygun zemin yaratmıştır. Öyle ki, o zamanlar için %10’un üzerinde bir özkaynak kullanımı, bir sanayicinin deyimiyle “enayilik” olarak nitelendirilmiştir. Bu yapısal iğretilik, mevcut üretim temelleri üzerinde rekabete dayalı derinleşmeyi değil, iç tüketime dayalı suni ve verimsiz büyümeyi getirmiştir. Enflasyon nedeniyle alım gücü düşen pazarın daralmasıyla geniş bir üretim hacminin tüm maliyeti özkaynak üzerine binmiş ve bir yandan durgunluk, diğer yandan enflasyon özkaynak oranını giderek tüketmeye başlamıştır. Sabit sermaye yatırımlarını büyütmeyen ve bunun sonucu olarak artı değer oranını sürekli düşüren sanayi burjuvazisi bunalıma sürüklenmekten kendini kurtaramamıştır. Ekonomistlerin stagflasyon dedikleri “durgunluk içinde enflasyon” özkaynak küçülmesinin yani sermayenin organik değerindeki sabit sermaye kısmının oransal küçülmesinin hem nedeni hem sonucu olmuştur. Bu durum sanayi çarklarının dönmesini geniş çapta dış kaynak girdisine bağlı hale getirmiştir. Dolayısıyla finansman kaynaklarındaki herhangi bir daralma sanayiyi derhal bir bunalıma mahkûm etmiştir.

Finans-kapitalin, uluslararası finans merkezlerinden ihtiyacı olan girdiyi temin edemediği her kritik momentte, bağlaşığı tefeci-bezirganlığın gelir alanlarına el atmaktan başka çaresi kalmamış ve bunun için de devletçiliğimizi ya devlet partisi olarak CHP’yi ya da devlet sınıflarından seyfiye:orduyu devreye sokmak zorunda kalmıştır. 60 ve 70 deneyleri üst üste bindirildiğinde ise finans-kapitalin bu uygulamadan da kalıcı bir sonuç elde edemediği sonucuna kolayca varılabilmiştir. 70’lerin sonlarına doğru şiddetlenen kriz ise bu sonucun kanıtı durumunda yaşanmıştır. Tefeci-bezirganlıktan dönemsel olarak koparılan artı değer payı bunalımdan çıkış sağlasa da bu hemen kapıdaki yeni bir bunalıma girmeyi engellemektedir. O halde ülkedeki sanayi sermayesi yapılanmasını değiştirmek zorundadır. Bu itibarla 24 Ocak’la gündeme getirilen bu yapısal dönüşme hedefi, ülke burjuvazisinin bir özeleştirisi niteliğini taşımaktadır. 24 Ocak’ı kendinden önceki uygulamalardan ayıran temel ekonomik-yapısal neden emperyalist bunalımın yerli finans-kapitalde yol açtığı bu bilincin eseri olmuştur.

Keza, aynı sonuç ikinci olarak sınıfsal/siyasal gerekçeyle de beslenmiştir. Finans-kapital dün 70’te darboğazı geçerken tefeci-bezirganlığa karşı devlet sınıfları ile ittifak kurarak, hem kendi devletçiliğimizin vesayetinden çıkma programını kesintiye uğratmış, hem de müttefiki ile arasında 41’ler olayı: DP gibi önemli bir siyasal huzursuzluk yaratmıştır. Bunun sonucunda, alınan önlemler yeni bir krize düşmenin de önüne geçmediği gibi egemen sınıfların problemi çözmek için ihtiyaç duyacağı siyasal istikrarı da ortadan kaldırmıştır. O halde yeni bunalımın çıkış kapıları zorlanırken, egemen sınıflar ittifakında bir çatlak meydana getirilmemeli ve finans-kapitalin kendi yapısındaki yenileşmelerle soruna kalıcı çözümler üretilmelidir. 27 Mayıs ve 12 Mart deneyimlerinin ortaya çıkardığı ekonomik/yapısal ve sınıfsal/siyasal sonuçlardan ötürü 24 Ocak finans-kapitali öncekilerden farklı bir mecra içinde soruna çözüm aramaya itmiştir. Bu çözüm modern sermayenin yapısal zaaflarının giderilmesi ve kadim sermaye ile bağlaşıklığını bozmama kriterlerini göz önünde tutacaktı. Finans-kapitalin bu yaklaşımı gereği 27 Mayıs’ta bir baskın niteliğiyle 12Mart’ta 9 Mart’ın nötralize edilmesiyle gelen ordu müdahaleciliği üzerinde alınan önlemlere koşut olarak, 12 Eylül’de finans-kapital adına anti-bezirgan dayatmalarını daha geride tutmak zorunda kaldı.

Önceleri bir yapısal değişim sağlamak amacından çok –ki sözcülüğünü yaptığı zümrelerin sık sık çelişen çıkarları ortamında bunun kolay kolay mümkün olamayacağını Demirel’in kendisi de bilmekteydi- enflasyonu katlanılabilir düzeye çekebilmek, döviz darboğazını aşabilmek amacına yönelik ilk politik uygulayımını bulan 24 Ocak Kararları, 12 Eylül faşizminden güç olan uygulanma alanı içinde bu kararların alınmasını isteyen egemen sınıfların iradesini bile zorlayarak kendi mantık sonuçlarını yaşadı. Ve zaten 24 Ocak kendi mantık ve yöntemini asıl 12 Eylül’le birlikte pratik kılabildi. Bunun somut göstergesi doğrudan finans-kapital sözcülerinin ifadeleri olmaktadır: “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık.” (T.Özal) “12 Eylül olmasaydı 24 Ocak Kararları’nın sonucu çok dehşet verici bir tablo olurdu. Eğer 12 Eylül olmasaydı vergi kanunları çıkar mıydı? Denk bir bütçe sağlanabilir miydi? 24 Ocak Kararları etkin olur muydu? Bu uygulamalara 12 Eylül Kararları mı demek lazım, 24 Ocak Kararları mı, artık bilemem.” (Dündar Soyer, sanayici, 12 Eylül Danışma Meclisi üyesi)

Yeni Birikim Modeline Yeni Sınıfsal Yapılanma

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün işbaşına gelişiyle birlikte, işçi sınıfı ve emekçilerin sınıf örgütlerinin kapatılması ve bütün demokratik hakların gasp edilmesi “istikrar tedbirleri”nin emek cephesinden yana hemen hiçbir engel ya da karşı çıkış olmadan yürütülmesini sağlayacaktı. Ancak sermaye cephesi için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi. Tam tersine, tedbirlerin uygulanış sürecinde farklı sermaye kesitleri arasında derin çatışmalar yaşanmıştır. İşçi sınıfının ve devrimci muhalefetin susturulduğu ve politika arenasındaki belirleyiciliklerinin hemen hiç kalmadığı dönemlerde egemen oligarşi içi farklı sermaye grupları, pay alma kavgasında kozlarını daha rahat paylaşırlar. Bu genelleme 12 Eylül dönemi için de fazlasıyla geçerlidir.

Bunun yanında emperyalizmin yeni-sömürge ve bağımlı ülkelere dayattığı birikim modeline ülke sınıfsal yapılanmalarının hemen uyum göstermesi çok güçtü. Dolayısıyla sistem kendi bunalımının aciliyetini göz önüne alarak her geri ülkede bu global politikaya uygun egemen sınıf zümrelerini öne çıkmaya zorladı. Uygun zümrelerin saptanması ise Friedman modelinin temel gereksinimlerine göre yapıldı. Döviz getirisini sağlayabilmek için uluslararası piyasalarda rekabet gücüne sahip finans-kapital zümreleri, genelinde tekelci sermaye içinde yeni uluslararası işbölümüne en uyumlu kesimler olmaları nedeniyle yeni modelin ekonomik ve siyasal güdücülüğüne getirildi. Bunlar bizim ülkemizde özellikle sermaye yapılanmalarını 70’lerden itibaren dünya pazarlarında rekabet esasına göre oluşturmuş müteahhitlik kesiminden çıktı. Enka, Kutlutaş, Doğuş vb gibi yeni finans-kapital grupları, gerek Koç gibi devletçiliğimizin yarattığı gerekse de Sabancı gibi 46 Ruhu’nun yarattığı geleneksel finans-kapitalin yeni birikim modeline uyum göstermede çekeceği zorlukların pek çoğundan uzak yapılanmışlardı. Geleneksel finans-kapital grupları tamamen korunmalı iç pazara yönelik sanayileşmelerini, dış pazarda rekabete açma olanağına sahip değillerdi. Ne üretim ölçeği, ne de teknolojileri buna elverir değildi. Dolayısıyla uyum sürecinin hızlı çekici gücünü oluşturmalarının koşulu yoktu. Ancak, yeni finans-kapital gruplarının bu tarz yapılanma zaafları yoktu. Dolayısıyla mevcut programın en tavizsiz uygulayıcıları ve savunucuları oldular. Bu politikaların yapılmasına doğrudan katıldılar.

“1970’li yıllarda dışa açılarak dış pazarlarda inşaat işleri alan Enka bu faaliyetine yavaş yavaş ihracatı da eklemişti sanayideki faaliyeti bir hayli düşük olan Enka, sırtında bu tür “yumurta küfesi” taşımadığı için, dışa açılma politikalarının hararetli savunucusu olan Turgut Özal ile çabuk kaynaşmıştı. Bu kaynaşma ANAP’ın kurulmasında Enka’nın önemli desteğini görmeyi de getirmişti.” (M. Sönmez, Kırk Haramiler, s.223)

Emperyalizm, ülkelerin döviz getirili sermaye uyumsallığını, içinde bulunduğu para bunalımından çıkmak için olmazsa olmaz koşul olarak görürken, aynı zamanda da daralan dünya ticaret hacmini genişletmeyi vazgeçilmez bir dirimsellikte görüyordu. Bu anlamda ülkelerin ticareti libere etmeleri, gümrük duvarlarını indirmelerini dayatırken, bu politikaya hayatiyet verecek sosyal sınıfları da öne çıkarıyordu. Bu boşluğun bizim ülkemizde doldurulması hiç de zor olmadı. Zaten bezirgan ekonomisinin maddece ve geleneksel varlığının sürdüğü ülkede özellikle şehir kodaman bezirganlığı emperyalizmin bu programının işleticisi oluverdi. En basit plastik eşyadan en süper lüks tüketim araçlarına kadar ülkeye yığarak sistemin ticaret darboğazına soluk aldırabilmek için elinden geleni yaptı.

Kısaca söylemek gerekirse, emperyalizmin dayattığı yeni birikim modeline uygun iki odak, ülkemiz özgülünde 24 Ocak Kararları olarak anılan birikim modeline ekonomik ve siyasal taşıyıcılık yaptı. Yeni finans-kapital grupları ile kodaman şehir bezirganlığının oluşturduğu bu sınıfsallık kendi politik ifadesini daha sonra ANAP’ta buldu.

Emperyalizmin, Friedmancı birikim modeli ya da siyasallığı ile birlikte anarsak Reaganomics’in geri ülkelerde ekonomik ve politik yapılarda bu tarz yeni sınıfsllıkları oluşturması ya da öne çıkarması salt bizim ülkemizde olmadı. II. Savaş sonrasında ithal ikameci birikim modeline göre sermaye yapılanmasına giren her ülkenin geleneksel finans-kapitallerinin dış rekabete göre üretimini önkoşul sayan yeni birikim modeline kolayca uyum göstermesi düşünülemez. Bu yüzden de hem geri ülkelerde salt emek cephesinin muhalefetini değil, aynı zamanda sermaye sınıfları içindeki geleneksel kesimlerin muhalefetini de engelleyebilmek için faşist cuntalar, yeni birikim modelinin uygulamalarının vazgeçilmez öğeleri olmuştur.

Bu çerçevenin klasik bir başka örneğini Şili oluşturmaktadır. Şili’de askeri faşist diktatörlüğün işbaşında olduğu bir dönemde devreye sokulan yeni birikim modeli bu ülkede de kendine uygun sınıfsal zemini bulmakta gecikmedi. “Piranhalar” adını alan yerli finans-kapital zümresi 60’lı yılların orta burjuvazisi içinden çıkarıldı. “Altmışlı yıllarda –özellikle Frei’nin altı yıllık başkanlığı sırasında- burjuvazinin bu fraksiyonu “piranhalar” başta olmak üzere, orta burjuvazi konumunu aşarak, Şili büyük burjuvazisinin büyük bir kısmını, özellikle sanayici finans burjuvazisi oluşturdu.

“(…) burjuvazinin bu fraksiyonunun ekonomik yapısı onun ticari çıkarlarını ve perspektiflerini belirliyordu. Ancak bu perspektifler geleneksel tekelci büyük burjuvazinin ve özellikle büyük toprak sahiplerinin çıkarlarından farklı yöndeydiler.” (Friedman Kıskacında Şili, s.26)

Şili tekelci burjuvazisinin içindeki bu farklılaşma Friedman politikaya uyumun zorlanmaya başladığı 75 yılı başlarında özellikle açığa çıktı. “Temeli devletin aktif olarak koruduğu iç Pazar olan gelişme modelini benimseyen kesimlerin askeri yönetim üzerindeki etkileri yavaş yavaş ortadan kalktı. Buna karşılık ekonomi politikasına büyük ölçüde uyum göstererek dış pazarları hedef alan birikim modelini benimseyen sektörler yönetim üzerinde etki kurdular. (…)

“(…) Yeni askeri yönetimin ekonomi politikasında, bu politikaya en uygun kesim olan sanayici-finans fraksiyonu (başta “piranhalar” grubu olmak üzere) başat rol oynadı.” (agy, s.44-45)

Şili’de böylece başlayan yeni emperyalist entegrasyon sürecine uyumlanma programı geleneksel kesimlerle çatışmalı bir şekilde ilerledi. Ancak bu ilerleme sürekli düz bir çizgi tutturamadı. Tıpkı Türkiye’de daha sonra göreceğimiz benzerleri gibi geleneksel yapının sürtünmeleriyle uğraşmak, onları aşmak çabası sürekli kendini korudu. Dönüşüm sürecinin başlarında “finans burjuvazisi iktidar bloğu içindeki güçler dengesinde baskın konumda olmasına rağmen henüz tümüyle kendi çıkarlarına yönelik bir politikayı yürürlüğe koyabilecek konumda değildir. Geleneksel sanayi burjuvazisi ve orta tabakalar halen önünde engel teşkil edebilmektedir.” (agy, s.74)

Şili ekonomi tarihinde “şok politikası” dönemi olarak adlandırılan ve aşağı yukarı bizdeki 12 Eylül 80’den Özal’ın yerine Adnan Başer Kafaoğlu’nun getirilişine dek geçen döneme tekabül eden süreçte geleneksel yapılarda ciddi sarsılmalar oldu. “Burjuvazinin sanayici finans fraksiyonunun muazzam ilerlemesi, geleneksel klanların düzenini gözle görülür bir şekilde bozdu. Genellikle ekonomik anlaşmaları aşan (bizdeki “centilmenlik anlaşmaları”nı hatırlayın –nb) ve büyük burjuvazinin değişik tekelci grupları arasında gerilimlere yol açan bu süreç kritik bir ortamı beraberinde getirdi. Bunun sonucunda Şili ekonomisi üzerindeki kontrollerini büyük ölçüde yitiren iki geleneksel klan, yine de askerlerin politikasıyla teşvik edildiklerini düşünüyorlardı.” (s.48) Kısacası, Şili’de olanlar da Friedmancı bir ekonomi politikayla bunalımdan sıyrılmaya çalışan emperyalizmin dayattığı paket programın bir sonucuydu. Dolayısıyla emperyalizmin bunalımını üstlenerek metropolleri rahatlatmak işleviyle yüklü yeni-sömürge ya da bağımlı geri ülkelere düşen bu uyumun bedeli neyse onu ödetmekti. Şili Pinochet diktatörlüğü altında bunu öderken, Türkiye de 12 Eylül faşizmiyle aynı süreci yaşadı. Ülkelerin egemen sınıf yapılarındaki yeni dengelerin oluşturulması ve bunun burjuvazi açısından sürekli bir siyasal istikrarsızlığa yol açacağı açıktı. Türkiye’de olduğu gibi Şili’de de ekonomi politikaya egemenlik yeni finans-kapital gruplarına geçirilmeden uygulanan modelin başarılı sonuçlar vermesi düşünülemezdi. “Askeri rejimin ekonomi politikasının ana amacı, uzun süredir Şili ekonomisine hakim olan durgunluğu aşabilecek kapitalist gelişimin yeni bir safhasını yürürlüğe koymaktı. Bu amaç, ekonominin ve böylece egemen sınıflar yapısının köklü bir dönüşümüyle gerçekleşebilirdi. Hedeflenen noktaya kriz ve toplumsal çatışmalar var olmaksızın ulaşılması mümkün değildi. Yeni bir finans burjuvazisi krizin ve ekonomik politikanın yardımıyla öne fırladı, gelişti ve egemen blok içinde yönlendirici fraksiyon konumunu elde etti.” (s.82, abç)

Bu olgu yeterli iç pazar yokluğundan dolayı gelişkin bir burjuvazinin olmadığı ülkelerde, örneğin Friedmancı modelin “örnek” ülkelerinden Kore’de de “devlet sınıfları” eliyle gerçekleştirilmiştir. “1975’ten bu yana Güney Kore hükümeti tarafından daha büyük bir hızla izlenen ekonomik yoğunlaşma politikası sonucunda çok sayıda küçük şirket faaliyetine son vermek zorunda kaldı, çünkü büyük kuruluşlara sağlanan düşük faizli krediler yüzünden rekabet gücünden yoksun kalmışlardı. Bu yoldan sadece dış ticaret değil, iç Pazar da çoğunlukla emekli generallerin yönetimindeki, giderek sayısı azalan, devlet iştirakli kuruluşların denetimine girdi. (…) Bu şirketlerin en üst yönetimi ağırlıkla eski bürokratlardan ve subaylardan oluşuyor. Bu kesim yönetici tabakayla birlikte kendi denetimindeki kuruluşların yüksek büyüme yüzdeleri elde etmelerini ve kendi ceplerine girecek parayı başlıca amaç olarak gören bir yeni ‘devlet sınıfı’nı meydana getirir.” (G.Kore Model mi, s.144, vurgu kendinde)

Yeni birikim modelinin ülke egemen sınıfları içinde yeni dengelere tekabül ettiğini ve bunun ülkemizde dış müteahhitlik hizmetleriyle palazlanan yeni finans-kapital gruplarıyla emperyalizmin meta ihracını kolaylaştırarak daralan dünya ticaret hacmini genişletme çabasına geleneksel birikimle katılan kodaman şehir bezirganlığının ortaklığında oluştuğunu saptadıktan sonra, 12 Eylül’le birlikte başlayan dönüşüm sürecinin geleneksel finans-kapitalle ilişki ve çelişkileri içinde izlemeye başlayabiliriz.

Cunta ve 24 Ocak

Özal’ın tam bir teknisyen rahatlığıyla davranabildiği ve dolayısıyla tedbirlerin en karakteristik biçimiyle uygulanabildiği dönem, 12 Eylül ile 82’de ekonomik yetkilerin Kafaoğlu’na geçtiği ana kadar geçen süreçtir. Bu dönemde izlenen ekonomi politikaya kendini uydurabilenler ile uyduramayanlar, gemisini yürütebilenler ile yürütemeyenler arasındaki çatışma, 82 Haziran’ında Özal’ın gitmesi ve Kafaoğlu döneminde izlenen geleneksellik çizgisine yakın ekonomi politikayla belli bir konsensusa çekilebilmiştir.

Özal’ın ekonominin direksiyonuna oturduğu andan itibaren yöneldiği ilk iş, Demirel hükümeti zamanında alınan, faizlerin serbest bırakılmasına ilişkin kararı hayata geçirmenin koşullarını yaratmak olmuştur. Temmuz Bankacılığı adını alan bu dönem bu kararların hayata geçiş dönemidir. Hedeflenen piyasadaki paranın finans-kapitalin tapınakları olan bankalara çekilerek hem enflasyonist baskının önüne geçilmesi, hem de tekelci burjuvazinin ihtiyaç duyduğu finansmana kaynak yaratmaktı. Ve bu başarıldı. Bu uygulamadan büyük kazanç sağlayanların başında bankalar geliyordu. Faiz oranlarının yükselişiyle mevduatlarını bir yıl içinde %150’nin üzerinde artıran bankalar kaynak tekelini daha da fazla ele geçiriyor ve sanayici ya da tüccar tüm sermaye grupları üzerinde bir kredi cenderesi yaratıyorlardı. Bu durum, bütün kesimleriyle finans-kapitalin güçlenmesi demekti. Bu kesimler, kontrol ettikleri bankalar eliyle finansman sıkıntılarını büyük oranda hafifletirken, ödeme güçlüğü nedeniyle iflas aşamasına gelen bankasız sermaye gruplarının yakınmaları yeri göğü tutar olmuştur. İstanbul Sanayi Odası’nın yönetiminde yer alan “bankasızlar”ın bir sözcüsü, o dönemde kredilerin nasıl ucuza mal edilip pahalı satıldığını şöyle açıklamaktadır: “Bankalardaki toplam mevduat 600 milyar lira dolayındadır. Bunun 300 milyarlık bölümü ‘kamu mevduatı’dır ve bankaların bu tutara faiz ödemesi söz konusu değildir. Geriye kalan 300 milyar liralık mevduatın 100 milyarlık bölümüyse ‘gerçek kredi’ olarak kullanılabilmektedir. Bunun anlamı da bankaların yönlendirdikleri 600 milyar liranın ancak 100-150 milyarlık bölümüne yüksek faiz ödemek durumunda olduklarıdır. Bu şekilde de paranın maliyeti %20-25’i aşmamaktadır. Bankalar kredi ‘katılımcı’ ya da ‘sahipleri’ olan sanayicilere bu parayı %25 faizle kredi olarak aktarırken, bankacı olmayanlar için aynı kredinin faizi %60-70 arasında değişmekte, yüksek tutarlarda daha da fazlalaşabilmektedir.” (Cumhuriyet, 26.3.1981, aktaran M. Sönmez)

Buna karşın izlenen faiz politikasına bakışta da finans-kapitalin kendi içinde farklılaşmalar baş göstermeden edemiyordu. Geleneksel finans-kapital, sıkı para politikasının “makul” ölçülerde sürdürülmesi taraftarıydı, çünkü piyasadan para toplamak için yükseltilen faizler kaçınılmazca kredi faizleri üzerine biniyor ve kredilerin plase edildikleri sanayi kesimlerine, stagflasyon nedeniyle, geri ödemeleri olanaklı olmayan yüksek kredi maliyetine yol açıyordu. Bu yüzden faiz yarışını kamçılayan bankaları belli bir denetim altına alma çabasıyla onları yarışı kısıtlayan ya da sınırlayan “centilmenlik anlaşmaları” yapmaya zorluyordu.

Oysa yeni finans-kapital grupları, özellikle dış müteahhitlik hizmetleri içinde etkin yerlerini alma ve bunu siyasi egemenlikleri ile perçinleme niyetindeydiler. Bu kesimin bankacılık sektöründeki faaliyeti, sermaye birikimlerini artırmakta atılgan davranışları getirdi ve centilmenlik anlaşmalarını hep çiğneyen taraf oldular. Kendi şirketlerinin uluslararası piyasadaki üretim temelleri aldıkları kredilerin geri dönüşünü sağlayacak sağlamlıktaydı. Kontrollerindeki bankalar aracılığıyla, parayı çekmek için faizleri yükseltmeyi seçtiler. Diğer yandan, mevzuatın kendilerine hiçbir engel tanımadığı, tam tersine teşvik ettiği vurguncu spekülatör, tefeci-bezirganlık da çapının büyüklüğüne göre ya adı sanı duyulmamış bankalarla ya da banker olarak pay kapma mücadelesine atılıyordu. Gidiş, geleneksel finans-kapitalin oturaklı bankalarınca “macera” olarak nitelendiriliyordu.

Başta Özal olmak üzere, bu faiz politikasının mimarlarına göre piyasaya müdahale etmek şok tedavisinin etkinliğini azaltırdı. Onlara göre Adam Smith’in “görünmeyen el”i nasıl olsa piyasadaki dengeleri yerli yerine oturtacaktı. Kredi faizlerinin yüksekliği, sonunda hesapsızca kredi kullanan sanayicileri hizaya getirecek ve krediye talep düşecekti. Sanayi kuruluşları, giderek cazip olmaktan çıkan iç pazar için üretimden, cazip hale gelen ihracata yönelecekler ve daha sağlıklı bir özkaynak-kredi oranı sağlanacaktı. Kredi faizleri ise azalan talebe uygun olarak makul düzeylere çekilecek, bu mevduat faizlerine de yansıyıp onu da aşağıya çekecekti. Bu kurgu gerçekleşmedi. Yapılanış olarak iç Pazar talebine göre şekillenmiş, koruma duvarları ardında aşırı düşük faizli kredilerle beslenmiş, yıllarca özsermaye artırımına gitmemiş bir sanayinin böyle bir beklentiyi gerçekleştirmesi olanaksızdı. Kredi faizleri ne kadar yükselirse yükselsin talep düşmüyor ve başta bankalar olmak üzere finans piyasası büyük risk altına giriyordu.

En zor günlerini yaşayan vahşi-tekel-dışı kapitalistlerin tipik temsilcisi Murtaza Çelikel, “bankalar devletleşsin” diyordu. Özal’ın bu kesime bakışı pek iyi değildi. Türkiye kapitalizminin en fazla yapı değişimine uğratılması gereken kesimi onlardı. Doğal olarak en fazla zayiatı da onlar verecekti. Bu aynı zamanda sermayenin artan merkezileşmesi anlamına geliyordu. Bir yandan ekonomiyi daraltan anti-enflasyonist önlemler, bir yandan da ithalatın adım adım serbestleştirilmesi, tasfiyesi istenen sektör ve firmaları abluka altına aldı. İç talep ve finansman bunalımı gibi önemli sorunlarla karşı karşıya kalan birçok firma iflas, tasfiye, konkordato, el değiştirme olaylarında somutlaşan bir çöküş içine girdiler. Türkiye Odalar Birliği’nin verilerine göre, 1980’de 1143 olan fesih ya da tasfiye olmuş şirket sayısı 1981 sonunda 2352’ye çıkmıştı. Bu firmaların büyük bölümü tekelci grupların eline geçti. Bunların başında ise artık ülke pazarına da giriş yapan ve ilgi alanını çeşitlendirmeye yönelen dış müteahhitlik şirketleri geliyordu. Yoğun iflaslar ve aşırı bir tekelleşme olgusu birbirini tamamlayan iki karşıt gelişme olarak yaşanan sürecin karakterini de belirliyordu.

Kırsal alanda ise toprak ekonomisine dayalı tefeci-bezirgan kesimler, sanayi girdisi olarak tarımsal ürünlerle, işlenmiş temel gıda ürünleri alanında vurgun üstüne vurgun vuruyorlardı. Özal’ın bu kesimler için uyguladığı taban fiyatı politikası ve üreticiye yapılacak ödemeleri geciktirerek üretici köylüyü bezirganın eline düşürme politikasına ek olarak o güne kadar sadece devlet tekeline bırakılmış hububat ihracatını 9 Haziran 82’de aldığı kararla serbest bırakması bu kesimlerde büyük bir memnuniyetle karşılanıyordu. Özal’ın girevinden uzaklaştırmak için bin dereden su getirdiği dönemin Merkez Bankası Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu’nun ağzından durum şöyle açıklanıyordu: “Birinci mal ihracatçısı olan azgelişmiş ülkelerde ‘gerçekçi’ kur politikasıyla teşvik edilen ihracatçı gelirlerinin bu toplumlardaki toprak burjuvazisinin gücünü artırarak değiştirilmesi amaçlanan geleneksel yapıyı daha da güçlendirdiği öne sürülmektedir. (…) Yurdumuzda tarım topraklarının adaletsiz bir şekilde dağılmış olması, destekleme alımları ile küçük üreticilere ulaşılmasını olanaksız kılmaktadır.” Çünkü suyun başını kesen tefeci-bezirganlık alivre alışlar atıyla Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyordu.

Geleneksel Finans-Kapitalin Saray Darbesi: Kafaoğlu Dönemi

Geleneksel tekeller, özellikle de sermaye yapıları güçlü olmadığı için dönüşüm programına uyum göstermek bir yana, cari işlemler için gerek duyulan kredilerin faiz yükü altında ezilme noktasına gelenler, her alanda kredi olanaklarını daraltan ekonomik gidiş karşısında dirençlerinin son sınırına gelmişlerdi; ya olaya seyirci kalacak ve bazı şirketlerinin batmasına göz yumacaklardı, ya da bu gidişe bir “dur” denecekti.

Cunta hükümetinin uyguladığı ekonomik çizgiye getirilen şu eleştiriler geleneksel finans-kapitalyin durumunu açıklamak için yeterlidir:

“Dışa bağımlı sanayi yaptık, çarpık sanayi yaptık, dengesiz sanayi yaptık. Sanayi kötüdür, diye muhtelif yönleri ile plaklar çalınıyor. Ve bu plak çalınırken bekleme faktörü dikkate alınmıyor. Ayrıca ulusun şartlarını da o dönem için iyice dikkate almıyoruz. Soralım… Bu sanayiler elimizde olmasaydı ve nüfusumuz da 45 milyona geldiğine göre bunların gereksinimlerini nasıl sağlar ve neyi ihraç eder duruma gelirdik.” (Sabancı) Geleneksel tekelci burjuvazi kendini böyle savunuyordu ve “Borçlan, daha büyük borçlan, yanındayız… Ne kadar borçlanırsan o kadar çok kazanıyorsun. Goşa, goşa borçlanmaya gittik. İşte falan yatırımcı bu ruhla, bu hava ile işe girdi, vatandaşlık görevini yaptı. Çok kısa zamanda bu şartlar değiştirilince (lambayı yakıp söndürme gibi) borçlanan çok iş yapan, çok yatırım yapan müessese getiren, devletin kontrolünden geçen cezalandı. (Dönüşüm –nb) yumuşak inişle olmadı. Otomoblin frenine birden basıldı. Araba takla attı, insanlar içinde öldü,” diyerek yapılanmanın teşhisi bazında dönüşümde Özal’ın şoförlüğüne eleştiriyi geliştiriyordu: “Öfkeli gararla, gantarın topuzunu kaçırırsak veya öfkeli gararla zamanından önce ve bilinçsiz olarak liberal ekonomiyi bağrımıza basıp tümünü birden uygulamaya gidersek… her iki noktada da sakal bıyık olur.” (keza) Çektikleri ızdırapların sözcülüğünü Sabancı böyle yapıyordu.

Bu gidişi başından kestirebilen geleneksel tekelcilerimiz, kendi denenmiş önlemlerini haliyle rafa kaldıramazdı. “Pek açığa vurulmamakla beraber, daha ilk günlerden Özal ve ekibini ‘ikame edecek’ bazı hazırlıklar konusunda görüşmeler ve girişimler oluyordu.” (E.Çölaşan, Perde Arkası)

Finansman sektöründe Özal’ın “Şimdi dala konmuş kişi kaçırmanın sırası mı” diye teşvik ettiği, meşruluk kazanan tefeci piyasanın bankerleri Temmuz Bankacılığının birinci yılında batarken, ikinci yılında büyük kuş Kastelli uçuyor, giderken Özal’ı da yerinden ediyordu. Artık zamanı geldiğine inanıldığı anda, devlet müdahalesini uzak tutmayı amaçlayan ekonomi politika yeniden devlet müdahalesini devreye sokmak zorunda kalıyordu. Mevduat sertifikaları dolaşımına sınırlar getiren finans-kapital banka dolaşımına çektiği kara paraya kısmi tutuklama getirerek soluklanmaya çalışıyordu. Geleneksel tekelci burjuvazi böylece kendine rakip olarak ortaya çıkan tüm türedi kesimlere egemenliğini dayatıyordu.

Özal’a yönelik önlemler dizgesinden olarak, faşist cunta şefi Evren’e ekonomik danışmanlık yapan ve 24 Ocak Kararları’nın da bizzat hazırlayıcılarından biri olan Kafaoğlu, Özal’ın yerine “ikame” ediliyordu. Bu geleneksel finans-kapitalin ekonominin inisiyatifi üzerinde yeni finans-kapital gruplarına karşı gerçekleştirdiği bir darbeydi.

“Bir yıldan beri büyük hazırlıklar içinde olduğu”nu söyleyen Kafaoğlu’nun işbaşına gelmesi, hem sanayi çevrelerinde hem de devletçi kesimlerde büyük bir hoşnutlukla karşılandı. Bununla birlikte, dönemin TÜSİAD Başkanı Ali Koçman, Kafaoğlu’nun ilk basın toplantısı üzerine şunları söylerken, devletçiliğimizin aşırı kaçmadığını ve gündemdeki temel stratejiyi tahrip etmediğini övgüyle vurgulamaktaydı: “Bir hükümet programı kadar kapsamlı bir açıklama. Ekonomik analiz doğru. Özel sektöre yaklaşım olumlu. KİT’lere ilişkin ve maliye sorunlarıyla ilgili teşhisler doğru…” Ama sorun finansman meselesine gelince, ortalığa bir karanlık çöküyordu, çünkü zurnanın zırt dediği yer, tam da burasıydı. “Ancak yerli politikaların ne olacağı ve ekonominin canlandırılması için gerekli kaynak sorununun nasıl çözüleceği fazla açık değil.”

Sık sık vurguladığımız gibi, finans-kapital açısından kaynak bunalımının geleneksel çözümü bellidir: Tefeci-bezirganlığı gelir alanlarına el atmak… Ancak ne ulusal ne de uluslar arası konjonktür buna el vermiyordu. Bununla birlikte uygulamaların arkasına geçen mantık değişikliği, en özlü bir şekilde Demilel tarafından ifade ediliyordu: “Eskiden ekonomi maliyeyi yönetirdi, şimdi maliye ekonomiyi yönetmeye başlayacak.”

Kafaoğlu, işbaşına geldiği ilk dönemde, açıklamalarının satır aralarına sıkıştırdığı “ara modeller”, “önlem paketi” vb gibi ifadelerle, geleneksel tekelci kesimlere umut ışıkları yakarken IMF-Dünya Bankası’nın Toronto toplantısına gidip geldikten sonra bu kesimleri karamsarlığa uğratacak kadar kapalı kalmak zorunda kaldı. Çünkü “ekonomik köklü yapı değişikliğine yönelme niyeti ve şansı bulunmayan bir yönetimin tüm bu istekleri karşılaması halinde enflasyonun yeniden tırmanışa geçmesi, ödemeler dengesi açığının artma eğilimine girmesi, giderek enerji darboğazının sırıtması beklenebilir. Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacı artarken, dış borç ödeme kapasitesi düşebilirdi. Bu nedenle Türkiye vazgeçemediği dış kaynakların anahtarını elinde tutan IMF, Dünya Bankası ve OECD’nin onayını almadan ekonomi politikalarını fazla değiştiremez, yeni ‘model ve paket’ denemelerine girişemez”di. (O.Ulagay, Cumhuriyet, Ağustos 82)

Emperyalist sistem, geleneksel politikanın egemen dengesini böyle sınırlayınca, Kafaoğlu darbesi, uluslar arası finans-kapitalin istemleriyle yerli finans-kapitalin istemlerinin, “mikro politikalara önem verilecektir” denilerek uyumlulaştırmanın düzlemini oluşturdu. Bu durumda, ekonomiyi salt makro politikalarla değil, mikro politikalarla da “dantel gibi işlemek” isteyen Kafaoğlu, başta Koç’un Asil Çelik’i olmak üzere, geleneksel finans-kapitalin zor durumdaki şirketlerini kurtarıyor ve daha sonra büyük tartışmalara yol açan “gizli emisyon”larla piyasa rahatlatılıyordu. Böylece 24 Ocak Kararları’nın “oya gibi işlenmesi” perspektifiyle geleneksel finans-kapitalin zorlanan yapısına soluk aldırma yolu seçildi.

Bu aşamada stratejik girdilere başvurulmamışsa da, tarım reformu (toprak reformu değil) tartışmalarının yeniden hızlanmasının yanında, tahıl dışsatımında kaldırılan devlet tekelinin yeniden konması, yükselen taban fiyat politikası ve peşin ödeme vb gibi politikalarla tefeci-bezirganlığın yiyim alanlarına yönelik devlet politikalarına doğru kayma hemen kendini göstermiştir.

Bu olaylar, Türkiye hızla seçim ortamına giderken yaşanıyordu ve siyasal şekillenmeler siyasal ekonomiyi gündeme getirdi. “Seçim ekonomisi” denilen yaklaşım, iç tüketime yönelik geleneksel sanayiyi rahatlatıcı çizgide devam ettirildi. Özal yeniden işbaşına gelinceye değin…

ANAP İktidarı ve “Sivil” 24 Ocak

Seçim ekonomisiyle piyasayı rahatlatma ve kurtarma operasyonları sürerken uluslararası finans-kapitalin açık desteğiyle Özal ve ANAP “dosyalı muhalefet” ve “veto” barajlarını aşıyor, geleneksel dengelere dayalı, geleneksel politikaların geleneksel partileri bu yarışta saf dışı bırakıyordu. Cunta generallerinin çaresiz bakışları arasında hem devletçiliğimize tepki duyan burjuva kesimlerin geniş bir desteğini alarak hem de azgın sömürü ve zulüm mekanizmalarının tüm emekçi ve dar gelirli sınıf ve tabakaların merkezi otoriteye karşı tepkisini yedekleyerek ANAP büyük bir farkla iktidara geldi. bu, 1930 Serbest Fırka denemesinde de, 1946-50 DP olayında da yaşanan tipik bir ezilen yığınlar yönelmesiydi ve şaşırtıcı olamazdı. MDP nezdinde, koalisyonu dışlayan, tek partiyi iktidar kılmaya yönelik hazırlanan seçim yasası ANAP’ın tek başına güçlü bir iktidar oluşturmasına yol açtı. Bu emperyalizmin uluslararası programına uygun bir siyasi şekillenmeydi. Böylece Özal ekonomi-politikası yeniden iktidara gelmiş oldu. Bu, çelişkilerin bir yumak halinde varlığını koruması anlamına gelmiştir. Ancak şu farkla ki, 82 Kafaoğlu darbesinden alınan derslerin ışığında daha esnek olunmuş, “arabanın frenine daha yumuşak basılarak” geleneksel sanayi tekellerinin yapısal uyumlanması için daha çok olanak ve şans tanınmıştır.

ANAP iktidarını ekonomi-politik alanda izlemeye başlarsak süreç içinde tercihlerinin oluşmasında geleneksel finans-kapitalin giderek ağırlık kazanmaya başladığı görülecektir.

Bu kesimin önemli temsilcileri kendi dışalım-dışsatım şirketleriyle bu konuda yaratılan olanakları sonuna kadar kullanıp aşırı kârlılıklara varmalarına karşın, hem sanayi üretimi temelindeki açmazlar, hem de dış pazardaki tıkanıklıklar dolayısıyla düşen dışsatım oranları nedeniyle süreci kaygıyla izliyorlardı. Egemen ekonomi politikanın bir neo-merkantalizme dönüşmesi bizzat Rahmi Koç tarafından “sanayici tüccarlaştı” denilerek eleştiri konusu ediliyordu. Diğer yandan da pek çok alana yatırılmış sermayelerin kârlılık oranları düşerken salt dışalım-dışsatım yoluyla elde edilen kârın toplam kârlılık oranını kurtaramayacağı ve bu çizgide uzun süre dayanamayacaklarını görüyorlardı.

Hükümetin “yapısal dönüşüm” zorlamalarına karşı yıllarca direnen geleneksel sektörler, sonuçta kafa tutmanın ödülünü emisyon hacminin genişletilerek enflasyonu düşürme hedeflerine darbe vurulmasını göze aldıracak denli yoğun bir kredilendirmeyle gördüler. Örneğin, 1985’in ilk yedi ayında ancak 180 milyarlık kredi açan özel bankalar, 1986’nın ilk yedi ayında 1 trilyon 5 milyar liralık kredi artışı sağlıyorlardı. Bütün bunlar ne bankaların ne de astronomik faizlerle kredilendirilen sektörlerin bu yükü kaldıramayacağı biline biline yapılıyordu. Bu durum çok kısa bir sürede tahsil edilemeyen borçlar, ödenemeyen faizler ve katlanarak banka plasmanlarının neredeyse yarısına ulaşan batık krediler çıkmazlarını yaratacaktı. Ekonomideki gerişe dönüş eğilimleri üzerine iktisatçılarda Özal’ın 1970’lerin politikasına yöneldiği saptamaları oluşmaya başlamıştı. Bu durum şöyle açıklanıyordu: “Eğer büyüme hızı iç tüketimden kaynaklanıyorsa, o zaman da enflasyon kaçınılmaz hale geliyor. Zaten başkentte ekonomiye kafa yoran çevrelerin tümü bir noktada birleşiyor. Özal gerçekten enflasyon hızını %25 ya da %30’un altına indirmek istemiyor. Buna gerekçe olarak da yüksek fiyat artışlarından çıkarları olan belli sanayi grupları gösteriliyor. Şu ya da bu gerekçeyle enflasyonun düşürülmemesi ise Özal’ın 83 yılından bu yana yaptığı açıklamaların geçerliliğini ortadan kaldırıyor.” (Y.Doğan, Cumhuriyet, 28.7.87)

Kuşkusuz, yapılanmasını önceki bölümlerde anlattığımız Türkiye kapitalizminin kimi başka kesimlerinin de bu gidişten rahatsız olmaması beklenemezdi. Birilerinin ayağına basmadan bir başkasının durumu iyileştirilemiyordu. Bu kez, itirazlarını yüksek sesle söyleyen kesimlerin başında 24 Ocak Kararları’nın ödüllendirdiği ama son yılların enflasyoncu politikasıyla dara düşen ihracatçılar ve yerli finans-kapital grupları geliyordu. Teşvik düşümleri nedeniyle eski cazibesini yitirmesi sonucu 86’dan 87’ye kadar geçen zaman içinde ihracatçıların %42’si piyasadan çekilmişti. Yeni finans-kapital grupları iç talebin öne çıkmasıyla zorlanmaya başlamışlardı. Bu kesimin sözcüsü Şarık Tara politikadaki sapmayı şiddetle eleştiriyor ve 86 itibarıyla üç buçuk milyar dolayında gerçekleşen dış ticaret açığına hızlı büyümenin yol açtığını söylüyor, “büyüme kontrol altında tutulsun” diyordu.

Siyasal istikrarın bir türlü oturtulamamasının bir eseri olarak sık sık girilen seçim düzlemleriyle iyice zorlanan kaymalar sonucunda enflasyon oranları yükseliyor, bütçe açıkları büyüyor, iç borçlanma artıyordu. Tefeci-bezirganlık bu gidişten vurgun üzerine vurgun vurmaktaydı. Enflasyon yüksekliğinin paranın gayrı menkule ve altına kaçışı hızlandırması sanayi burjuvazisini yeniden finansman darboğazına doğru çekerken, bu konuya çözüm olarak TÜSİAD’ın hazırladığı “iç borçlanma” başlıklı raporda kodaman şehir bezirganlığı hedef olarak gösteriliyordu: “Bu çabada (iç borçlanmanın önlenmesi çabası –nb) özellikle vergiden kaçınma ve vergi kaçırmanın yoğunlaştığı ticari sektörümüzün kentsel kesimi hedeflenebilir. Bankalar ve anonim şirketler bir yana bırakıldığında (devlet) tahvil ve bonolarının alıcıları da esasen bu kesimdir.” Böylece Kıvılcımlı’nın Kapitalizmin Gelişimi’nde anlattığı olay, bezirganlığın devleti kendine borçlandırması yeni gerilim dinamiklerini biriktirerek hızlandırıyordu.

86 sonu itibarıyla durum şöyle tanımlanıyordu: “… Böylece iç borçlanma miktarı 10 trilyonluk bütçe gelirlerinin yaklaşık yarısına ulaşacak. Yeni borçlanmalar için %45-50 faiz hesabıyla 1987’de yaklaşık 2 trilyonluk yeni bir faiz yükü altına girilecek ve anapara geri ödemelerini de dikkate alırsak 1988 bütçesinin gelirleri şimdiden önemli ölçüde bağlanmış olacak; tıpkı Osmanlı dönemi bütçelerinin iltizam sistemiyle önceden bağlanması gibi.” (Oğuz Oyan, Dışa Açılma ve Mali Politikalar, s.250)

Burada 85 yılında uygulamaya konulan yeni bir vergi tipi: KDV’den de söz etmeliyiz, çünkü vergilendirme, sistemin tercihlerinin bir açıklamasını bize yapabilmektedir. Bu noktadan bakıldığında genelde 80-84 yılları arasında vergi yüklerinin hızla düştüğünü görmekteyiz. Bu düşüş ANAP iktidarı sırasında da devam etmiş ancak KDV ile birlikte aşağı yukarı bir toparlanma eğilimi göstermiştir. “Ortalama vergi yükü ANAP döneminde (1984-86) 1980 başlarına (1980-83) göre bile önemli ölçüde azalmış görünmektedir. Oysa 80 başları 70 sonlarına göre zaten bir gerilemeyi temsil etmektedir. Bununla birlikte 1985’ten itibaren eğilim vergi yüklerinin artışı doğrultusundadır. Her ne kadar 1986 yükleri henüz 1983 düzeyine erişmekten uzak görünüyorsa da, 86’da toplam vergi yükü açısından 1980-83 ortalamasına yaklaşılmış bulunulmaktadır.” (agy, s.140) Vergilendirmedeki bu grafik 80 başlarında finansman sorununun halline daha çok dış borçlanma yoluyla gidiliyorken, giderek iç kaynaklara yönelmenin bir göstergesi olmaktadır. Yeni birikim modeli başlangıçta sermaye sınıflarından herhangi bir kesimin aleyhine kaynak kaydırımı yapmaktansa onları rahatlatmayı uygun görmüy ve bütün bu on yıl boyunca olduğu gibi emekçi sınıfların vergilendirilmesi temel mantık olmuştur. Gelir grupları arasında açılan büyük uçurumlara karşın hazırlanan vergi tarifelerinde alt ve üst gelir grupları arasındaki vergi oranları farkı 80’li yıllarda sürekli düşürülmüştür. Örneğin 1983 yılında 6 katlık bir oran farkı varken, bu fark 85’te 2,2, 86’da 1,8 ve 87’de 1,7 olmuştur. (agy, s.166)

Sermaye sınıfları arasındaki ilişki açısından ise 85’de devreye giren KDV ile tasarlananın, genelde vergi yükünün modern sermayeden kadim sermayeye doğru kaydırıldığı açıktır. Bu, ülke modernleşmesinin egemen yönü gereğidir. Bununla birlikte, bu konuda yazarkasa vb zorunluluklarının geniş bir zaman dilimine yayılması, denetimin tüketici kontrolü gibi piyasa mekanizmalarına bırakılmasıyla kadim sermayenin bu konuda olası itirazları asgariye indirilmiş ve ekonomi içi çözümlerle bu vergilendirme yolu süreç içinde oturtulmaya çalışılmıştır. KDV uygulamasının özellikle perakende satışlarda uygulanır kılınması vergilendirmede 24 Ocak’ın dayandığı sermaye sınıflarının korunmasının bir mantığı olarak sistemleşmiştir. Hedeflenen kasaba ve kentin küçük bezirganlığı olmuş, bu yüzden ANAP, bütün İslamcı mesajlarına karşın DYP’nin kırsal tabanını boşaltamamıştır. Bu çerçeveli bir KDV uygulamasının stratejisi şöyle çizilmiştir: “Kentsel küçük ve orta ticaret ve üretim erbabı ile kırsal üreticileri ve serbest meslek sahiplerini daha makul düzeyde vergilendirmeye yönelik bir vergi yükü kaydırması gerçekleştirirken, büyük sermayeyi fazla tedirgin etmemek, hatta bunun üzerindeki vergi yükünü özellikle ihracata açılmakla bağlantılı olarak azaltmak.” (agy, s.135) Bu vergilendirme mantığı zaten “yüksek gelirli şirket ve sanayi erbabı ile serbest meslek sahiplerine” (agy, s.168) yarayacak şekilde hem finans-kapitali hem de kodaman şehir bezirganlığını korunmalı kılmaktadır.

Bu açıklamalara ek olarak, KDV’nin 24 Ocak modelinin ana hedefi olan dışa açılmanın temel araçlarından biri olduğunu da belirtmeliyiz. İhracatın geliştirilmesinin “en etkili yolu KDV ağırlıklı bir vergi sisteminin yerleşmesinden sonra ihraç ürünlerinin taşıdıkları vergi yükünün çok azalacak olmasında görülmektedir. (…) bir diğer etki de iç talebi kısarak dış talebe yönelmeyi teşvik etmesidir.” (agy, s.114) Ancak Özal/ANAP yönetimi bütün bu araçların kullanımına karşı finansman sorununun çözümünde yeterli mesafe alamamış, ekonomiyi bir rahatlatmaya ulaştıramamıştır. Öyle ki, artık iç ve dış borç ödemelerinin mutlak tutarlarında yakın bir büyüklük kendini göstermeye başlamıştır.

III. SONUÇ OLARAK

Son yıllarda artık sıkı para politikası, enflasyonun aşağı çekilmesi vb sözler artık unutulmuş durumdadır. ANAP iktidarı sermaye gruplarının çıkar kavgalarında kesin bir saf tutma yerine günlük politikalarla muhalefeti marjinal düzeylerde tutma çizgisini benimsemiştir. Geleneksel sermaye çevrelerinin istemlerine aykırı politikalara yönelinmemekle birlikte, emperyalizmin sistem garantisi olan borç ödemelerinin sağlanması için ihracat politikaları da desteklenmektedir. Böylece, daralan bir alanda 24 Ocak Kararları’yla güçlenen yeni finans-kapital grupları da paylarını almaktadır.

Bunun en somut göstergesi geleneksel ve yeni finans-kapital gruplarının kârlılık grafiklerinin karşılaştırılmasıdır. Örneğin Koç grubu için özsermayeye göre kârlılık 1979’da %76 iken, bu oran 80-82’de %51’lere kadar düşmüş, 85’ten itibaren %100’leri aşarak 88’de %129’a kadar ulaşmıştır. “1980’lerin ikinci yarısının Koç için ‘güzel günlere dönüş’ anlamına geldiği anlaşılacaktır.” (M.Sönmez, agy, s.194) Keza aynı olgu Sabancı için de geçerliydi. “Grubun özsermayesine göre kârlılığı 1980’de %81,2 iken 1982’de %49,4’e, 1983’te ise %29’a kadar düşmüştü. İzleyen yıllarda bu oran tırmanışa geçecek ve 1986’da %54,4, 1988’de %54,8 noktasına çıkacaktı.” (agy, s.106)

Yeni finans-kapital gruplarının kârlılık grafiği ise bunun tam tersidir. Örneğin “Enka 1970’lerin sonları ve 1980’lerin başlarındaki hızlı büyümesini sürdürmekle beraber, 1980’lerin ortalarında hızlı bir durgunluk dönemi yaşayacaktı… Enka’nın toplam kârları 84’ten sonra düşmeye başlayacaktı. 1983’te yaklaşık 10 milyar lire dolayında olan gerçek kârlar 1986’da 2,8 milyara kadar düşmüştü.” (agy, s.224) Aynı şekilde STFA’nın da 1975’te 1,9 milyon dolar olan kârları 80’de 22,8, 82’de 42,5 milyon dolara çıkarken 84’te 13,1 ve 85’de 8,9 milyon dolar gibi hızlı bir düşüş gösterecekti. (agy) Bu göstergeler, bir taraftan ekonomi politikalarda geleneksel dönüşüm gösterirken, diğer taraftan da geleneksel finans-kapitalin joint-venture türü yöntemlerle dış pazarlara uyumlanmada belli bir yol kat ettiğini işaret etmektedir.

Bu politikalar sonucunda 24 Ocak felsefesinden sapıldığı ve yeni 24 Ocak Kararları’na ihtiyaç duyulduğu söylenen günlere gelindi. Bu akışa karşı 4 Şubat Kararları (1988) gibi Rönesanslarla dur denilmek istendi. “4 Şubat’ta büyüyen döviz açığına acil çözüm bulmak ve Türk lirasından kaçışı körükleyen enflasyonu bir ölçüde dizginlemek amacıyla alınan kararlar demetini çok geçici önlemler olarak nitelemek yerine, bunların sıkı para politikasına ve iç talebi hızla kısarak dış talebe yönelmeyi zorlayan ve özendiren ‘bildik’ programa tekrar sıkıca sarılma olarak değerlendirilmeleri ve maliye/bütçe politikalarıyla ilişkilendirilmeleri doğru olacaktır.” (O.Oyan, agy, s.252) Ancak bu aşılar da tutmadı.

Rahatsızlığı dile getiren sözcüler, ekonominin 12 Eylül öncesi geleneksel çizgisine oturduğu, eski rahatsızlık nedenlerinin şimdi de geçerli olduğunu, bunun ise enflasyon, dış borçların ödenememesi ve kredi kanallarının sonuçta tıkanıp yeniden can alıcı bir finansman bunalımıyla karşı karşıya gelinmesi demek olduğunu vurguluyorlar. Bu gidişten çıkışın yollarının dünyanın yeni şekillenmesine göre olacağı çok açık. Bu durumda 90’larla başlayan yeni dünya konjonktürünün temel öğelerini saptamak ve onun ülke-sınıf-ilişki ve çelişkilerine olan izdüşümlerini bulup çıkarmak önem kazanmaktadır.

Bugün ANAP iktidarı yedinci yılını doldurmuş durumdadır. Ve aradan bunca yıllık bir iktidar dönemi geçmiş olmasına karşın, ANAP sağdaki en iri parti olma iddiasını sürdürmektedir. Son yıllarda, değişen dünya dengelerine göre emperyalizmin tercihlerindeki kaymalara da bağlı olarak ANAP egemenliğinde hızlı bir çözülme yaşanıyor olsa da, kendini bir seçenek olarak dayatma gücünü hâlâ taşımaktadır. Bunun en özet ifadeyle anlamı şudur: ANAP bazı araştırmacı ve ekonomistlerin iddia ettiği gibi salt tekelci burjuvazinin partisi değildir. Genelde merkezine, emperyalist konjonktüre uyum açısından yeni finans-kapital grupları+ kodaman şehir bezirganlığını oturtsa da, gelişim içinde ülke sınıfsallıklarının etkileşiminde bu iki zümrenin dahil olduğu daha genel kategorileri, yani finans-kapitalin yeni’si ile geleneksel’i ile bütününü kapsayan ve antika sermayeyi kollayan ekonomik ve politik bir hat izlemiştir. Bunun anlamı, 24 Ocak’ın, Türkiye melez kapitalizminin antika işleyiş yasalarına büyük oranda kurban edildiğidir. Ve zaten emperyalizmin genel stratejisini geleneksel sınıflarla yürütmeye yönelik esnemesine tekabül eden Baker yönelimi geleneksel siyasal yapıların yeniden dirilerek ülkelerin yaşamında yer almasının yolunu açmış ve süreci hızlandırmıştır. Sosyalizmin genel bunalımı sonucunda emperyalizmin tercihlerinde kaymalar bir konjonktürü kapatıp yenisini açarken, kapanan konjonktüre özgü siyasallıkları da söndürmektedir.

Haziran Dergisi, Şubat-Mart 1991

Yazdır