Manşetler

Yeni KHK İle Faşizmin Militarist Güçlerinin ‘Yasalaştırılması’..

 

Faşist diktatörlüğün ülkeyi hızla iç savaşa sürüklemekten ve kanlı rejimini pekiştirmek için her türlü adımı atmaktan geri kalmıyor. 15 Temmuz darbe karşı darbe sürecini lehine kullanan faşist diktatörlük açık faşizmi ülkede hakim kılmaya başladı. Parlamento, yasa, yargı hepsini bir kenara yiterek tüm yetkileri elinde topladı. Bu süreçle birlikte ülkeyi kararnamelerle yönetmeye başladı. Artık ülke hiç kimsenin inkâr edemeyeceği faşist diktatörlük altında.

 

Biraz geriye dönecek olursak;

Faşizm, herhangi bir sınıfın diktatörlüğü değildir, bilindiği üzere kapitalizm öncesi toplumlarda, hatta tekel öncesi aşamada da açık terörcü diktatörlüklere rastlamak mümkün. Ama bunların hiçbiri faşizm olarak tanımlanmamıştır. Faşizmin ayırt edici niteliği, tekelci burjuvaziye dayanması ve onun açık terörcü diktatörlüğü olmasıdır. DİMİTROV, faşizmi, ''tekelci kapitalizmin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür'' şeklinde tanımlar.

 

Faşizmin en büyük silahı, ''zor'' temeli üzerinde yükselen yalan ve demagojidir. Bu araçlar vasıtasıyla sınıf karakterini gizlemeye çalışır. Halk kitlelerinin en gerici yanları; yüzyılların getirdiği gelenek ve alışkanlıklar, dinsel ve etnik farklılıklar, kısacası tüm gerici felsefi, ideolojik, kültürel, sosyal ve siyasal kalıntılar, faşizmin kullandığı başlıca materyallerdir. Kimi yerde suni çelişkiler yaratır, kimi yerde halk kitlelerinin çelişkilerini çarpıtarak sunar ve kimi yerde de kitlelerin önyargılarını besleyerek kendisine etki alanı yaratır.

 

Herhangi bir siyasal rejimin niteliğini belirleyen, onun üzerinde yükseldiği kitle tabanı değil, bu rejimin ekonomik ve sosyal politikalarının hangi sınıfın çıkarlarına göre biçimlendiği ve onun sınıfsal içeriğidir. Faşizmin kitle tabanını küçük-burjuvazinin oluşturması, faşizmi yıkıma götüren çelişkidir. Çünkü faşizmin ekonomik ve sosyal politikaları küçük-burjuvazinin çıkarlarına karşıttır. Belirli bir süre terör, yalan, demagoji yoluyla yedeklenen küçük burjuvazinin kitlesel desteği uzun vadede ortadan kalkar. Faşizmin tarihi bunun örnekleriyle doludur. İnsanların düşüncelerinin ve sınıfların tavrının, son tahlilde ekonomik çıkarlarının yönlendiriciliği altında olduğu unutulmamalıdır. Faşizmin iktidara geliş biçimi de ülkeden ülkeye ve yaşanılan tarihsel koşullara bağlı olarak faklılıklar gösterir. Örneğin Almanya ve İtalya'da aşağıdan yukarıya doğru kitle tabanına dayanarak iktidar olurken, Japonya'da askeri diktatörlük, İspanya'da iç savaş, Bulgaristan ve Doğu Avrupa ülkelerinde ise yukarıdan aşağıya darbe biçiminde gerçekleşmiştir. Bu farklılıklar faşizmi faşizm olmaktan çıkarmaz. Ülkenin emperyalist sistem içindeki yeri, sınıf mücadelesinin boyutları, tarihsel gelişim çizgisinin yarattığı özgünlükler vb. ögeler faşizmin iktidar oluş biçimlerini farklı kılabilmektedir.

 

Burjuva ideologları, faşizmi, ''hastalıklı'' kişilerin(*) toplumu maceraya sürüklemesi, çeşitli kişi ve kurumların ''saf'' hataları ile açıklamaya çalışırlar. Onlara göre 1920'lerin İtalya'sı ve 1930'ların Almanya'sının içinde bulunduğu ekonomik-sosyal ve siyasal koşulların hiç mi hiç önemi yoktur. Eğer ''psikopat'' ruhlu MUSSOLİNİ ve HİTLER olmasaydı, Avrupa faşizmi yaşamayacaktı. Ama ne var ki, ne faşizmin demagoji ve yalanları, ne de burjuva ideologlarının idealist açıklamaları gerçeği gizleyemiyor. Faşizmin, nesnel-tarihsel irdelenmesi, onun burjuva sınıf karakterini somut olarak ortaya çıkarmıştır. Faşizm, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının yarattığı koşulların burjuvaziyi içine düşürdüğü sosyal, siyasal açmazlarının ürünüdür.

 

Faşizmin iktidar olarak biçimlendiği ülkelere bakıldığında bu açıkça görülür. Faşizmin, neden Almanya ve İtalya'da iktidar olduğu, örneğin, Fransa'da veya İngiltere'de iktidar olamadığı gibi sorulara, ancak bu çerçeve de yanıt verilebilir. ''Diğer ülkelerde HİTLER veya MUSSOLİNİ benzeri bir deli olmadığından faşizm iktidar olamamıştır'' gibi bir cevap, bilinçli bir çarpıtma değilse, büyük bir safdilliktir. Cevabı, emperyalizmin nesnelliğinde ve faşizmin iktidar olduğu ülkelerin koşullarında aramak gerekiyor. Emperyalizm ''tekelci devlet kapitalizmi''dir. Mali sermayenin, bütün iktisadi ve siyasi yaşama egemen olmasıyla, tekellerle devlet iç içe girmiştir.

 

Kısacası, tekeller, kelimenin gerçek anlamıyla, mevcut yöntemlerle artık yönetememe sorunuyla karşı karşıyadırlar. Emperyalist burjuvazinin önünde iki yol vardır: Birincisi, mevcut yönetim biçiminde herhangi bir değişikliğe gitmeksizin egemenliğini sürdürmek (ki bu, onu her saat kaçınılmaz sona götürür) ikincisi, yönetim biçimini değiştirerek baskı ve demagojinin tüm biçimlerini işletebilecek, işçi sınıfı ve emekçilerin tüm demokratik haklarını yok edebilecek, demokratik ve siyasal örgütlenmelerini ortadan kaldıracak, dizginsiz bir şovenizmle toplumu emperyalist paylaşım savaşları için ideolojik ve moral açıdan motive edebilecek faşist diktatörlüğe yönelmek... Faşizme kaynaklık eden koşullar, tarihsel gerçekleridir bunlar...

 

Sürekli faşizm, yeni-sömürge ülkelerin özelliklerinden (sürekli milli kriz vb.) ötürü iki biçimde icra edilmektedir; gizli (parlamenter) ve açık faşizm.

 

Gizli faşizm, genel olarak oligarşinin tercih ettiği yönetim biçimidir. Bu tercihte, tekelci burjuvazinin tek başına yönetme gücünden yoksun oluşu, dolayısıyla diğer prekapitalist unsurlara (toprak ağaları ve tefeci-tüccarlar) yer vermek zorunda kalışı rol oynar. Bunun yanı sıra sürekli açık baskı yöntemlerinin uygulanmasının oligarşinin manevra alanını daraltması demektir. Tekelci sermayenin üzerine basarak yükseldiği orta kesimlerin yerel düzeyde de olsa burjuva partileri vasıtasıyla siyasal iktidara etkide bulunma konumlarının yok edilmesi, tekelci burjuvazi ile çelişkilerin uzlaşma zeminini yitirmesi, dolayısıyla tekelci burjuvazinin tecrit tehlikesiyle karşı karşıya kalması da bunda etkendir.

 

Düzenin en gözde kurumlarındaki olumsuzlukların deşifre olması, dolayısıyla yıpranması, vb. nedenleri de bunlara eklemek gerekmektedir. Bu nedenlerden ötürü, kısmi de olsa, birtakım biçimsel hakların varlığına, burjuva fraksiyonların kısmi bir serbestlik ortamında örgütlenmelerine rastlanılmakla birlikte yönetim biçiminin temelini siyasal zor oluşturmaktadır. Kısmi de olsa birtakım biçimsel burjuva demokratik hakların varlığı, sistemin özünü değiştirmez. Bunlar faşizmin üstünü örten bir örtü olma dışında bir işleve sahip değildirler ve hiçbir zaman kalıcı bir nitelik göstermezler.

 

Kaldı ki, pratikte bu hakların uygulanması da çoğunlukla gerçekleşmez. Kendi yasalarını da rahatlıkla çiğnerler. Fakat tekelci sermaye sürekli milli kriz koşullarında bu icra biçimini sürgit sürdüremez. Kısmi de olsa biçimsel birtakım burjuva demokratik hakların varlığı, emekçi sınıfların ekonomik-demokratik ve siyasal mücadelesinde birtakım olanaklar sağlaması, burjuvazinin bunalımını derinleştirir ve emekçi sınıfların yükselen muhalefetini denetim altına almasını zorlaştırır. Diğer yandan, gerek oligarşi içinde, gerekse oligarşi dışındaki prekapitalist unsurların palazlanması ve sermayenin denetimi dışına taşmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, tekelci sermaye ipin ucunu elinden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İşte, tekelci sermaye ipin ucunu kaçırmaya başladığı an faşizmin üstündeki örtüyü bir tarafa atarak baskı ve zorun çıplak icrasına geçer, ki bunun siyasal literatürdeki adı açık faşizmdir. Açık faşizm bütün demokratik hakların rafa kaldırıldığı, halk kitlelerinin her türden demokratik ve devrimci örgütlenmesinin zorla dağıtıldığı, işkence, baskı, terör ve katliamlarla halk kitlelerinin pasifikasyonunun sağlandığı, yasama, yürütme ve yargı arasındaki kısmi farklılıkların da tamamen ortadan kalktığı ve tüm yetkilerin birkaç kişinin elinde toplandığı koşullardır.

 

Uluslararası tekellerin desteğinde baskı ve zora dayalı açık faşizmin gerçekleşme biçimi çeşitli farklılıklar gösterebilir. Hangi biçimler alacağı, ülkenin özgül koşullarına bağlıdır. Genel olarak orduya dayanmakla birlikte, Şili'de olduğu gibi ordu ve sivil faşist partilerin ortak müdahalesiyle de gerçekleşebilir. Başka biçimlerinin de eklenebileceği açık faşizmin asıl özünü oluşturan, tekelci sermayenin açık baskıcı diktatörlüğü olması özelliği, hiçbir zaman değişmez. Hatta parlamento ve burjuva partileri açık olabilir (bugün ki gibi) veya faaliyetleri sınırlandırabilir. Ülkemizde açık faşizmin icra dönemleri olan 12 Mart ve 12 Eylül, biçimsel anlamda bir takım farklılıklara sahip olmalarına karşın öz itibariyle aynıdırlar.

 

Sürekli faşizmin kitle tabanı esas olarak devlet aracılığıyla kitlelerin tek yanlı şartlandırılması; devletin her türden eğitim, iletişim ve diğer olanakları kullanarak kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda şartlandırması şeklinde olmaktadır. Bu noktada kullandığı araçlar ve yöntemler, resmi ideolojinin içeriği, klasik faşizmde görülen özelliklerden farklı değildir. Devletin ''sınıflar üstü'' olduğu propagandası, ırkçı-faşist düşüncelerin geliştirilmesi, alışkanlık ve geleneklerin, tarihten gelme önyargıların çarpıtılması sömürülmesi ve tabii ki anti-komünizm, faşizmin demagojik materyallerini oluşturur.

 

Faşizm, doğası gereği, bir yandan ''üstün ahlak''tan söz ederken, diğer yandan ahlaki düşkünlüğün çukurunda yaşar. HİTLER ve MUSSOLİNİ faşizminin üst düzey bürokratları ve askeri şeflerinin uyuşturucu müptelalıkları; seks manyaklıkları, psikopatlıkları artık bugün en ince ayrıntısına kadar yazılıp çiziliyor. Ve bunların bizzat burjuva gazeteleri tarafından özendirici puntolarla verilir olması işin bir diğer yanıdır. Ülkemizde de kan emerek ayakta duranlar, ''insan hakları'', ''İslami ahlak'' vb. den dem vururlar ama en sıradan insan haklarını çiğnemekten, her türlü ahlaksızlığı sergilemekten geri kalmazlar. Taciz, tecavüz, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik cinsel saldırılar, vergi kaçakçıları, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvetçiler artık yadırganmaz olmuştur. 

 

Bugün AKP’nin ortaya çıktığı koşulara bakarsak ve var olan düzen partilerin artık kitlelere yanıt olmaması, sonrasında AKP’nin yolsuzlukları, hırsızlıkları vb. aynı karakteri ortaya koymuyor mu?

 

Biraz daha tarihe dönersek, İtalya’da Kara Gömlekliler ve Almanya’da Kahverengi Gömlekliler, bugün ülkemizde Halk Özel Harekat (HÖH) vb.

 

“Kara Gömlekliler (İtalyanca: Camicie nere ya da Squadristi), I. Dünya Savaşı sırasında ve onu izleyen II. Dünya Savaşı’nın sonlanmasına kadar İtalya’da yarı askeri faşist örgüt. 1919 – 1923 arasında Squadre D’azione (Eylem Mangaları), 1923 – 1943 arasında Milizia Volontaria Fascista Per La Sicurezza Nazionale (Ulusal Güvenlik İçin Gönüllü Faşist Milisi) olarak adlandırılan, Benito Mussolini yönetiminde silahlı birliklerdir.”

"... Kara Gömlekliler, Benito Mussolini'nin emrindeki silahlı faşist İtalyan birlikleridir. ilk birlikler mart 1919'da swuodre d'azrone (action squca) adıyla sosyalistlere karşı kuruldu. 1920'nin sonunda sadece sosyalistleri değil, cumhuriyetçileri ve diğer organizasyonları da yok etmeye başladılar. Faşist birliklerin sayıları artıkça yüzlerce kişiyi de öldürdüler. 24 Ekim 1922'de, Napoli'deki kongre'de, Mussolini'yi başa getiren meşhur Roma'ya yürüyüşü için bütün ülkeden silahlanmış kara gömlekliler toplandı. bir sonraki yılın başında, 1 Şubat 1923'de, özel kara gömlekliler resmi olarak ulusal milise çevrildi." (encyclopedia britannica cilt 2, sf.263)

 

“Kahverengi Gömlekliler: Sturmabteilung (kısaca SA, Türkçe: Fırtına Bölüğü), Nazi Partisi’nin, Weimar Cumhuriyeti zamanında nasyonal sosyalistlerin yükselişinde önemli rol oynayan paramiliter askeri örgütü. Mensupları kahverengi gömlekler giydiği için onlara Kahverengi Gömlekliler de denirdi. Kurucusu ve 1934’te ölümüne kadar başındaki kişi Ernst Röhm idi. 1934’ten sonra SA’nın personel mevcudu 3.5 milyona kadar çıktı. Ayrıca ağır silahları da mevcuttu. Buna karşı Alman ordusunun sadece 100.000 askeri vardı. Böylece Almanya içinde ikinci bir ordu haline geldi ve Nazilerin siyasi ve başka düşmanlarını bastırmakta önemli rol üstlendi.”

 

 

İşte bugün yayınlanan iki yeni KHK ile Halk Özel Harekat (HÖH) benzeri sivil faşist örgütlemeler ve militarist yapılar yasalaştırılıyor.

 

696 sayılı KHK ile ‘darbe girişimine karşı sokağa çıkan’ veya ‘terör eylemlerinin bastırılmasına yardım edenlere’ resmi bir sıfatı olup olmadığına bakılmaksızın cezasızlık getirildi. KHK’da yer alan düzenlemeye göre “resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden” kişilerin, fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu olmayacak.”

 

Bununla Kontra yapılanmalara hukuksal meşruiyet yolu açılmakta, tıpkı İtalya ve Almanya’da olduğu gibi sivil, silahlı militarist güçlerini yasalaştırmaktadır. Bununla en temel haklar, eleştirileri, toplantıları vb ‘terör propagandası, faaliyeti ya da üyeliği’ sayan iktidar ve onun kulluğunu yapan yargı KHK ile Halk Özel Harekat (HÖH) gibi kontra yapılanmalara hukuksal meşruiyet yolu açmak toplumsal muhalefete ‘terör olaylarını bastıran sivillere yargı muafiyeti’ adı altında saldırmanın önünü açıyor.

 

Diğer yandan bu KHK ile zindanlarda yok edemediği devrimci iradeyi teslim alma ve itibarsızlaştırma çabasını yasalaştırdı. Siyasi tutsaklara Tek Tip Elbiseyi zorunlu hale getirdi. 12 Eylül faşist generalleri nasıl başaramadıysa bunlarda başaramayacaktır. Bu saldırıyı yerle bir etmek ve siyasi tutsakların direnişinin sesi, soluğu nefesi olmak ise başta dışardakilere düşmektedir.

 

Bugün tüm yaşananlar karşısında, herkesin, her kesimin, insanca bir yaşamdan yanayım diyen, geleceğine sahip çıkmak isteyen herkes bu gidişat karşısında amalarını, fakatlarını bir yana bırakıp ortak mücadeleyi örmek, faşizmi alt etmek için tüm gücüyle çaba sarf etmelidir.

 

Şemdin Şimşir

24 Aralık 2017

 

(*) Erdoğan içinde bugün bazı kesimlerce aynı değerlendirmelerin yapılması bundan kaynaklıdır.

 

 

Yazdır e-Posta

Brosurler

Devrimci Cephe Broşür Dizisi