Manşetler

Ulaş Adalı’yı anlamak?

 

Günümüz koşullarında, basta emper­ya­­lizm olmak üzere faşist yönetimler ve işbirlikçilerinin boğ­­ma ve imha saldırısı karşısında en te­mel insani değerleri sahiplenip ko­ru­mak bile ciddi direnişleri, zorlu be­­delleri göze almayı gerektiriyor. Ege­men sınıfların tarihte eşine az rastlanır boyutlarda sergilediği vah­şe­­ti­ni, barbarlığını kanıksatma ve kabullendirme çabasını sınıflar mü­ca­delesi perspektifiyle ele alıp değer­­lendirmek zorundayız. Bu yapılamadığında, yaşananlar karşısında ora­­dan oraya savrulmak kaçınıl­maz­dır.

 

Sınıf mücadelesi perspekti­finden uzak bir yaklaşım, faşizmin manipü­le etmede sahip olduğu ola­­nak ve avantajlar karşısında direnişi küçüm­seme, hatta gereksiz görme, sal­dırıyı ve düşmanı abartma ya da tarafsız kalma hatalarına kolayca dü­ş­meyi beraberinde getirecektir. İki sını­fın çatışma süreçlerinde, özellikle gerileme ya da ağır kayıpların verildiği dönemlerinde bu tür savrulmalar karşımıza daima çıkar. Sı­nıf bilincinden yoksun emekçi kit­lelerin yönelimlerini, davranışlarını be­lirleyen de bunlardır. Keza küçük bur­juvazi gibi ara katmanlar da çar­pışmanın keskinleştiği dönemlerde büyük oranda bu olguların etkisi altında belirlerler duruşlarını.

 

Bilinmelidir ki sınıflar mücadelesi her şeyden önce yoğun bir irade savaşıdır. İradeyi belirleyen şey ise, davaya duyulan güven, ona tutkuyla bağlanma ve her yanıyla taşınan düşüncedir. Düşmanın bu savaşım ve iradeler çarpışmasında her zaman hedeflediği tek bir nokta vardır, kendi iradesini halka ve devrimcilere kabul ettirmek. Günümüz koşullarında yaşanan olumsuzlukların etkisiyle düşünenler, türlü aygıtıyla güvenimizi, tutkumuzu, düşüncelerimizi yıkmak, bozguna uğratmak isteyen bu politikanın etkisinde kurtulamaz. Devrimcilik soyut ve süslü kavramlarla sınıf mücadelesinin bir irade savaşı olduğunu tekrarlamak değil, bu gerçeğe uygun pratik sergilemektir. Mücadelenin düz bir hat izlemediği, inişli-çıkışlı ve birçok zorlukları barındırdığı bilinmelidir.

 

Kayıplarımıza da böyle yaklaşmak onların, “her ölüm erken ölüm değil, büyük devrimci adımların öncüsüdür” belirmesiyle ele almak gerekir.

 

Tüm kayıplarımız, gerek hareketimize ve halkımızın bedenine a­çı­lan derin bir yarardır kuşkusuz. Bu uğurda çok kanımız aktı bu ül­ke top­rak­­­­la­­rına, bu sı­nıfa ve halklarımıza ölüm pa­ha­­­­sına ve­­­ril­­miş sözlerimizin tutulmasıydı aynı zamanda. Onun için kayıplarımıza bakarken onların bıraktıkları miras ve yönelimi örnek almak esastır. Ve onların bizlere devrettiği mirası başarıya taşımaktır.

 

Geziden, Kobanê’ye, Kobanê’den, Şengal’e, Medya Savunma alanlarına süren bir yolculuk, bu yolculuğu anlamak, bilince çıkarmak aynı zamanda Türkiye devrimci hareketinin yeni yöneliminin ne ve nasıl olması gerektiğini anlamaktır.

 

İşte Gökhan Taşyakan (Ulaş Adalı) yoldaşın yönelimi de, ide­­­olojik-politik, pratik çizgi­sin­­­den ay­rı düşü­nü­lemez. Bu, e­tiyle-ke­­miğiyle Türkiye dev­rimini dü­­şü­nen­le­­rin, Tür­kiy­e devrimi­ni masa baş­la­­rın­­da burju­va­zi­nin nab­zına gö­­re şer­bet ve­re­rek değil, elde silah so­­kaklarda, dağlar­da yaratma­ya çalı­­şan­­ların, halkı kü­çümseyip hor gö­­ren­­lerin değil, güc­üne ve yaratıcılığı­­na ina­nanların, Tür­­kiye devriminin çı­karları için ölü­mü göze alabilecek ka­dar ideolojik-politik ve kişisel gü­­vene sahip olanla­rın yönelimidir.

 

Devrimciliği boş za­­manların meşgalesi olmaktan çı­ka­­rıp bir yaşam biçimi haline getir­­meyi; devrimci mücadeleyi günlük po­litikaların batağında yuvarlanan il­­ke­siz, kuralsız bir kör dövüşünden çı­karıp iktidar hedefli bir kavgayı ör­gütlemeyi; burjuva politikalarının kuy­ruğunda dolaşma yerine atak ve ce­sur hamlelerle gündemi belirleme­­nin yönelimidir.

 

Türkiye devrimci hareketinin içinde bulunduğu, sinmiş, düzen sınırları içine hapsolmuş, devrim mücadelesini yükseltme yerine reformumlar peşine koşan bir devrimciliğin halklara öncülük edemeyeceğinin bilinç ve iradesinin nasıl olması gerektiğini bizlere yaşamı ve pratiğiyle gösterenlerimizden oldu.

 

Ulaş Adalı Kobanê’den, Şengal’den, Rojava’nın her noktasına adım atmış ve her gittiği yerde iz bırakmış öncü bir devrimci olmanın gerekliliklerini yaşamı ve pratiğiyle ortaya koyandı.

 

Ve ardından medya savunma alanları, özgür Kürdistan dağlarında aynı duruşu sergilemekten geri kalmadı, bunun içindir ki şahadetinin ardından, Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) Yürütme Kurulu, Devrimci Komünarlar Partisi (DKP) üyesi Gökhan Taşyakan’ın ölümsüzleşmesiyle ilgili açıklamasında şu ifadelere yer verdi; “Gökhan Taşyakan (Ulaş Adalı) yoldaşın şahadeti bizleri derinden üzmüştür. Halklarımızın birleşik devrim mücadelesini geliştirme ve örgütlemede tarihi değerde bir katkı sunmuş böylesi bir yoldaşı kaybetmiş olmak bizim için ağır bir kayıp olmuştur.

 

Ulaş yoldaş yaşamında sade ve emekçi bir duruşu olan, çıkarsız ve hesapsız bir şekilde devrim mücadelesine katılan, hayatını devrime adamış gerçek bir sosyalist militan, bir devrim komutanıydı. Özü-sözü bir, temiz, dürüst bir komünar, fikir-zikir ve eylem birliğini kişiliğinde somutlaştırmış öncü bir devrimcidir.” (HBDH-YK)

 

Komünar olma komünar öncü olmanın gerekliği ve pratiğinin kendisiydi. Ve Medya Savunma alanlarında verdiği röportajda komünarları şöyle tarif ediyordu;

“... Partimiz,(Devrimci Komünarlar Partisi) programatik görüşlerinde şu ifadelere yer verir: “İşçi sınıfının nihai kurtuluşu için, modern sanayi proletaryası başta olmak üzere işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin bilinçli, örgütlü ve öncü siyasi devrimci savaş örgütüdür. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için mücadele eder. Doğa ve insan uyumunu esas alır. Patriyarkal sistemi parçalayarak bayrağında ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar’ şiarı dalgalanan komünist bir dünya toplumuna ulaşmak için savaşır.”( 16Mayis 2016 ANF Röportaj)

 

İşte o savaş örgütü olmanın gerekliği ve savaş örgütü yöneticisi olmanın gerekliğini tüm hücrelerinde hisseden ve yaşayanlarımızdaydı. Tıpkı Ulaş Bayraktaroğlu’nun dediği gibi; “kendim gitmediğim hiç bir yere yoldaşlarımı yollamam... “ derken işte tamda bu kışlığı bu devrimci özü belirtiyordu. O Mahir Arpaçay, Ekin İnce Memed, Aziz Güler, Eylem ATAŞ, Muzaffer Kandemir, Michael Israel, Özge Bali, Asiye Özlahlan, Cenk Kılagöz, Yusufbaş Akay, Ulaş Bayraktaroğlu, Tufan Eroğluer yoldaşlarını yanı başında şehit verdiğinde de kararlılık ve inancından en ufak bir sarsıntı yaşamadı. Bu mücadelenin tumturaklı, ajitatif sloganlarla değil kan, can pahasına yürüdüğünü en iyi bilenlerdendi. Bunun için Gökhan Taşyakan'ı anlamak, bu ruh ve bilinci anlamak, kavramak demektir.

 

O kurucularından olduğu DKP’yi ezilen sömürülen, yok sayılan azınlıkların, inançların, katledilen yok sayılan kadınların gerçek kurtuluşu ve umudu olarak görüyordu. Bunun içindir ki;

İşte bu nedenle DKP’nin işçi sınıfının çıkarlarından gayrı bir çıkarı, işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin nihai kurtuluşundan başka bir tabusu olamaz. Bu açıdan partimiz, bu yürüyüş kolunda kitlelere; aklı, cesareti, örgütlülüğü, bilinci ve dirayetiyle önderlik etme dışında hiçbir yolu ve tarzı tanıyamaz. Sesinin ulaştığı her yeri, kulak veren herkesi halklarımızın özgürlük davası için ileriye atılmaya çağırır! Diğer bir deyişle Partimizin oluşumuna önderlik eden çizgi, devrimci bir sıçrayışı gerçekleştirme amacıyla atak, enerjik, yeni tarz ve yöntemlere açık bir mücadeleyi esas alır. Elbette bu durum içinden geçtiğimiz evre ile doğrudan alakalıdır. AKP faşizminin, sosyalist hareketi, Kürt Özgürlük Hareketini ve tüm ezilenleri sıkıştırmak istediği alan, dünya, bölge ve ülke koşullarından bağımsız olarak ele alınamaz. Bizce öncelikli soru şu olmalıdır. “Sıkıştırılmak istendiğimiz alanla yetinecek miyiz?” Aslında bu soruya cevap verilmeden devrimci bir dönüşümden bahsedebilmek olanaksızdır.”( 16Mayis 2016 ANF Röportaj)

 

Onun ideali sadece var olanla yetinmek değil, hele düşmanın mücadeleyi dar alanlara hapsetmesini kabullenme hiç değildi. Onun için Geziden, Kobanê‘ye, Şengal’e, Medya Savunma alanlarına yolculuğunu sürdürdü. Ve Türkiye devrimci hareketin içinde bulunduğu parçalanmışlığı ortada kaldırmak ve ona cevap olmak için komün ruhuyla donanmış ve donanmak gerektiğine inanlarımızdaydı. Bunun için her türlü reformist, statükocu düşüncelere savaş açanlardaydı. Ve bir karabasan gibi halklarımızın üzerine çöken faşist rejimin önünde eğilmek, bükülmek değil dişe diş mücadele ısrar edenlerdendi.

 

“DKP, tüm bu sürecin değerlendirilmesi ve hâlihazırda parçalı halde bulunan Türkiye Sosyalist Hareketinin (TSH) durumuna ilişkin yeni bir cevap olma iddiası ile ortaya çıktı. Bu nedenle de çok açık bir şekilde ilan ediyoruz, nerede devrimcilere ait ileri bir yan varsa, onları sahiplenmeye ve geliştirmeye çaba harcayacağız, nerede statüko ve geri yanımız varsa onları da yine tarihin çöplüğüne atmak için mücadele edeceğiz…

 

Fransız Devrimi’nin meşhur bir sloganı vardır, “Sen diz çöktüğün için onlar sana büyük geliyorlar. Ayağa kalk!” diye… Evet, gerçekten de zaman şimdi, dik duran ve diz çökmeyenlerin zamanı…“(16Mayis 2016 ANF Röportaj)

 

Evet, Türkiye devrim mücadelesinin kentli, silahlı ve Kürtlü olacağını vurguluyordu. Türkiye devrimci hareketinin Kürt özgürlükçülerin ile arasındaki mesafenin açılması, ya da kopuşların yaşanmasının sadece yaşanan yenilgi ve gerilerde olmadığını vurguluyordu. Şovenizim zehir ve bunun etki alanının yok sayılmaması gerekiyordu. Giderek etkin olan ve solu zehirleyen Liberalizmim ve ulusalcılığa dikkat çekiyordu.

 

“Kürt halkının dönem dönem kopuş yaşamasına neden olan şey sadece eşitsiz gelişimden kaynaklanmıyor. Esasen emekçi sınıfların çok geniş bir kesimini etkileyen ve çoğu zaman birincil kimlik olarak öne çıkan yan şovenizm zehirinde düğümleniyor. Hatta şovenizmden sosyalist hareketi azade kılmak dahi mümkün olmuyor. Maalesef sosyalizme içkin olmayan iki politikanın yani liberalizm ve ulusalcılığın önemli bir yer kapladığını da söyleyebiliriz. Liberal sol ve ulusal solun etkisini kıracak yegâne gücün enternasyonalizm olduğunu bir an dahi unutmadan mücadelemizi sürdürmeliyiz. Aksi halde sadece aynı düşmana karşı mücadele ettiği halde hiç de birleşik olmayan bir durumun ortaya çıkması ile karşılaşabiliriz...”

 

Değişen bölge ve dünya dengeleri, yaşanan çelişki ve çatışmaları değerlendirip bunun karşısında olması gereken durusu ifade ederken;

“Mücadelede ciddi olanlar hiç olmazsa geldiğimiz bu noktada savaşı savaş olarak anlasınlar. Savaşlar tank, top, tüfek, bomba denilen gelişkin aletleri kullanan sivil veya resmi askerleşmiş topluluklarla yürütüyor. Savaş bir düzey kazanmışsa daha üst düzeye sıçrayarak devam eder. Basit silahların yerini daha ağır ve gelişkin silahlar, sınırlı kuvvetlerin yerini daha büyük askeri birlikler alarak devam eder. Geldiğimiz aşama tam böyle gelişiyor, savaşın boyutları, alanları büyüyor ve sertleşiyor.

 

Gelen faşist diktatörlükse ve bunu söyleyenler kendi tespitlerinde tutarlı iseler çok ciddi olmak ve derhal bütün güçleri birleştirerek en geniş mücadele cephesini kurmak üzere harekete geçmek zorundalar. Bu gerçeklerden dolayı diyoruz ki, güçlerimizi birleştirmenin ve ortak mücadelemizin önünde hiçbir engel yoktur.”( 16Mayis 2016 ANF Röportaj)

 

Evet, söyleminde ciddi olanlar buna uygun davranmaları gerekiyordu. Devrimci olmanın gerekliği de buydu. Bunun için hem duruşuyla hem de emperyalist ve faşist saldırılar karşısında bu ciddiyetle durarak, bunda ciddi olanlarında ayrım noktalarını değil aynı noktalarını öne çıkararak bir arada birlik olması gerektiğini işaret ediyordu.

 

Bunun içindir ki Gökhan Taşyakan'ın ve mücadelenin yaratıcıları, öncü devrimcileri ve şehitleri anlamak, onların yaşamları, duruşları ve ortaya koyduklarını ideolojik- politik duruşlarını iyi kavramak ve özümsemekle olur.

 

"Faşizmin topyekûn saldırısına karşı seferber olmayı, mücadele ve direnişi geliştirmeyi benimser. Ulaş arkadaş bu anlamda faşizme, gericiliğe ve sömürgeciliğe karşı HBDH’nın ortak mücadele ve birlik ruhunu en üst düzeyde pratiğe geçirmiştir. Halklarımızın faşizme karşı ortak mücadele etmesini, farklılıklarımız ne olursa olsun demokratik-devrimci birliği, dayanışma ve ortaklaşmayı her koşulda geliştirmeye çalışmıştır. Birliğin, dayanışma ve ortak mücadelenin sembolü olmuştur" (HBDH)

 

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Ekim devriminin yüzüncü yıl dönümünde, yoldaşlarımızın yönelimi ile 21. yüzyıl da emek ile sermaye arasın­da keskin mücadelelere sahne olacak­tır ve biz bu mücadelelerde daha şans­lıyız, daha tecrübeliyiz. 20. Yüzyılı 19. Yüz­yılın tecrübe ve birikimiyle kazan­mıştık. 21. Yüzyılın kazanılmasında da geçen yüzyıldaki zafer ve yenilgileri­mizden çıkartacağımız dersler ve öncülerimiz en önemli silahımız olacaktır.

 

İşimizin ağır, "iğneyle kuyu kazmak" ka­dar zor olduğunun bilincindeyiz. U­­mutla ve inançla başımız dik yü­­rümeye devam ediyoruz. Emekten yana, dev­rimden yana, samimiyetini yitir­­memişlerle, insanca yaşanacak sö­mürüsüz, sınıfsız bir dünyayı ka­zanmaya cüret ettik. Bugün bu cüreti da­ha da arttırmanın hesaplarını yap­maya daha fazla hakkımız olduğunu bilmemiz gerekir.

 

Bağımsızlık, demokrasi ve sos­ya­­lizm mücadelesinde, bu yolda yi­tir­di­­ğimiz şehitlerimize, ağır bedelle­­ri göğüsleme onuruna gölge düşür­­me­­­­yecek onlara, genç, yaşlı, yüre­­ği emeğin iktidarından yana olanlara ver­­diğimiz sözü tutmak için ısrarımı­zı bir kat daha artırmanın çabası i­­çin­­­de olacağız.

 

Çünkü onların bizden beklediği ve istediği de budur...

Başaracağız.

 

Şemdin Şimşir

13 Aralık 2017

 

 

Yazdır e-Posta

Brosurler

Devrimci Cephe Broşür Dizisi