Manşetler

Silahlı Mücadele: Bugün Değilse Ne Zaman?

 

 

Mücadelenin bizim açımızdan sürekliliğinin sağlanması en temel konudur. Hareketin merkezi olarak üslenebildiği, yeni savaşçılar eğiterek yetiştirebildiği, kendini yeniden üretebildiği güvenli bir “geri cephe” var olduğu takdirde geriye kalan en önemli ikinci sorun burası ile hareketin eylem ve örgütlenme planı arasında çift yönlü bir insan akışının sağlanması olmaktadır.

 

Elbette silahlı mücadeleye katılımın sürekliliği temel siyasal ve örgütsel bir sorundur. Basit bir hudut sorunu değildir. Kitle çalışmasının sürdüğü siyasi alandaki parti kadroları için kendini savaşçı olmaya hazırlamak ve savaşçı adayları kazanmak başlıca görevlerdendir. Silahlı mücadeleye insan akışının devamı için siyasi alanın ihmal edilmemesi şarttır. Geçmişte hep yaşadığımız gibi silahlı işlerin siyasi alanı daraltmasına, boşaltmasına izin vermemeliyiz. Aksi halde Özgürlük Güçleri’nin kendi eylemleri için yarattığı sempatiyi bile örgütleyemez, kendi eylemlerinizin doğurduğu katılma isteği içindeki insanlara bile ulaşamayız. Bu olan, zamanla silahlı alanın daralıp kurumasına yol açar. Silahlı faaliyet yürütmeyen partililer silahlı faaliyetin öncelikli adaylarıdır. Ama prensip olarak kendisi yarın çekildiğinde yerine siyasi faaliyeti yürütecek insanları örgütlemeden, yani kendi yedeğini yaratmadan bu alana aktarılmamalıdır. Silahlı mücadelenin Parti için temel mücadele biçimi olması demek, Parti’nin insan gücünün büyük bölümünün silahlı mücadele alanında bulunması demek değildir. Aksine somut mücadele alanında Parti’nin insan gücünün %5-10 bulunur. Belki parti maliyesinin yüzde %90’ını onlar kullanırlar. Faaliyetleri de Parti’nin en önemli işidir. Ama Parti’nin insan gücünün %90-95 yasal veya yasadışı olarak, ama sonuç olarak siyasi faaliyet alanında, kitle faaliyetlerinde bulunurlar. Ancak bu siyasal faaliyetle temel alanı, yani silahlı mücadele alanını insan ve imkân bakımından besleyebiliriz.

 

Parti-Özgürlük Güçleri şimdiye kadar 12 şehidi (Ulaş Adalı yoldaşla birlikte 13’tür. nba) ile Rojava’daki kahramanca pratiği ile tanındı. Bu savaşımız bizim için büyük onurdur. Ancak ülke topraklarında silahlı pratiğimiz ile tamamlanmış değildir. Kendi memleketimizdeki askeri eylem kapasitemiz belli ki oldukça zayıftır. Bunun burada ifade edemeyeceğimiz birçok nedeni olabilir. Ama esas nedenin silahlı eğitime başlayıp örgütü başta düşmana ilan ederken bir adım sonrasında ortaya çıkacak ihtiyaçların hazırlanmamış olması olduğu açıktır. “Yığınakta yapılan hata savaşın sonuna kadar sürer” sözü neyse ki klasik düzenli ordular için söylenmiştir. Biz gerilla hareketiyiz. Telafi etmenin yollarına bakmalıyız. Bunun için her şeyi başa sarmak gerekmez.

 

Türkiye’nin içine girdiği süreç de dikkate alınarak partinin illegal temelde örgütlenmesi ve gizli parti birimlerinin hızla inşasına birinci derecede öncelik ve önem verilmelidir. Silahlı faaliyetle birlikte harekette bir daralma ve bir dağınıklık yaşandı. Eğer Lenin’in partizan faaliyetlerinin parti örgütünde dağınıklığa, örgütsüzleşmeye yol açtığından şikayet edenlere verdiği cevabı hatırlarsak bizim de sorunumuzun nasıl olduğunu görürüz. Kendisini silahlı mücadeleye göre hazırlayıp buna göre örgütlenmiş her harekette askeri faaliyet aynı dağıtıcı, kimi insanları uzaklaştırıcı etkiler yaratır. Bundan şikâyet etmek değil, en kısa sürede illegal parti ve silahlı mücadelenin gereklerine uygun yapıyı örmek zorundayız. Yeni bir yasadışı parti için savaşçı kayıplarının arda arda geldiği zor bir dönemden geçiliyor. Bu dönemde parti merkezinde, parti kamuoyunda moral bozukluğuna yol açacak istikrarsızlıklardan kaçınılmalıdır. Parti’ye organlı çalışma hakim kılınmalıdır. Hareket tarzı örgütlenme geleneğinden gelen “alan sorumluları”nın kararı değil organların kararı, sevip saydığımız güvendiğimiz “abiler”in değil organların belirlediği bir siyasi çalışma esas olmalıdır. Eleştiri organ dışı yapılamaz. “Başka bir alandakilere yönelik eleştiriler üst organ kararıyla onlara iletilir” gibi kurallar yaşam bulmalıdır.

 

Parti önderliği kamuoyunca açık bildirilerin yanı sıra bir iç yayın (iç bülten olabilir) çıkartmalıdır. Parti önderliği, partinin bütünü için ulaşılacak dönemsel hedefler koymalı, bu hedefler üzerinden genel siyasi kampanyalar örgütlemeli, bunun yanı sıra politik sürecin gündeme getirdiği konularda Parti’nin mesajlarını duyurmalıdır. Parti içi yaşam, kadro sorunları da bir parti içi bülten sorunudur.

 

Parti her an gelişebilecek iç, bölge veya ülke çapındaki genel kitle hareketlerine ve çatışmalara hazırlanmalıdır. Belli durumlarda en ileri kitle gösterilerinden sonra bile evlere dağılıp dönülebilir. Ama memleketin içinde bulunduğu durum artık büyük çaplı kitle hareketlerini şu veya bu şekilde mahalli, yerel bölgesel iktidarlaşmayı, özgürleştirilmiş alanları açığa çıkarma potansiyelini içinde taşıyor. Ülkenin gidişatı çok uzun süreli yükselen, alçalan dalgalı bir iç savaşa doğrudur. İrili ufaklı devrimci, halkçı veya devlete bağlı ya da özerk gerici iktidarlaşmalar birbirinin yanı başında birbiriyle dövüşen, paramparça bir coğrafya manzarası gündeme gelebilir. Devrimci demokrat yığınlar hayat-memat, zafer ya da ölüm alternatifleriyle karşı karşıya kalacaktır. Olağan baskıcı dönemlerden farklı, olağanüstü süreçlerin önderlik yükünü taşıma göreviyle karşı karşıyadır devrimciler. Parti, kitleleri kitlesel çatışmalara hazırlama, buna göre örgütleme buna uygun düşük ve orta yoğulukta şiddet araçlarıyla silahlandırma göreviyle de karşı karşıyadır.

 

Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) Üzerine

HBDH’nin kuruluşunu ilan etmesi devrimci kamuoyunda coşku ve heyecan ile karşılandı. Devrimci güçlerin ilkeler temelinde oluşturacağı bu türden ortak mücadele platformlarını, Türkiye ve Kürdistan devriminin önünü açmada, devrimci mücadeleyi başarıya götürmede önemli bir rol oynayacağı bizim açımızdan tartışılmazdır. Devrimci güçlerin ortaklaştığı konularda omuz omuza mücadele etmesini her zaman destekler ve bu ortak mücadelenin içinde olmaya gayret ederiz.

 

HBDH’nin ilan edilmesinden bu güne yaklaşık iki yıl gibi bir zaman geçti. Bizler bu iki yıllık sürecin görünmeyen yönlerini bilmemekle birlikte aşağıda yapacağımız değerlendirmeler gözleme dayanmaktadır.

 

Birçok farklı gücün ortak program etrafında yan yana gelebilmesindeki zorlukların bilincindeyiz. Bu zorluklara rağmen, birçok farklı gücün yan yana gelerek ortak bir irade açığa çıkarmalarını büyük bir başarı olarak görüyoruz. Bu tür ortak mücadele platformlarını işlevsel kılmak için irade beyanı etmek yeterli olmuyor. Yerel bölgesel kurumlaşma, koordinasyon, lojistik, eğitim, eylem gruplarını oluşturma gibi hazırlıkların da yapılması gerekiyor. Görünen o ki, bu hazırlıklar yapılmadan HBDH ilanı yapılmış. HBDH tüm hazırlıklarını yaptıktan sonra varlığını ilan etmeliydi. Bu açıdan HBDH’nin ilanı erken olmuştur. HBDH ilanından sonra devrimci demokrat kamuoyunda belli beklentiler oluştu. İlandan sonra azami ölçüde bu beklentilere yanıt verecek durumda olmalıydı. Kurulduğundan bugüne HBDH’nin ciddi bir pratiği olmamıştır. Önüne ciddi hedefler koyan ve büyük bir iddia ile ortaya çıkan bu yapının bugüne kadarki pratiğinin basın açıklamaları olması düşündürücüdür.

 

Bugün Devrimci Hareketin (DH) önünde çözmesi gereken devasa sorunlar var. Bu sorunları hiçbir yapı tek başına çözebilecek çapta değil. Bu bakımdan HBDH, DH’nin önünü açma, devrim mücadelesini daha da ileriye taşımada tarihi bir misyonu yerine getirebilir. 12 Eylül sürecinde FKBDC kurulmuştu. O dönem bu ittifak değerlendirilip işler hale getirilseydi bugün belki de DH’nin önünde bu kadar ağır sorunlar olmazdı. Başka şeyleri konuşur olurduk. Bugün bu ittifak işler hale getirilmezse, yine 12 Eylül sonrası açığa çıkan benzer durumlarla karşı karşıya kalacağız. Bu sefer yüz yüze kalacağımız sorunlar daha da ağırlaşmış olacaktır. Ülkenin içinde bulunduğu politik ortamın 12 Eylül süreciyle benzerliklerini kuran değerlendirmeler bolca yapılıyor. Dikkatli bakıldığında içinde bulunduğumuz sürecin 12 Eylül sürecine benzer yönleri olduğu gibi hiç benzemeyen yönleri olduğu görülür. Bugün olduğu gibi 12 Eylül’de de korku iklimi hakimdi. 12 Eylül’de de kitle hareketi büyük ve hızlı bir geri çekilme yaşayarak kendi kabuğuna çekilip sindi. DH’nin de önemli bir kadro bileşimi mücadeleden düşerek soluğu Avrupa’da aldı. 12 Eylül rejmine karşı direnişler de oldu, hakkını yememek lazım, ama 12 Eylül’ün kitleler üzerinde etkisini kıracak güç ve etkiden çok uzaktı bu direnişler. 12 Eylül Anayasası’na %90’ı baskıyla, korkuyla da olsa “evet” dedi. İradesi kırılmış, umudunu yitirmiş, mücadeleden düşmüş kitleler kaçınılmaz olarak böyle davranmak zorunda kaldı.

 

Bugün yaşananlara baktığımızda 12 Eylül rejimine benzer bir rejimin topluma zorla dayatıldığı açıkça görülüyor. AKP eliyle topluma dayatılan faşist rejimin 12 Eylül’ü aşan yönlerinin olduğunun altını çizmekte fayda var. Bugün 12 Eylül’e benzetilirken önemli bir ayrıntı da görülmeyerek atlanıp ıskalanıyor. Son yapılan Anayasa referandumunda toplumun %50’si “hayır” diyerek mevcut iktidarın karşısında durdu. 12 Eylül’de toplumun tamamı sinmiş vaziyetteydi. 12 Eylül’de DH bugünkü kadar deneyim ve birikime sahip değildi. Bugün güçsüzlüğüne rağmen mücadele etme iradesi gösterebiliyor. Öte yandan Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin 40 yıllık mücadele-savaş deneyimlerini ve gücünü göz önüne aldığımızda devrimci ve demokrasi güçlerinin bu gidişata “dur” diyecek potansiyeli taşıdığı görülür. İçinde bulunduğumuz süreci 12 Eylül’e benzetenler altını çizdiğimiz bu farkları görmeyerek niyetlerinden bağımsız olarak, topluma sürekli karamsarlığı, çaresizliği pompalıyorlar. Karamsar olmaya gerek yok. Ağır bir süreç yaşasak da bu süreci tersine çevirecek dinamikler toplumda mevcut.

 

DH, bugün demokratik alana sıkışmış kalmış. Neredeyse demokratik alan dışında ciddi bir faaliyeti yok. Bugün, demokrasi güçleri olmasına rağmen, zorlama çabalarla bu alandaki faaliyetlere devam edildiği görülüyor. Polisin aşırı güç kullanmasına ve işkenceye varan uygulamalarıyla bu alanda istediğimiz sonuçları alamıyoruz. Demokratik kitle eylemine gidenler adeta polisten dayak yemeye gidiyorlar. Bu duruma ya son vermeliyiz ya da yeni bir yol açmalıyız. Görünen o ki DH’nin atılım ruhu körelmiş, cüret etme yeteneği zayıflamıştır. Bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz ve ölü toprağını üzerimizden atacak olan ’71 devrimciliğinin cüret etme ruhudur. DH, bugün bu ruhtan yoksundur. Kendi varlığını koruma, duruma göre pozisyon alma, kendiliğinden kitle hareketlerine bel bağlama vb. durumlar DH’nin temel hareket tarzı olmuş. Bu saydıklarımızın hepsi de direnmeyi esas alır. Direnişçilik bir anlamıyla karşıt gücün saldırılarına karşı kendini korumayı, teslim olmamayı esas alır. Diğer anlamda savunmada olduğu için her zaman pasif olandır.

 

Bugün DH’nin içinde bulunduğu durum budur. DH, direnme durumundan saldırı durumuna geçerek iradesini ortaya koymalıdır. Bugün silah kullanmanın en meşru olduğu bir dönemden geçiyoruz. Devrimci zor bu dönemde devreye girmeyecekse, rolünü oynamayacaksa, “silahlı mücadeleyi savunuyorum” demenin, hayatta hiçbir karşılığının olmayacağını bilmemizde yarar var. HBDH işlevsel hale getirilirse tarihi bir görev de yerine getirilmiş olur. Harekete geçmede zaman kaybedilmiş olsa da, daha fazla zaman kaybetmeden, en kısa zamanda harekete geçilmelidir. Bir anlamda HBDH’nin iki ya da üç bileşeni varsa bu bileşenler yan yana gelerek HBDH adına düşmanı kahreden eylemler örgütleyebilmelidir. Türkiye’nin ve DH’nin içinde bulunduğu durum ve Türkiye halklarının DH’nin birliğine ihtiyaç duyduğu şu günlerde, bilmeliyiz ki, HBDH’nin propagandası, içerisindeki bir örgütün propagandasının önüne geçmiştir.

 

Temel Mücadele Biçimi Silahlı Mücadeledir

Silahlı mücadele sorunu bizim açımızdan Türkiye’de devrimi pratikte yapma sorununun en temel unsurudur. Bu bakımdan kalıplaşmış dogmalardan, hazır şablonlardan uzak durmanın hayati derecede önemli olduğu bir konudur aynı zamanda. Gerçekte zaten büyük bir toplumsal savaş demek olan hiçbir devrim, bir diğerine model olamaz. Ama bütün devrimlerin birbirinden öğrenecekleri vardır. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, kuruluşundan beri halk hareketlerini bastırma deneyimi zengin olan ve nihayet günümüz dünyasının sayılı gerilla mücadelesinden birisi olan Kürdistan gerillasına karşı 40 yıllık birikimiyle esaslı bir savaş gücünü etkisiz kılacak bir devrimden söz ediyoruz. Bunun ne kadar çetin ve çetrefilli bir mesele olduğu açıktır. Türkiye devletinin yıkılıp parçalanması olayı hiçbir ısmarlama şablona sığmayacak kadar kendine özgü ve karmaşık bir tarihsel hadise olacaktır. Düşmanın habire yenilerini geliştirdiği askeri teknolojiyi ve gerek coğrafya ölçeğinde gerekse toplum ölçeğinde sahip olduğu anlık istihbarat ve denetim imkânlarını hesaba katmak şartıyla, vaktiyle gerçekleşmiş bütün devrimlerin şiddet metotlarından ve silahlı mücadele deneyimlerinden yararlanmalıyız.

 

Zayıf bir güçle yola çıkıp çok güçlü bir düşmanı yenmeye soyunduğumuza göre, öğrenebileceğimiz her yerden, işimize yarayacak her savaş metodunu öğrenmeli, her çeşit silaha ulaşmaya çalışmalı, her şeyi silah olarak kullanmayı bilmeli, kendimiz silah ve savaş yöntemleri geliştirebilmeliyiz. Askeri sorunlara tümüyle bilimsel bir gözle yaklaştığımızda sadece kendi sınıfımızın ve devrimci güçlerin değil, başkalarının, hatta düşmanın askeri birliklerini objektif gözle inceleyip yararlanmamız gerektiği açıktır. El Kaide’nin 11 Eylül saldırısı veya IŞİD’in savaş yöntemleri, İsrail MOSSAD birimlerinin eylem biçimleri buna dahildir.

 

TC devletinin mayası şiddettir. Çünkü TC devleti toplumun üçte bire yakın bir kitlesinin, gayrimüslimlerin fiziki olarak tasfiyesi temelinde doğmuştur. Hemen peşinden Türk ulus devleti oluşturmak uğruna Kürt katliamları başlamış, bütün bu sürece milli mücadele paşalarının tasfiyesi, her aşamada egemen kliklerin birbirine karşı uyguladıkları şiddet ve hükümet darbeleri eşlik etmiştir. Çoğunluğu Türkiye’nin büyük şehirlerinde olmak üzere, her sene ortalama bin kişinin öldüğü 1975-80 anti-faşist mücadele yılları, 12 Eylül darbesi ve 1984’den bugüne kadar neredeyse 60 bin ölümün gerçekleştiği Kürdistan’daki savaş. TC tarihi, bir bakıma zaman zaman alevlenen zaman zaman köze dönüşen, kimi zaman açık kimi zaman örtülü bir iç savaş tarihidir aynı zamanda. Türkiye devriminin içinden doğacağı tarih böyle bir tarihtir. Devrimci öncü, bu tarihi sürecin son ve yönü belirsiz bir toplumsal kaosa dönüşmesine de, karşı-devrimin halk güçlerini yok etmek üzere başlatacağı bir gerici iç savaşa da izin veremez. Aksine bu nesnel toplumsal çatışmalar ortamı üzerine siyasal inisiyatifini kurmalı ve bu süreci, sonu devrimle bitecek bir devrimci iç savaşa dönüştürebilmelidir.

 

Türkiye’nin özetlediğimiz bu tarihi geçmişi ve güncel konjonktürü silahlı mücadeleyi bizim için devrime kadar, biçimleri ve yoğunluğu dönem dönem değişse de, kesintisiz temel ve stratejik bir mücadele biçimi kılmaktadır.

 

Konjonktürel olarak AKP iktidarının izlediği halk düşmanı politikalar, Kürdistan’da zaten yıllardır sürmekte olan savaşın yanı sıra Türkiye’yi de her an mevcut şiddet düzeyinin patlama yapacağı klasik bir iç savaşa, bir “vatandaş harbine” sokabilir. Toplumun bütün çatışan sınıfları, tabakaları, milli ve dini azınlıkları, kültürleri, kendi çıkar ve talepleriyle bu kapsamlı hesaplaşmada yer almaktan uzak duramayacaktır. Savaş, kaçınılmaz olarak toplumun bütün kesimlerini içine çekecektir. Bütün bu toplumsal güçler kendi sınıfsal, kültürel geleneklerini, dövüş biçimlerini getirecektir; bu savaş sürecinin, ikiden çok tarafın birden fazla cepheleşme etrafında oluşup kaotik bir savaş haline geleceği açıktır. Bizim görevimiz kimi güçleri tarafsızlaştırarak, kimi güçleri devrimin ihtiyati gücü haline getirerek düşmanı daraltmak, cepheyi tekleştirmek ve tekelci faşist diktatörlüğe karşı, en geniş toplum güçlerini merkezi, birleşik bir devrimci önderlik altında harekete geçirmek, tek bir komuta altında savaştırmak ve onların devrimci şiddet biçimlerini örgütlemek, koordine etmek ve birleştirmektir.

 

Özgürlük Güçleri; ne kadar uzun veya kısa süreceğini kestiremeyeceğimiz devrimci iç savaş sürecinin temel askeri örgütlenmesidir. En profesyonel gerilla, askeri örgütlenmelerden gündelik yaşamda şiddetin alt düzey biçimlerini uygulayabilecek kitle örgütlenmesi biçimlerine ve misillemeye kadar devrimci şiddet temelindeki mücadelenin bütün biçimlerini koordine eder ve birleştirir. Her çeşit ferdi ateşli silahtan en gelişkin teknolojik silahlara kadar, taştan bıçağa, zehirden dron’a kadar, fabrikasyon patlayıcılardan elyapımı olanlara kadar, her şeyi silah olarak kullanmanın, trafik kazasından, kundaklamaya, suikasttan klasik baskınlara, pusulara kadar akla gelecek her savaş yöntemini uygular.

 

Klasik bir iç savaşa her an sıçrayabilecek bugünün konjonktüründe, siyasal mücadeleye önderlik edecek olan partimiz kaçınılmaz olarak askeri-politik bir örgüttür. Partinin önderliği de şiddet dışı siyaset araçlarına hükmedebildiği kadar şiddet araçlarına da hükmedebilecek yeterlilikte askeri-politik bir liderlik olmak zorundadır.

 

Özgürlük Güçleri’nin yürütüp yöneteceği silahlı mücadele ve halkın devrimci şiddeti faşizmin otoritesini her yerde geriletmeyi ve faşizmin otoritesini kırdığı her yerde bunun yerine halkın özyönetimini gerçekleştirmeyi hedefler. Merkezi iktidar yıkılıncaya kadar ülkenin çeşitli yörelerinde kentlerin muhalif ve muhtelif bölgelerinde bu tip komünal yaşam alanları ortaya çıkacaktır. “Komün Güçleri”nin yatağı ve geri cephesi Özgürlük Güçleri ve Halk komünlerinin savunma ve savaş kuvveti haline gelecektir. Merkezi siyasal iktidarın ele geçirilmesi için nihai ve topyekun “stratejik saldırı evresine” kadar halkın devrimci silahlı mücadelesi, stratejik olarak hazırlığa ve zulme uğrayan zayıf gücün, tekelci faşist devlete karşı bir “direnme ve savunma savaşı” karekteri taşır. Bu evrenin başarıyla tamamlanması, zayıf gücün askeri olarak kendini büyütmesi ve gerçekleştirdiği komün alanlarıyla halkın öz savunma gücü haline gelmesiyle mümkündür. Bunun olabilmesi ise bu direnme savaşı evresinde bütün askeri taktiği saldırı üzerine kurmasını zorunlu kılar. Çünkü ancak kesintisiz taktik saldırılar zayıf gücü büyütebilir. Taktik savunma ise zayıf gücün imhası demektir. Devrim sürecinde ortaya çıkacak komün gücü alanları nihai olarak düşmanın kontrolünden çıkmış istikrarlı “kurtarılmış bölgeler” olmayabilir. Sürekli devlet güçlerinin saldırısı altında tutulan kimi zaman devrimin denetiminden çıkan ya da her iki otoritenin aynı anda var olduğu bölgeler, mahalleler olabilir. Ancak her halükarda komün güçlerinin varlığı nüve halinde bir ikili iktidar durumuna, yani bir denge evresine işaret eder. Devrimci iç savaşın, uzun veya kısa, ne kadar süreceğini şimdiden kestiremeyeceğimiz bu evresi en kritik evredir. Bu evrede merkezi devlet iktidarını düşürecek en büyük siyasi, askeri, diplomatik vb. güç biriktirilerek “stratejik saldırı evresine” geçilemezse devrim sürecinin gerileme tehlikesi ortaya çıkar.

 

Son kırk yıllık mücadele süreci, Türkiye Devrimi ile Kürdistan Devrimi’nin kaderini birbirine sıkıca bağladı. Her iki devrim birbirinin ön şartı haline geldi. Kürt halkının kurtuluşu, Türkiye devriminin birinci koşulu oldu. Keza Türkiye’de faşist diktatörlüğün bir halk devrimi ile yıkılması Kürdistan devriminin zafere ulaşmasının nihai şartı haline geldi. Birleşik Devrim her iki ülkenin halklarına ve devrimcilerine tarihin bir emridir. Bu nedenle Türkiye devriminin bütün meseleleri gibi Türkiye’de devrimci silahlı mücadele sorunu da Kürdistan’da aynı devlete karşı yürütülen silahlı mücadeleden ayrı düşünülemez. Aynı devletin hâkimiyet alanının bir tarafında, devlete karşı yürütülen savaşla diğer tarafındaki savaşın kader birliği söz konusudur. Her iki devrim, elbette bugün önde giden taraf Kürdistan devrimi olduğu için, şu an için oradan bu tarafa daha çok gerçekleşen, bir karşılıklı güç akışına ihtiyaç vardır. Her iki devrim birbirini tamamlamak mecburiyetindedir. PKK güçlerinin sınır dışına çekildiği 2000-2004 döneminin PKK’ye dost veya rakip Türkiye’deki bütün silahlı mücadele yapılarını pratik olarak ne kadar etkilediği hatırlanmalıdır. Sırtını vereceği sağlam bir cephe gerisi ihtiyacı Türkiyeli devrimcileri Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne (KÖH), gelinen aşamada Türkiye devrimi gelişmediği için, Kürdistan’da ortaya çıkan tıkanma da Kürdistan özgürlük mücadelesini Türkiyeli devrimcilere bağlamaktadır. Böylesi bir tarihsel anda, her iki coğrafyada silahlı mücadele yürüten güçler arasında askeri düzeyde de her çeşit pratik ilişki devrimci bir ihtiyaç ve zorunluluktur.

 

Türkiye’de sınıf mücadelesinin ana mekanı kentlerdir. Devrimci savaşımın da ana mekanı kentler olacaktır. Silahlı mücadelede önceliğimiz şehirlerdir. Ancak savaş boyutlanıp geliştiğinde her alana kendini yayar. Her toplum kesimini kendine çeker. Kırsal alanlar ve kırsal nüfus da şu veya bu biçimde devrimci savaşın bir unsuru olacaktır. Kaldı ki, bir şehirdeki silahlı devrimci hareket için kırlar her koşulda bir çekilme alanı, nefes borusu, şehir kadrolarının barınma ve korunma alanları olabilir. Bununla birlikte kır nüfusu olabildiğince azalmış, yaşlılar köyde kalırken gençlerin büyük çoğunluğu çalışmak üzere şehre gitmiştir. Kırlarda savaşçı adayı, esaslı bir genç kuşak kalmamıştır. Bu belirdiğimiz hususlar çerçevesinde silahlı mücadelemizde kırların önemi talidir.

 

Özellikle mücadelemizin başlarında, silahlı eylemlerimiz belki düşmana büyük askeri kayıplar verdirmeyecektir. Ancak propaganda değeri yüksek olmalıdır. Her karşılaşma bizim planımıza göre, bizim istediğimiz zamanda olmalı, her seferinde darbeyi vuran biz olmalıyız. Her eylemimizin izaha muhtaç olmayacak kadar açık mesajı olmalıdır kitlelerde. Her eylem bir propaganda değeri taşımalıdır. Düşmanla her karşılaşmasında darbeyi vuran taraf olan, her eylemiyle belirli siyasal gerçekleri yığınlara anlatmayı başaran bir eylemlilik, aynı zamanda güç gösterisidir. TDH’nin kitlelerin nezdinde mevcut yenilgisine, “belki inatçı ama hep başarısız” imajına mutlaka son vermeliyiz. Her karşılaşmadan yenik çıkan, düşmana ciddi darbeler vurmayı başaramayan bir hareket geniş yığınları savaşmaya motive edemez; tam tersine hizmet eder, bu düşmanla savaşılamayacağı, onun yenilemeyeceği kanaatlerini besler. Bu bakımdan silahı elimize aldığımız anda, muhtemel başarımız veya başarısızlığımızla çok büyük bir siyasal sorumluluk üstlendiğimizin bilincinde olmalıyız. Devlet hedeflerine yönelik büyük zafiyet verdirecek bombalama, baskın veya pusulardan sivil faşist iktidar çevrelerini topluca hedefleyen ve onları sosyal yaşamdaki saldırganlığını törpüleyip bu kesimleri terörize ederek hizaya getirecek eylemlere kadar, daha karmaşık eylemlerden çok daha basit, HES’lere yönelik, özel güvenlikçilere, kadına şiddet uygulayanlara yönelik eylemlere kadar, her çeşit eylem bugünkü faşist rejime karşı meşrudur. Bu tür eylemler hem antifaşist kitlelere moral ve özgüven verir, hem de bu eylemlere ön ayak olan siyasal öncünün siyasal mesajlarına, bundan böyle kulak kabartılmasını sağlar ve giderek onun etrafında toparlanıp örgütlenmeye yöneltir. Yine bu tür eylemler, emekçileri, benzeri veya alt düzey şiddette gerçekleştirebilecek eylemleri, bizzat yapmak üzere bir araya gelip örgütlenmeye teşvik eder.

 

TC devletinin şiddet gücü büyüktür. Ordusu, polisi istihbaratıyla devasa bir güçle karşı karşıyayız. Özellikle burjuva ordusu etkisiz hale gelmedikçe devrim güçlerinin iktidar olmayacağını bilmeliyiz. Elbette bu gücün yenilgisi az çok ona yakın sayıda uçak, tank, tüfek sahibi bir karşı ordu yaratılarak ve onun eliyle olmayacaktır. Burjuva ordusunun devre dışı kalması düzen cephesini ve egemen sınıflar arası ittifakları zayıflatıp çözecek pek çok iç dış siyasi gelişmenin yanı sıra esas olarak bu ordunun halkla karşı karşıya gelmesinin ürünü olacaktır. Kendi halkıyla savaşmaya başlayan ve halkını öldüren her ordunun içinde kaçınılmaz olarak çatlaklar belirir. O halde silahlı mücadelenin bizahati kendisi orduyu parçalayacak temel unsurdur.

 

Bununla birlikte III. Enternasyonal’in, katılacak partilere ön koşul olarak getirdiği 21 şarttan birisinin de “burjuva ordusu içinde siyasi çalışma yapmak” olduğunu unutmamalıyız. Burjuva ordusu içinde çalışma yapmayan hiçbir KP devrim yapma iddiasında yeterince ciddi kabul edilmemiştir. Elbette o zamandan bu zamana burjuva ordular çok değişti. “Yıkıcı akımların” sızmasına karşı kendini kat kat zırhladı ve üstüne üstlük Türkiye Devrimci Hareketi olarak kendi geçmişimizde Kemalizm’in kuyruğundan “sol cunta” beklentilerinden ve aldatmacalarından çok çektik. Bütün bunlara rağmen Komüntern’in bu şartı aklımızın bir köşesinde durmalıdır. Orduda komünist parti üyelerine sahip olmak, komünist subay ve ast subay hücreleri kurmak imkânsız değildir. Askeri okullara giden akraba veya hemşerimiz bir gençle tıpkı büyük bir fabrikada çalışmaya başlayan bir genç işçi yakınımız gibi uzun vadeli bir ilişki geliştirmeliyiz.

 

Türkiye toplumunu saran sert kutuplaşma ortamı bizzat Erdoğan ve AKP iktidarı tarafından kışkırtılmakta ve tırmandırılmaktadır. Dünya medyasında açıkça yazılıp haber haline getirilecek derecede devlet eliyle AKP kendi kitlesini silahlandırmakta, düpedüz bir iç savaş siyaseti izlemektedir. Gezi’den beri izlediği bu taktikte amacı nüfusun geriye kalanını niceliksel bakımdan yarıdan çok olsa bile silahsız, örgütsüz ve hazırlıksız olduğu için böyle bir iç çatışma tehdidiyle teslim almaktır. Muhalif kitleler büyük oranda silahsızdır ve gitgide can güvenliği sorununun kendisi için yakıcı bir mesele haline geldiğinin farkındadır. Bu koşullarda başta etrafımızdaki kendi kitlemiz olmak üzere anti-faşist halk güçlerini silahlandırmak bugünün en temel devrimci görevlerinden birsidir. Bunun için insanları kendi imkanlarıyla ve kendi bulacakları şekilde silah edinmeye teşvik etmek yeterli değildir. Gerektiğinde insanların silaha erişimini sağlamak örgütsel bir görevdir.

 

Para lojistik savaşçıların mücadele ve çalışma alanlarına ulaşması, konumlanması, şehirde yaşamını idame ettirir hale gelmesi ve tüm bunların kesin bir şekilde devletin denetim ağına takılmadan, bunun için de polisin bildiği bizim siyasal çevremizin tamamen dışında yapılması. Ne kadar can sıkıcı, bıktırıcı, boğucu da olsa bu işler savsaklanarak hiçbir ciddi iş yapılamaz.

 

Şehirde-kırda fark etmez, düşmandan gizlilik, gerilla için silahlı eylem dışında kalan bütün var oluşunun temelidir. Eylem açık, aleni ve gürültülüdür; ama gerillanın güçlü bir süpriz etkisi yaratacak biçimde eylemiyle sahneye çıkabilmesi için öncesinde planlamasını ve bütün hazırlığını güvenli koşullarda yapmış olması gerekir. Devletin güvenlik ve takip ağlarına takılmış bir birim ya bir eylem gerçekleştirmeden yakalanır ya da imha edilir. Ya eylem teşebbüsü aşamasında başına iş gelir ya da eylemine ilerideki daha büyük polis operasyonları için göz yumulur, takip devam eder. Polis denetimine takılıp kalmadığımızdan emin olamadığımız her askeri birimin durumu budur. Bu durumdaki örgütlülükler üzerine yeni gizli birimler kurulmaya çalışılmamalıdır. Bir alandaki savaşçı kadro veya birimlerinin takibe alınmış olabileceği yönünde kuşkularımız varsa askeri yapılanmayı o kadro ve birimler üzerinden inşa etmeye derhal son vermeliyiz. Gerekirse eski kadro ve yapıdan tamamen bağımsız, onların hiç tanımadığı yeni insanlarla yeni bir askeri birim kurmalıyız. Gerekirse her şeye sıfırdan tekrar başlamaktan asla çekinmemeliyiz. Takip ağlarına takılmış olabileceğini düşündüğümüz kadro ve birimlerin bu ağların dışına çıktığından emin olmak zorundayız. Bazı birimlerimizi özel olarak düşmanın asla düşünemeyeceği ve kabul edemeyeceği şiddette eylemlere hazırlamalıyız. Böylesi birimlerimizin güvenliğini en yüksek düzeyde sağlamayı esas almalıyız. Birçok taktik denemeyle birimlerimizin güvenli koşullarda bulunduğundan, takipte olmadığından emin olmalıyız.

17 Ağustos 2017

 

*Hapishanedeki bir yoldaş tarafından gönderilmiş bu yazıyı kimi kısaltmalarla birlikte yayımlıyoruz.

 

30 Ekim 2017

 

 

Yazdıre-Posta

Brosurler

Devrimci Cephe Brosur Dizisi