Direnmek güzeldir,insan özgürleşiyor

  

Bulunduğum her yerde bilincim ve irademin el verdiği oranda kişiliğimde oluşmuş değerleri korumaya çalıştım, direniş süreçlerinde yer aldım. Fakat, 2004 yılında dışarı çıkıp, mücadelemizin geldiği aşamayı ve halkımızın politik düzeyini gördüğümde, yaşamımın zindanda geçen bölümünün, sadece kendimi savunmaya dayalı bir donma hali olduğunu fark ettim.

ZÜLKÜF KURT

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrite karşı  Strasbourg kentinde süresiz dönüşümsüz açlık grevinde olan  14 devrimciden biri Nimet Sevim.  1980’lerden bugüne Kürt Özgürlük Mücadelesinin içinde olan bir devrimci olan Sevim, 1985’te tutuklandı, 3 ay işkencede kaldı, sonra idam cezası aldı. 22 yılı zindanda geçen Sevim ile söyleşimizin ikinci bölümünde zindan çıkışı sonrası çalışmalarını ve neden açlık grevinde olduğunu anlattı:

”12 Eylül’de faşist darbesi gerçekleştiğinde etrafımız bir anda boşaldı. Toplumsal dokuların kısa süre içinde bu kadar belirgin değişmesi, beni halen düşündürten bir konudur. Darbeden önceki günlerde devrim coşkusu vardı. Çok değil, birkaç gün sonra toplum korkudan felç olmuş gibiydi. Geride kalan sempatizan bir çocuk grubu olarak, aynı ürküntüyü yaşamadık. Belki de bu yakıcı ateş henüz bize temas etmemişti. Abilerimizin mücadele etmek için geri çekildiklerini ve tutuklanan büyük çoğunluğun direndiği haberlerini alıyorduk. Çok tanımını yapamasak da bu haberlerin umudumuzu diri tutup bizleri motive ettiğini şimdi anlayabiliyorum.

1983’e geldiğimizde sadece sempatizan olarak yaptığımız küçük işler bizleri tatmin edemez hale gelmişti. Dar grubumuz içinde okuyor, eğitim görüyor ve ulaşabildiğimiz cezaevlerindeki arkadaşların ailelerine destek oluyorduk. Amed gibi bir yerde, birkaç yüz metre ötemizdeki zindanda yaşanan vahşet ve direniş karşısında, normal bir yaşam sürdürmeyi içimize sindiremiyorduk. 1983 yılının ortalarında, arkadaşlarla katılım kararı aldık. Yaşlarımızın küçük olması nedeniyle, Amed merkezde kalarak örgütlenme çalışmalarında yer almamız uygun görüldü.

1985 yılının ortalarına doğru cezaevinden çıkan arkadaşların dahil olmasıyla grubumuz büyümüş, çevremize yansıyacak düzeyde bir faaliyet gelişmişti. O dönemin koşullarında, illegalitenin gereklerini yerine getirmek için gereken tecrübe ve birikime sahip değildik.  Bu nedenle kısa sürede devletin dikkatini çektik. Yapılan operasyonda Ali Tekdağ, Mehmet Karagül, Mehmet Bekiroğlu, Ömer Boyunhan, Şehit Hebun ve Şehit Çiya gibi neredeyse tamamının şehit düştüğü 20’ye yakın arkadaşla tutuklandık. Üç ay sorgu, üç ay gözetimden sonra toplam 6 aylık bir tutukluluk yaşadım. Serbest kalır kalmaz Şehit Hebun ile birlikte, en yakın yerden gerilla mücadelesine katılım sağladık.

Mücadelemizin büyüdüğü, silahlı propagandadan gerilla ordulaşmasına adım atıldığı bir dönemdi.  Amed ve Dersim’de köy köy dolaşarak özgürlük mücadelesini anlattım.  Üçüncü Kongre’nin sonuçları, sahamıza yeni ulaştırılmıştı. Devrimci savaş, yaygınlaşıyor ve toplumsal bir nitelik kazanıyordu. Devlet de koruculuk, özel tim, OHAL gibi uygulamalarla topluma dönük saldırılarını derinleştiriyordu. Yaşanan bir ihanet sonucu, 1988 yılının Ekim ayında Bingöl Genç ilçesine bağlı Gaz köyünde, bulunduğumuz eve operasyon düzenlendi.

Evde yedi arkadaş ve aile fertleriyle birlikte toplam 11 kişi vardı. Kendimizden ziyade aileye bir şey olmasından tedirgindik. Arkadaşların bütün ısrarlarına rağmen, ben ve Remzi arkadaş kalıp güvenliği sağlayacak diğer arkadaşlar da aile ile birlikte çatışma bölgesinden uzaklaşacaktı. Mehmet arkadaş çatışmanın ilk anında, ön kapıdan çıkarken vuruldu. Ben ve Remzi arkadaş, dışarı çıkıp uzun süre dikkatleri üzerimize çekmeyi başardık. Arkadaşlar da aile zarar görmeden uzaklaşmayı başardılar. Çatışma gecenin geç saatlerine kadar sürdü. Yaralanıp kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda hastahanedeydim. Zaten yazın yeni yaralanmış ve tedavimi henüz olmuştum. İkinci kez yaralanmama bir de esaret eklenmişti. Çatışmadan iki gün sonra, ameliyat sonrası gözlerimi açtığımda Remzi ve Mehmet arkadaşların şehit düştüğünü öğrenebildim.

Her anında yitik öyküler saklı bir tutukluluk

Hastahaneden çıktıktan sonra yaklaşık üç ay sorguda tutuldum. Az çok, nelerin yaşandığı tahmin edilebilir. Bu süreçte yaşadığım bir olay bana yapılan onca işkenceden daha ağır geldi ki halen hatırımda. Amed’de işkenceli sorgu bir ay sürdükten sonra, Bingöl’e götürüldüm. Yaralarım irin tutmasına rağmen, ellerimi kalorifer borularına kelepçelemişlerdi. Ne oturabiliyor ne de kalkabiliyordum. Sorgu seansı sonrası, yanımda sadece nöbetçi polisler kalıyordu. Dışarıda nöbet tutan bir polis merak etmiş olmalı ki içeri girip nöbeti bekleyen arkadaşına “Şu teröristi bana göstersene” dedi. O da aşağılar bir tarzda beni işaret ederek “İşte bu” dedi. Diğeri inanmamış olacak ki, şaşkınlık dolu bir ses tonuyla “Lan bu insana benziyor” diye cevapladı. Algısında, bizler için tasavvur edilen şey, insan olmadığımızdı. Yıllar geçtikçe, bu bakışın biz bütün Kürtlere dönük oluşturulmuş bir algı olduğunu anladım. Acılarımı unutturacak kadar ağrıma gitmişti.

1988 yılının Ekim ayında Amed, oradan Erzincan cezaevine götürüldüm. İki günlük bir duruşma ardından, idam cezası verildi. O iki gün boyunca, davamızın haklılığını dilim döndüğünce anlattım. Erzincan DGM’de politik savunma yapan ilk kişiydim. Devamının gelmesini istemedikleri için olsa gerek, duruşmadan 20 gün sonra Aydın Cezaevi’ne sürgün edildim. Cezaevinden çıktığım 2004 tarihine kadar, Aydın, Bursa, Ceyhan cezaevlerinde toplam 16 yıl tutuklu kaldım. Zindan yaşamı ve direniş süreçleri artık bilinmeyen bir durum değil. Buraya sığdıramayacağım kadar değerli ve yaşamıma yön veren anılarım oldu. İçerde geçirdiğim her an, özgürlük arayışımda acı ve öfkeyle örülmüş yitik öyküler gibidir.

Anlam gücünü yitirmedim

Bulunduğum her yerde bilincim ve irademin el verdiği oranda kişiliğimde oluşmuş değerleri korumaya çalıştım, direniş süreçlerinde yer aldım. Fakat, 2004 yılında dışarı çıkıp, mücadelemizin geldiği aşamayı ve halkımızın politik düzeyini gördüğümde, yaşamımın zindanda geçen bölümünün, sadece kendimi savunmaya dayalı bir donma hali olduğunu fark ettim. Direnmek elbette koruyor, fakat zindanın mekansal yapısı toplumdan kopararak yaşamı soyut kılıyor. Toplumdan izole geçen bu zaman koca bir boşluk gibi, sanki hiç yaşanmamış küçük bir noktadan ibaretti. Karşımda çok büyümüş bir mücadele ve ağır sorunları vardı. Hiç tereddüt etmeden, bıraktığım yerden işe koyuldum. Fakat yansıtmak istemesem de bocalayıp durdum. Sanırım durumumuzu bizden daha iyi gören arkadaşların sabırlı ve tolere eden yaklaşımları, destekleri ayakta tuttu.

2004 – 2009 yılları arası mücadelenin değişik sahalarında çok çeşitli çalışmalar içerisinde yer aldım. Anlayacağın bir taraftan geçen yılları kapatma telaşı diğer taraftan özgürlük arayışımı anlamlandırma çabası… Mücadele içinde görev ve sorumluluklar üstlenip, sıkıntı ve zorluklarla karşılaştıkça, daha fazla anlamaya başladım. Mücadelenin hakikatini ve Önderlik ile bağını bilince çıkarttıkça, özüme neden bu kadar geç dönmeye başladığımı hep sorgular durumda oldum. Özellikle özgür yurttaş çalışmalarının kendimi daha doğru tanımlamada bir başlangıç oluşturduğunu belirtebilirim. Bazen çalışma alanı ve o çalışmanın zorlukları insan kişiliğini oluşturan, eksik kalan yanları tamamlayan bir etken olabiliyor.

Esas kaynak Önder Apo olmalı

2005 yılında Şehit Atakan Mahir yoldaşın büyük emekleriyle bir grup arkadaşla birlikte özgür yurttaş çalışmalarını başlattık. Önder Apo’nun ‘Bir Halkı Savunmak’ı kaleme aldığı bir zaman dilimiydi aynı zamanda. Önderlik, bir taraftan mücadele değerlerimizi tersine çevirmeye çalışan bu tasfiyeci anlayışları etkisiz kılmak için eşi bulunmaz bir yöntem izledi. Tasfiyeci güruhun yaratmak istediği düşünsel karmaşaya karşı yaşamın en küçük zerresini dahi dolduracak kadar derin bir düşünce sistematiği oluşturdu. Geçmiş pratiğimizi de bu düşünceler ekseninde özeleştiriye tabi tuttu.  Özgürlüğün önce zihniyet inşasıyla başladığını söyleyerek demokratik toplum paradigmasının altyapısını oluşturdu. Bizler de bu çağrı üzerine demokratik konfederal örgütlenmenin zemini olan özgür yurttaş hareketi çalışmasını başlattık. Kısa sürede Kuzey Kürdistan’ın bütün ana merkezlerinde prototip olarak komün ve meclisler oluşturduk.

Halk hareketinin demokratik komünaliteye dayanması, mahalle ve köylerde halkla buluşarak, yüz yüze Önderliğin öngördüğü bu sistemin anlatılması toplumda büyük bir heyecan yaratmıştı. Yine 1 Haziran atılımı da halkın devrime inancını güçlendiren başka bir etmen oldu. Neredeyse Kürdistan’ın tamamında, toplumu harekete geçirebilecek bir düzey yakalamıştık ama bizler aynı düzeyde değildik. Her şeyden önce dönemi karşılayabilecek yeterlilikte bir eğitim ve aydınlanma çalışması yürütemedik. Oluşturduğumuz meclis ve komünlerin içeriği yetersizdi. Önder Apo’nun paradigmasını derinlikli kavramaktan uzak, kavramları anlamadan telafuz etmekle yetinen bir pratikti.  Oysa amaç; toplumu kendini yönetir hale getirmek, kendi geleceğine dair söz söyleyecek iradeye kavuşturmaktı. Pratikte yaşadığımız tıkanmaları dışımızda arıyorduk. Oysa esas kaynak Kürdistan’ı evrensel bir dilde tanımlayan Önder Apo olmalıydı. Ufkumuz sistemin bize çizdiği sınırları aşamıyordu. Demokrasiyi radikal tarif etsek de, sisteminkinin biraz daha yerel halini uyguluyorduk. Değerli bir arkadaşın ifadesiyle; iktidar ve hiyerarşiyi sadece yere yatırmıştık. Komün, meclis, ağ örgütlenmeleri heyecan verici ve coşkuluydu. Ama aslında biz eskinin biraz daha gelişmiş tekrarını yaşıyorduk.

Buna rağmen Kürdistan’ın tamamını serhıldanlar sürecine taşıyabildik. 2006 yılında Amed’de başlayan ve tüm Kürdistan’a yayılan serhıldanlar bir sonuçtu. Bu serhıldanlarda onlarca arkadaş şehit düştü. Yüzlercesi yaralandı. Benim üçüncü yaralanmam da bu sürece denk gelir. Mücadele ediyorduk fakat içinde olmamıza rağmen doğuracağı sonuçlara hazırlıklı değildik. Nitekim devlet serhıldanların açığa çıkardığı bu potansiyeli bizden daha iyi gördü ve önünü almak istedi. Bu nedenle 2009 yılındaki saldırı sürecine hazırlıksız yakalandık. Öyle ki bir gecede yüzlerce kişi aynı anda tutuklanabildik. KCK operasyonlarının amacı; uluslararası komployu düşünsel ve ideolojik bağlamda yenen Önder Apo’nun, demokratik toplumsal sistem oluşturmasını engellemekti. Bunu da tecridi ağırlaştırarak ve demokratik siyaset yapmanın olanaklarını ortadan kaldırarak yapmaya çalıştı.

Sorun mekan değil zindanı içinde taşımak

İkinci tutukluluğum bana öncekilerden ağır geldi. Bu tarzda hazırlıksız tutuklanmayı herkes gibi ben de kabullenmekte zorlandım. Bunun özeleştirisini de operasyonlara ve özünde komploya karşı güçlü bir tavırla verebilirdik. Bize dayatılan soykırıma tavırsız kalmak ya da sorumluluğu dışarıdaki arkadaşlara havale etmek ağır sonuçlara yol açabilirdi.

Dışarıda olduğum sürede zindanlarla bağımı koparmamıştım. Zindana yeniden girmenin tek katlanılır yanı, arkadaşlarla yeniden birlikte olmaktı. Çok ilginç bir yarımlığımı daha tamamlamış hissettim kendimi. Bu kez içerden dışarıya bakma zamanı gelmişti. Anladım ki dışarı çıktığımda toplumsallığımın bir bölümünü içerde hapsetmişim. Ya da şöyle diyeyim: Zindanı kendimle dışarıya taşımışım. İkisi de aynı şey yani sorun mekan değil tutsaklıktan çıkamamak. Bunu düzeltmek gerekiyordu. Yıllardır içerde olan arkadaşları dışarıya taşıyarak hayatla, toplumla bir bağ kurabilirdik. İşte tam bu noktada eski ve yeni demeden bir direniş sürecine dahil olmak gerekiyordu.

Uzun bir tartışmadan sonra kesin sonuç almayı hedefleyecek bir planlama yaptık. İlk etapta anadilde savunma ile toplumda Kürt kimliğine dair bir direniş bilinci yaratmaya çalıştık. Nitekim yapımızın ezici bir çoğunluğu anadilde savunmada ısrar etti. Yargı tıkandı. Bu süreçte bilincim ve duygum arasındaki kopukluğu anlamam açısından oldukça öğretici oldu. Duruşmaların çoğunda 300-400 kişi olurduk. Mahkeme yargıçları ve askerler dışında çoğunluk Kürttü. Dört yıl boyunca hiçbirimizin konuşmasına izin vermediler. “Ez li virim” der demez konuşmalarımız kesildi. Haksızlık ve zulme karşı bu isyan halini o kadar derinden yaşıyordum ki o güne dek sömürgeciliğe dair anlattıklarımızın ezbere olduğunu fark ettim. Beynimin duvarlarını aşmak, kalbimi parçalayacak kadar derin bir öfke ve isyan haliydi. Bu hissiyati topluma pay etmek, bilinç oluşturmak devrim niteliğinde bir direnişin de zemini olabilirdi.

Böylece zindanda uzun süre kalan arkadaşlarla birlikte onar günlük dönüşümlü açlık grevleri başladı. Bizler üçüncü aşamaya hazırlık yaparken, Avrupa’daki arkadaşlar süresiz– dönüşümsüz açlık grevi başlattılar. Onlarla diyaloğumuz yoktu. Yaşadığımız sıkıntı ve planlamalardan haberdar değillerdi. Onları tamamlamak için dönüşümlü açlık grevini süresize çevirebilirdik. Ancak bütünlükle sürece katılma ve genel motivasyonu yakalamama riski çok yüksekti. Parçalı kalacak, planlamamız amacına ulaşmayacaktı. Bu nedenle planlamamızı esas aldık.

Kısa bir süre sonra üçüncü aşama başladı. Onar kişilik üç grubumuz süresiz-dönüşümsüz açlık grevi başlattı. Her gruptan ikişer arkadaş olmak üzere toplam 20 arkadaş da ölüm orucu grubu olarak hazırlandı. Direnişin 20. gününde kadın arkadaşlar “sömürgeci yargıyı” tanımayacaklarını ilan ederek mahkemeleri boykot edecekti. Açlık grevi 50. güne girdiğinde, bütün cezaevlerinde 10 bin arkadaş direnişe katılacak, eğer sonuç alamazsak 60. günde ölüm orucu başlayacaktı.

Direniş çok coşkulu ve kararlı bir şekilde gelişti. 50. günde artık onbinler direnişteydi. 60. günde kamuoyuna ölüm orucu direnişini başlatmaya dönük açıklamalarımızı hazırladık. Tam o aşamada Önderlik ile görüşmeler başladı. Alelacele bir kanun çıkartılarak, mahkemelerde anadilde savunma olanağı oluştu. Ve direnişin 67. günü akşamında Önderlik ile görüşmeler neticelendi. Direnişe destek vermek için sokağa dökülen halka polis araçlarından Önderliğimizin çağrılarının yapılmak zorunda kalındığını hiç unutmuyorum!

Tarihimize üçüncü büyük direniş halkası olarak eklenen bu eylemlerin sonucunda beş yıldan sonra yeniden serbest kaldım.

Kendi zindanının gardiyanı olmak

Son tutuklu kaldığım beş yıl ile birlikte ömrümün yarısını -22 yıl- zindanda geçirdim.  Zindanda kalmak-hele ki uzun süreliyse- hep garip karşılanır. Fakat Önderlik üzerindeki tecridin derinliğini, kapsamını ve anlamını bilince çıkarttıkça, yaşamımızda başka zindanın olmadığını fark ettim. Yaşam biz Kürtler için zindana dönüştürülmüş ve maalesef farkında değiliz ki bu zindanın gardiyanları biz kendimiziz. Özgür olmaktan bahsedeceksek, önce kendi zindanımızdan çıkmalıyız. Özgürlük arayışımız eğer beyin ve yüreklerimizde örülen zindan duvarlarını, esareti yıkmayacaksa; yıkmayı direnişe dönüştüremeyeceksek yaşamın bir anlamı olamaz. Tecrit devam ettiği sürece bizler de zindanda ağır bir tecrit altındayız. Tek fark şudur: Önder Apo direniyor, özgür bir insandır. Bizler bu direnişe katıldığımız oranda özgür oluyoruz

2013-2015’teki gelişmeleri de bunlardan ayrı ele alamıyorum. Rojava’da DAİŞ ile mücadelede Kobanê direnişinde önemli kazanımlarımız vardı. Fakat öncesi de dahil mücadele düzeyimiz ve yaptığımız işler, Önderlik direnişini tamamlayacak ve başarıya taşıyacak düzeyde değildi. Önderliğin görüşmeler esnasında ‘devrimden korkuyorsunuz’ derken bizim hakikatimizi ifade ediyordu. “Yaptıklarınız, yapmadıklarınızın yüzde biridir” diyordu. Yani yüzde doksan dokuzluk bir kısım halen gerçekleşmesi gereken bir hedef olarak önümüzde duruyor. Peki neden? Bunun sebebi dışardaki saldırılar değil, Önderlik direnişini yalnız bırakan, yetmez durumlara yol açan anlayışlardır.

Bu nedenle komplo güncelleştirildi. Özgürlük Hareketimizin yönetimine kadar taşındı ve uluslararası güçler şimdi bunu açıktan yapıyor. AKP devleti soykırım, jenosit ve inkâr politikasını Önderlik ve PKK yönetiminin tecritle derinleştirmek istiyor. Eğer bu durum devam ederse 21. yüzyılda üzerimize bir kez daha beton dökerler. Komplocu güçlerle iş birliği yaparak nemalanan KDP gibi güçlere de bir şey kalmaz. Ama eğer biz gerçekten tecridi kırar ve faşizmi yenersek, Rojava’da Kürtlerin statüsü netleşecek ve bu hava Bakur’a da olumlu yansıyacaktır. Komplo sistemsel olarak yenilgiye uğradığında onlar da bu sevdadan vazgeçmek zorunda kalacak. Ancak şunu da herkes bilmeli; eğer başaramazsak Önderliğin fiziki durumu da dahil, yüzbinlerin ölümünü de göze almamız gerek. Topyekûn direnmek dışında başka seçeneğimiz yok.

Bu bir borç direnişidir

Direniş Önderlerimizden Hayri Durmuş yoldaşın söylediği gibi bu halka borçluyuz. Çok büyük olduğumuz için değil, borçlu olduğumuz için bu eylemdeyiz. Seçeneklerimizi çoğaltmadığımız, topluma hizmet etmediğimiz, özgürlük hareketine yeteneklerimizle doğru katılmadığımız, mücadeleyi derinleştirmediğimiz için, Önderliğimizin demokratik sistemini topluma taşıyamadığımız için borçluyuz ve suçluyuz da. Borçluların eylemidir bu. Böyle tanımlamak hakikat açısından daha doğrudur. Bu bir borç direnişidir. Vicdani, ahlaki, politik borç direnişidir. Ama yenilmez bir direniştir. Biz Önder Apo’yla kazanacağız.

Bitmeyen bir mücadele, kendini tamamlamaya çalışan bir arayışım var. Bu direniş süreci benim için en mutlu anlardan bir tanesidir. Arayışımın kemale ereceği, belki de hayatımı, anlamlandırabileceğim bir andır. Kemal arkadaş ‘direnmek güzeldir’ demişti. Gerçekten de öyledir, insanın ruhu özgürleşiyor. Maneviyatın ve toplumsallığın açığa çıkıyor. Buradan bakınca Önderliği daha iyi anlayabiliyorsun. Sadece bunun için bile olsa ölümüne direnilir…

27/02/2019

Strasburg

Yazdır